1972 Trabzon doğumlu Münire Daniş, İstanbul' da yaşamaktadır. 1988' den beri çeşitli edebiyat dergilerinde öyküler yayımlayan Daniş'in ilk kitabı Dervişin Mülkleri'dir. (2000) Klasik İslâm tahkiyesinin çağdaş bir halkası olan Uykusuz Düşler' i 2002' de yayınlamıştır. Münire Daniş'le öykü yazarlığının çeşitli boyutlarını özellikle son iki kitabı bağlamında da tasavvuf ve edebiyat ilişkisini konuştuk.
Önce yazarlığınızın oluşumu, kaynakları, etki ve izleri üzerinde duralım... Yazmak, anlatmak düşüncesi hangi süreçte oluştu? Sonuçta bunun ivmesi nasıl oldu?
Kendimi bildim bileli, kitap, benim küçük dünyam için hayal edebileceğimden daha zengin ve dünya gerçeğinden daha tatmin edici bir keşif oldu. On dört on beş yaşından itibaren bir gün bile ara vermeden kitap okudum, yıllarca. İstifadem olan kitaplara rastladım hep. Doğrusu meraklı zihnimin çalışkanlığı ve duyarlılığımın boyutları da olabildiğince zengindi. Kendimle ne yapacağımı düşünürdüm. Yazar olmak gibi bir hayalim yoktu. Yazarlık o denli paha biçilmezdi. Ama kitaplar, bir yandan her şeye uzak düşen, kıyıda kalan ve yalnızlığı tanıyan bakışıma etki etmeyi, beni yetiştirmeyi sürdürdü. Hâliyle biriken birikti. Yalnızlığımda, dikkatimde, hassasiyetimde, benim dilimde bir anlamı, bir etkisi olan, bir birikime dönüşen 'mevcut' görünür olmak istedi. Yani beni yazmaya hazırlayan ve yönelten bir hayatım oldu. Nitekim yazarlık, karar alarak varılan bir mümkün değil, bağışlanmış bir imkândır.
Yaşadığımız coğrafya, kültürel ortam ve yazıyla yüzleşme... Bunların buluşma noktalarını anlatmanızı istesem…
Yazın ortamıyla yüzleşmenizden söz edelim biraz da? Nasıl karşılandınız, nasıl karşıladınız?
İlk öykümü Dergâh dergisine göndermiştim; Hayal Azarlayan Günce. Dergâh ile açılış yapmak bir avantajdı. Sonra Hece Dergisi yayın yönetmeni Hüseyin Su ile tanıştım. Akabinde ilk öykü kitabım Hece yayınlarından çıkmış oldu. Doğrusu bahtımı açık sayıyorum bu yönde. "Nerde öykü yayınlıyorsa kitabını da oradan çıkarsın" diyen üstatlardan, "bu yazarı kim tanıyor, bize ne kazandırabilir ki" diyerek vitrininde ne derece şık duracağınızı hesaplayan yayınevi patronlarından. Hüsnükabulün veya yok saymanın menfaat hesaplarına dayandırılması durumundan, nefsiyle yazara değer biçmeye kalkışan ve kabalık gösterebilen editörlerden, elinde dosyası yayınevi kapılarını aşındıran, küsüp yazmayı bırakan genç arkadaşlardan haberdar oldukça… Yazın ortamının daha derin ve geniş alanında kırıcı şeylerin olduğunu söylemek mümkün. Benim de hiç ummadığım, içinde yer almak istemediğim durumlarla karşı karşıya kaldığım oldu. Ama ezcümle her şeyin nasip kadarınca olduğudur. Yıllar içinde şunu iyice öğrenmiş bulunuyorum ki, yazmak benim için anlamını koruduğu sürece yazarım. Yazdıklarıma bakarım. Bir anlamı, değeri var mı? Yazın ortamı nasıl karşılar, kim ne hesap yapar; mevcut ve hakim işleyişe karşı gamsız olmak en doğrusu.
Bu süreçte sizi öyküye yakınlaştıran öğeler neler oldu?
Ben yolun çok başında öyküye yöneldim. Şiir yazıyordum, halâ yazıyorum. Ama öykü yayımlıyorum. Beni öyküye yönelten Kur'an kıssalarından aldığım etkilenme oldu, diyebilirim. Bir de Attar'ın hacı kuşları var ya, o hikâye bende öykü yazma istidadını ve iştiyakını besledi. Gogol'ün 'Palto'su Rus öykücüler için ne ise Attar'ın yolcu kuşları da benim için odur. Tabi bunların gerisinde benim gördüklerimi, duyduklarımı öykü kuşağında algılama durumum da var. Dert nedir bilirim, sanırım. Yarayı kendimce tanırım. İnsanın derdi, hikâyesi bu yüzden bende karşılık buluyor. O karşılık da kendini öykü olarak dışa vuruyor.
Kendi öykü anlayışınızı, öykü serüveninizi açıklayan kısa bir yazı yazmanız istenseydi ne yazardınız? Bir yazar olarak öykü nedir sizce? Öykü neyi ifade eder/etmelidir?
İnsanın hikâyesi, rüya düzleminde… Hayat, öykülerle örülüyor, rüya en çok da öykü türüyle uyumlu; şu manada "insan uykudadır, ölünce uyanır." Ve bir rüyada bir rüyayız. Kendi rüyalarıma yönelik bir dikkati, hassasiyeti taşıyorum; bu altyapıyla algılama da beni öyküye yaklaştırıyor. Rüya atmosferini, dilini öyküye yakın buluyorum. Yani öykü serüvenimin özel bir damarı var; o da rüya istiaresidir... Bir fotoğrafçının her manzarayı tasarladığı bir fotoğraf olarak görmesi gibi yaşanmış, yaşanması muhtemel ya da yaşanılması arzulanan, hayal edilen hayatı, anları da öykü olarak görüyorum. Her şey değil ama benim için bir etki, bir mana taşıyan hâller, anlar; yankısı olan, derdi olan sözcükler öykü olarak algılanıyor en iyi. Beni etkileyen konular öykü olarak düşüyor zihnime. Kopmadan okuyorsunuz öyküyü. Gereksiz bir uzatmayı sürdürmek yerine yoğun ve vurucu bir dille insanı yakalayıveriyorsunuz. Bu da benim ifademe denk düşüyor.
Bir öykü nasıl oluşur sizde? Yazıya nasıl geçer?
Kendiliğinden oluşur. Etkilenme, bir öyküye dönüşür, anlatmak istediğim şey öykü olarak var kılınmak ister. Ben de oturur yazarım. Hiçbir vakit şöyle bir öykü uydurayım da anlatayım, diye tasarlayarak öykü yazmadım, yazamam da.
Tam da yeri sanırım, işte bir soru size: Yayımladığınız öyküleri aradan yıllar geçtikten sonra yeniden okuduğunuzda kaç öykünüzü çıkarıyorsunuz acaba kitaptan?
Üç öykü kitabım var. Dönüp baktığımda öykü elemekten ziyade, üzerinde durulması gereken kimi öyküler çıkıyor karşıma, özellikle ilk öykü kitabım Dervişin Mülkleri'nde. Baskısı yıllardır bitmiş halde. Bir öyküyü çıkarmak istiyorum. Sonra Uykusuz Düşler kitabım çok talihsiz bir baskı serüveni yaşamıştı. Bu iki kitap yeni baskıya verilirse rötuş mahiyetinde müdahalelere gereksinim duyuyorlar.
Müslüman kadın yazarların öykü türüne daha çok ilgi gösterdiklerini Cihan Aktaş, Fatma K .Barbarosoğlu, Yıldız Ramazanoğlu vb isimler bağlamında söyleyebiliriz. Özellikle kadın yazarların öykü edebiyatına katkıları hiç de görmezden gelinebilecek gibi değil. Bunu nasıl açıklarsınız?
Öykü türünde uzmanlaşan dergileri takip ediyor musunuz, bu dergilere ürün gönderiyor musunuz?
Eskiden dergileri daha titizlikle takip ederdim. Aynı dikkati koruduğumu söyleyemeyeceğim. Fakat takip edilmezse olmaz gibi gelen birkaç dergi var ki hemen her sayılarından haberimin olmasını önemsiyorum. Yayımlamak istediğim öyküleri de bu dergilere ayırıyorum.
Gerek öykü dili yaratmada gerekse öykü evrenleri kurup bunları geliştirmede size yoldaşlık eden yazarlar kimler oldu? Öykücülüğünüzü bugün kime daha yakın buluyorsunuz?
Mustafa Kutlu'nun yalnız "Yoksulluk İçimizde" ve "Sır" isimli kitapları beni bir hayli etkilemiştir. Sonra Rasim Özdenören'i keşfetmiştim. Birinin hikâyesi diğerinin öyküsüyle kesişmez ama bende bir terkip oluşturabildiler. Oğuz Atay beni etkilemiştir. Fakat benim öykümü asıl besleyen damar klasik İslam tahkiyesidir. F. Attar en güçlü etkileyici bu manada. Mantıku't Tayr ve Şeyh Sinan'ın Rüyası bu iki güçlü hikâye halâ en çok etkilendiğim ve beni besleyen damardır. Sonraki yakın zamanlara ait büyük etkilenme ise Borges'tendir. Hermann Hesse beni etkilemiştir. Sevdiğim bütün öykücülere bir oranda borçluyumdur. Ama bu gün öykücülüğümü birine yakın bulmaktan ziyade bunlarla etkileşim halinde saymak daha isabetli geliyor bana.
Son kitaplarınızda zaman zaman denemeye açılan yanlar barındırmasına karşın yeni bir öyküleme ortaya koyabilmek için çabaladığınız söylenebilir mi?
Son kitaplarım Kalp Süvarileri ve Aşk ile Hû dünyaları aynı ama farklılar. Kalp Süvarileri öykü formunda. Anlattığı evrene matuf bir örgüsü var. Aşk ile Hû deneme değil ama biyografik bir çalışma. Hikâye ile tarif edilecek bir anlatımı, kurgusu var. Ben anlattığım şeyin mahiyetine uygun bir dil ve anlatım yakalamaya çalışıyorum. Her kitabım bu manada kendi mahiyetine uygun düşmeye çalışıyor. Tahir ile Zühre bir halk hikâyesi. Şem ile Pervane bir tasavvuf klasiği. İkisi de hikâye ama farklılıklarını korumak zorunda. Yani yeni bir öyküleme ortaya koymaktan ziyade anlattığım şeyin istediği evreni kurmayı, dili yakalamayı istiyorum. Sözgelimi sembolik bir yapıya sahip Uykusuz Düşler'deki gibi öykü yazarsam bu kitapla örtüşecektir. Duygulu, sade bir dile yaslanan Derviş'in Mülkleri'ndeki öyküler gibi yazarsam da bu kitapla örtüşecektir. Bu manada hemen her kitabımda farklı bir yol denedim, ama anlattığım öykünün yolu olduğuna inandığım için böyle. Fakat kendimce tarif edecek olursam öykümü, klasik İslam tahkiyesinin modern anlatım imkânlarıyla yazılan örneklerinden sayılmasını umarım.
Öykünün daima roman için bir model oluşturacağını söyleyebiliriz. Öyküyü küçük ölçekli bir roman olarak kabul etmek de mümkündür. Çünkü böyle bir embriyon biçime sahip bu edebi tür içinde romanın tüm belirleyici özellikleri bulunur. Roman, bir öyküden yola çıkar. Bu çerçevede Aşk ile Hu adlı son kitabınızı küçük ölçekli biyografik bir roman olarak görebilir miyiz?
Romanın daha geniş soluklu ve katmanlı oluşu bu kitabı hikâyeye ait kılıyor. Aşk ile Hû tarihi bir roman olacak yapıda değil. Bir menkıbeden yola çıkıyoruz. Rabiatü'l Adeviye'ye dair bölük pörçük öyküleri bir uzun hikâye halinde netleştiriyorum. Öykü kısadır. Hikâye ise rahat rahat anlatır. Rabiatü'l Adeviye'ye dair elimdeki öyküleri rahat rahat anlattım ben de.
Kalp Süvarileri'nin anlam katmanları yoğun, söylemini bu katmanlarda saklayan biyografik öyküler olarak okudum. Yoğun örgülü ilmeklerle geliştiriyorsunuz bireysel öyküleri sürekli olarak. Kazındıkça, deşildikçe kendini ortaya koyan küçük orkestra müzikleri halinde önümüze açılıyor öyküler… Öykünün gereksinirliklerini tam anlamıyla karşılayan, anlamsal yoğunlukları yerli yerinde, bu öykülerin temel söylemi ise tasavvufi bir arka plana yaslanıyor. Girişim dergisinden tasavvufi edebiyata doğru giden bir yazarlık tavrınız var. Sizi bu kıyıya getiren neydi? Tasavvuf ve edebiyat ilişkisinin sizdeki karşılığı nedir?
Girişim dergisine iki yazı vermiştim. Yaşım on sekiz filandı. Yani bu derginin yazarı olacak kadar sayfalarında görünmüş değilim. Kendimi bir yazar olarak da görmüyordum zaten. O zamanlar çok okuyor olmanın verdiği cesaretle yazmışım. O vakitler az öykü daha çok Ali Şeriati okuduğum yıllardı. Az şiir daha çok Seyyid Kutup, Hasan el Benna, Mevdudi, Roger Garaudy okurdum. İyi ki okumuşum tabi. Ancak öykü yazabileceğimin farkında olmadığım zamanlardı. F. Attar'ı, Mesneviyi, Yunus Emre'yi, Şeyh Galib'i, Borges'i, Çehov'i, Kafka'yı… okumamıştım henüz. Etrafımdaki yetişkinler hangi dünyaya açıksa ben de o dünyaya ve kavramlara yönelmiştim. Sonra kendime rastlama olgunluğuna vardıkça okuma günlüğümü de kendim belirlemeye başladım. Edebiyatın değerini bana ilk hissettiren Dostoyevski olmuştur. Samimiyetime inandığım için ifade edeyim, bir derdim vardı. O dert beni edebiyata taşıdı, en çok da batı edebiyatında gezdirdi ama nihayet tasavvufa götürdü. Şimdi geriye dönüp baktığımda bilinçli olmasa da hayrını gördüğüm, sağlıklı bir okuma yolu izlemiş olduğumu görüyorum. Attar'dan, Yunus Emre'den, Geylani'den önce Seyyid Kutup'u, Ali Şeriati'yi okumuş olmamı isabetli sayıyorum. Merakımı hiç yitirmedim. Okuma şevkim, bilgiye, irfana susamışlığım hiç dinmedi. Böyle olunca çok geziyor çok kıyıya varıyorsunuz. Tasavvuf ise bu kıyılar içinde kendimi en çok bulduğum, gördüğüm yer oldu. Tasavvuf ve edebiyat bağı kadimdir. Bu bağ da yolun başında beni bütün edebiyatlardan daha çok etkiledi. Tasavvufta benim için şifa var; bu şifadan ne nispette istifade edebileceğim benim gayretime de bağlı. Tasavvufla edebiyatın bendeki karşılığı; bu gayretin bir neticesi ya da yazdıklarımda yer aldığı kadarıyla tasavvufa bağladığım ümidimin edebiyatla ilişkime yansıması halidir.
Öyküde geleneksele bakışınız, bundan yararlanma tavrınızın tipik örneklerini sergiliyor diyebilir miyiz bunlara?
Evet. Hassaten Uykusuz Düşler ve Kalp Süvarileri benim geleneğe dayanan, geleneği modern bir anlatımla verme çabamın örnekleri sayılabilir. Ve geleneği bir istifade olarak değerlendirişimi de yansıttıkları doğrudur.
Peki son yıllarda edebiyat dünyasında tasavvufun yaygın kabul görmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Zamanın ibresi ne yöne kayarsa oraya pay almaya koşmak modern zamanın kârlarından sayılıyor. Bir moda olarak tasavvufun konularına yönelmek ve tasavvufu işimize malzeme eylemek hayırlı sonuçlar vermez. Tasavvuf bizim edebiyat geleneğimizde güçlü bir yere sahip, besleyici bir damar. Edebiyatımızla bağı kadim… Bu manada edebiyatla tasavvufun buluşması yadırganacak bir durum değil. Ancak edebiyatla tasavvufun nasıl buluştuğu, o kadim buluşmaya eklenecek samimiyeti ve yetkinliği taşıyıp taşımadığı önemli. Riskli bir alan... Edebiyat kadar hatta daha çok tasavvuf birikimini de gerektiriyor. Bu birikimin kolay elde edilmeyeceği de malûm.
Peki, Kalp Süvarileri'nde yer alan Mevlana ve Şems odaklı olarak Elif Şafak ve Ahmet Ümit'in kaleme aldığı son romanları nasıl buldunuz?
Söz konusu kitapları henüz okumadım.
Rabiatü'l-Adeviyye'yi önce kısa sonra uzun anlattınız. Diğer isimler için de böyle uzun anlatılar kaleme alacak mısınız?
Böyle bir niyetim yok. Rabiatü'l Adeviye içimde taşıdığım, hususi bir yere sahip kahramanlarımdandı. Benden haberinin olmasını isterdim. Onu anlatmayı hep dilemişimdir. Keşke daha güzel, daha uzun, daha layığınca anlatabilsem… Keşke benden haberi olsa…
Modern taarruz karşısında bir sığınak olarak gündeme gelen tasavvufi edebiyata karşı geliştirilen eleştirileri nasıl karşılarsınız?
Genel olarak modern dünya için tasavvufu bir ümit olarak görüyorum. Tasavvufla edebiyatın kadimdeki buluşmasının da bu güne hiç olmazsa okuma olarak taşınması çok önemli. Bahsettiğiniz mana da ise bu gün edebiyat dünyasında tasavvufla ne yapılmaya çalışıldığı da sorgulanmalı. Tasavvufu kullanmak, tasavvufun kavramlarını cahilce malzeme eylemek şikâyeti var. Bu şikâyeti haklı buluyorum. Tasavvuf kitaplardan öğrenilmez deniliyor. Tasavvuf yaşanarak öğrenilir. Eyvallah, ancak tasavvufun bir ilim olduğunu da unutmamalı. Ben şuna inanıyorum, anlattığınız konuyu çok iyi bilmelisiniz, romanınızın kahramanı ehli tasavvuf ise tasavvuf ilmini öğrenecek işe öyle koyulacaksınız. Tahsil edeceksiniz. Yoksa sen tasavvufu yaşayan biri değilsen tasavvuftan dem vurma, konularına girme demeyi makul bulmuyorum. Yani haddinizi bileceksiniz, tasavvuf öğretmeye kalkışmayacak ancak kahramanınız, konunuz gerektiriyor ise tasavvufu öğretmeye kalkışacak kadar iyi tanıyacak, bileceksiniz.
Haritada bir sonraki durak belli mi? Bundan böyle neler yazacaksınız?
Bir öykü kitabı dosyam var. İçimde aşkla taşıdığım bir kahramanın yeşillenen biyografisi var.
Bilgi topluyor, o bilgilerle muhabbetimi büyütüyorum. Bakalım ne zaman filiz verir. İnşallah nasibim olur.
Röportaj: ASIM ÖZ
Haksöz-Haber