Mümtaz'er Türköne anılarıyla siyasal okumalarının birleştiği bir kitapla okuyucuyla buluştu: "Darbe Peşinde Koşan Bir Nesil: 68 Kuşağı" (Nesil Yayınları, 2008) 1968 yılının Mayıs ayının başında, Paris'te Sorbonne Üniversitesi'nin işgaliyle başlayan gençlik olayları, tarihe "68 Baharı" olarak geçti. Bu olaylar, içinde muhalif bütün meşreplerin bulunduğu heterojen bir başkaldırıydı. Uyuşturucunun ve cinsellikte sınırsızlığın ön plana çıktığı "çiçek çocuklar", yani hippilerden, her türlü otoriteye başkaldıran anarşistlere, solun her türünü içeren geniş bir yelpazeye kadar statükoya muhalif her eğilim, 68'in rengarenk dünyası içinde yer aldı.
"Gerçekçi ol, imkânsızı iste!" sloganı, 68'in farklı renklerinin tamamını temsil etti. İmkânsız gibi görünen şey ise özgürlüktü. Bu eğilimlerin hepsinin ortak paydası, daha fazla özgürlük arayışıydı. Ancak bu hareket başladığı gibi hızla söndü. Peki Türkiye'nin 68 Kuşağı, bu evrensel başkaldırının neresinde yer aldı? Gerçek miydi, yoksa gerçeklik duygusunun bir türlü nüfûz edemediği bir efsane mi? Bu yıl TÜYAP Kitap Fuarı'nın ana temasının Mayıs '68 olmasından hareketle hem de siyasal yaşamdaki kalıcı etkileri nedeniyle Türköne ile hem kitabını hem de o yıllara ilişkin anılarını/düşüncelerini konuştuk...
"Darbe Peşinde Koşan Bir Nesil: 68 Kuşağı" adlı kitabı yazdınız. Bu kitabın oluşumunda neler etkili oldu?
TV'deki popüler dizi Hatırla Sevgili'ye senaryo danışmanlığı yaparken gerçeklerle masallar arasındaki farkı daha sıcak hissettim. Bu balonun söndürülmesine mütevazi bir katkım olsun istedim. Bu katkıyı, genç kuşaklara karşı bir sorumluluk duygusu olarak kabul ediyorum.
Siyasi ve kültürel bir hareket bir imge olarak Mayıs '68 dünya gerçekliğinde nasıl bir yer tutuyor?
Kuşak çatışmaları genel bir kuraldır. Her nesil kendi kimliğini önceki kuşakla çatışarak oluşturur. 1968, II. Dünya Savaşı'nı hiç yaşamamış bir kuşağın kendi kimliğini ve kişiliğini arayışı. Çok acı çekmiş ve yoğurdu üfleyerek yiyen bir nesle karşı, daha iyinin peşinde, bunun için özgürlük arayan bir nesil ortaya çıkıyor. 68, önceki kuşağa bir isyan. Eldekinin kıymetini bilen savaş görmüş kuşağa karşı imkânsızın peşinde koşan bir nesil.
Bir isyan ve bir arayış. Saman alevi gibi yanıp sönüyor çoğu yerde. Bazı yerlerde ise yangınlar çıkarıyor. Ben 68'in kendisini, bir özgürlük arayışı ortak paydasında değerlendiriyorum. Paris'teki ile Prag'daki bu yüzden aynı. Bizdeki inadına farklı.
Kitabınızın girişinde bu olayları fişekleyenlerden biri olarak karşımıza çıkan ABD'nin Vietnam'a girişine bir atıf yok...
Doğru, ama ben Paris'i değil, bizdeki sahte 68'i anlattım. Paralellik sadece 6. Filo protestoları ile kurulabilir. Dönem Soğuk Savaş'ın en soğuğunun hakim olduğu bir dönem. İki kutup da, yani Sovyetler de, ABD de 68'den kendince sonuçlar çıkartıyor. Kesin olan bir şey var; 68'in şiddete dönüşmesinden iki taraf da memnun oluyor.
Peki bu muhalefet Türkiye'de nasıl algılanıyor? Hangi gelişmelerin içinden doğdu hangi gelişmeleri beraberinde getirdi?
Sadece gençliğin bir politik aktör, daha doğrusu bir figür olarak devreye girmesi bizdekinin ilham kaynağı. Ben doğal bir şekilde gençlerin Sorbonne 68'inden etkilenerek 6. Filo'ya karşı harekete geçtiklerini düşünmüyorum. Zaten hiçbir bağlantı yok. Sadece cunta kurup darbe planları yapanlar gençliği bir politik enstrüman olarak yeniden keşfediyorlar. Tıpkı 1960'ın Mayıs ayında keşfettikleri gibi. Arada hiçbir fark yok.
Ülkemizi nasıl olsa NATO koruyor. Subayların işi ya darbe muhabbeti yapmak ya da bir adım öteye geçip cunta kurmak. Cuntacılar darbe şartlarını olgunlaştırmak için gençliği yönlendirmeye girişiyor. Kitapta birinci ağızlardan örnekler var.
Batı basının 68 olaylarında Türkiye'yi atladıkları noktasında örneğin Hıfzı Topuz bunun Fransa'daki gazetelerin Türkiye'de Türkçe bilen bir muhabir bulundurmadıklarından kaynaklandığının ifade ediyor. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?
Bence hiç alakası yok. Tersine arada bağlantı olsa Batı basınını aydınlatmaya hazır eli kalem tutan epeyce 68'li var. Şu önemli noktayı atlamayalım. Bizim 68'imiz 68'de başlamıyor. Arada ciddi bir tarih kayması var. Üstelik bizim 68'imiz başından itibaren darbeci. Gençler, darbe için kendilerine biçilen rolün gereklerini yapıyor. Batı bu kadar militer bir akımla neden ilgilensin?
Kitapta da sözünü ediyorsunuz; 1969 yılının Ramazan Bayramı'nda Gazeteciler Cemiyeti'nin çıkardığı Bayram gazetesinde ki Ertuğrul Kürkçü ile Ramiz Ongun tartışmasından hareketle Türkiye'de sağ ve solun ortak bir dil içinden konuştukları çıkarımında bulunuyorsunuz. Bu ortak dilin belli başlı argümanları denildiğinde neler söylenebilir?
Bu ortak dil antiemperyalizme ve toplumculuk anlamında sosyalizme dayanıyor. Sağ, biraz daha solidarist ve faşizan bir toplumculuğu savunuyor. Ama antiemperyalizm ortak payda. Biri Leninci anlamda emperyalizme karşı, diğeri Batının kültür emperyalizmini öne çıkartıyor.
O tecrübeleri yaşadıktan o insanları tanıdıktan sonra, bugün Faşizm ile Marksizm-Leninizmin aynı kökün soyu birbirine çok benzeyen totaliter ideolojiler olduklarını düşünüyorum. Atatürk'ün antiemperyalist versiyonu ve Kuvva-yı Milliyecilik de buna dahil.
68 neslini evden kaçan kıza ve fuhuş tacirlerinin eline düşen zavallı genç kızlara benzetmek indirgemeci bir yaklaşım değil mi?
Neye indirgemek? Sadece biraz metaforik. Daha güzel bir dünya özlemi, ile saf idealist duygularla yola çıkıp cuntacıların elinde teröriste dönüşen gençler için bence bu benzetme az bile. Belki bugün 68 yaşına merdiven dayamış 68 kuşağının masum görünen nostaljilerinin ipliğini pazara çıkartmak için çok da yerinde bir benzetme. Çünkü onlar sadece ideallerini ve fedakarlıklarını hatırlıyorlar; tıpkı fuhuşa sürüklenen kadınların genç kızlık hayallerini hatırlamaları gibi. Ama onlar cinayet işlediler. Ellerindeki 7.65 tabancalarla dünyayı değiştirmeye kalkıştılar ve adam öldürdüler. Ocaklar söndürdüler. Ne için? Birilerinin iktidara el koymasını sağlamak için. Benzetme yerinde değil mi?
Peki hiç içlerine girdiniz mi öğrencilerin; sloganlarına ses verdiniz mi?
Ben de slogan attım. Hem de ciğerlerim paralanırcasına. Ben de silah taşıdım. Ben de soğuk bir nesne ile dünyanın değişeceğine inandım. Ben de dünyayı değiştirecek gücün ellerimde olduğuna inandım. Şiddetin oyunu bozacağına, başka türlü bu düzenin değişmeyeceğine inandım. Kısaca dışardan değil, tam içerden konuşuyorum. Kendi hikâyemden yola çıktım. Yaşanmış olanlardan.
Militan psikolojisini çok iyi, çok yakından biliyorum. Uzun süre bu psikoloji ile yaşadım.
Kitapta yer alan görseller içinde size ait bir fotoğraf karesinin bulunmaması bir eksiklik değil mi?
Bilmiyorum, belki de haklısınız. Ama galiba o kadar da kişiselleştirmek istemedim. Bir de ben kendi kuşağımı değil, 68'i anlattım.
"Tarihteki yekpare bütünlüğü takip etmek isteyenler 68'in kırkıncı yılında görülmeye başlanan Ergenekon Davası'nı da 40 yıl gecikmiş bir dava olarak görmeliler. Ateşi ışık zannedip yanıp tükenen neslin sorumluları bugün Ergenekoncu sıfatıyla yargılanıyorlar" diyorsunuz bir yazınızda. Kitabınızın sonlarına doğru 28 Şubat ve Ergenekon ile Türkiye'deki 68 kuşağı arasında bağ olduğunu ifade ediyorsunuz. Bu nasıl bir bağdır?
Organik bir bağ. Ergenekon davasından yargılananlar ile, 1968'de gençleri sokağa dökenler aynı kişiler. O zaman Deniz Gezmiş'in eline bomba verip "mantar gibi" sağda solda patlattırdığını söyleyenler, bu sefer de bir başka gencin eline silah verip Danıştay hakimi öldürttüler. Amaç aynıydı: Darbe ortamı yaratmak.
Bu farazî bir benzetme değil. Bağ gerçekten organik. Ergenekon iddianamesi, Ergenekon örgütünün NATO'nun kurdurduğu kontrgerilla örgütünün yoldan çıkmış hali olduğunu özenle vurguluyor. 1960'lı yıllarda ve özellikle 1970'lerde siyasal şiddetin arkasında da aynı örgüt vardı. 1 Mayıs 1977, 16 Mart katliamı, meselâ bu örgütün eseriydi. Mahirler ve Denizlerin askerlerle yakın teşrik-i mesaisini de bu çerçevede değerlendirmek lâzım.
Bu yıl kırkıncı yılı kutlanıyor Mayıs '68'in; öyle ki, bu yıl TÜYAP Kitap Fuarı'nın da ana teması. Mayıs '68 'i merkeze alan kültürel etkinlikleri nasıl buldunuz? Sizce kırk yılda 'devrim'/ 'darbe' kavramı adına neler değişti? Size göre hala bu masal büyülü bir şekilde mi anlatılıyor?
Masal, masal olarak anlatılır. Ancak bu masalların içinde de, ahlakî sorumluluğunu yerine getirmek üzere, "hepimiz çok mutluyduk, ama.." diye nasıl oyuna getirildiklerini, darbecilere nasıl alet olduklarını anlatanlar da var. Hasan Cemal bu konuda ilk sırada anılmalı. Başkaları da var. Ben kitabımda bu tanıklıklara geniş yer verdim.
Aradan zaman geçince, olay biraz tarihin soğukkanlı kollarına emanet edilince gerçekler ister istemez sökün edip geliyor. Yeni kuşaklardaki 68 imajı hala büyülü bir masal. Bizimkiler bu büyüyü sürdürmek için biraz da Paris Baharı'nın prestijinin arkasına saklanıyorlar. Derinlemesine okunduğu zaman gerçek ortaya çıkıyor. Demek ki biraz daha zamana ihtiyaç var.
Cuntacılığa sol müşteriler bulmak için icat edilen Millî Demokratik Devrim tezi ile Baasçılık arasında hangi noktalarda örtüşmeler var?
MDD bir burjuva devrimi, sol ideoloji için. Kapitalizmin yeteri kadar gelişmediği toplumlarda önce bu devrim yapılacak, sonra da sosyalist devrim aşamasına geçilecekmiş. İlham kaynağı ise 27 Mayıs darbesi.
27 Mayıs darbesi bir Türk Baasçılığı hareketidir. İlham kaynağı da Mısır'dır. Aslında MDD, 68 kuşağının sosyalizm değil darbe peşinde olduklarının da ideolojik kanıtıdır. Darbeciler gençlerin eline böyle bir reçete veriyorlar. Bunun ideologları darbeci yazar takımı.
Ne ilginç tesadüftür ki, bugün Ergenekon'un ideolojisi de Baasçılık. İlhan Selçuk Basçı ideolojinin en önde gelen temsilcisi. MDD, dolayısıyla Baasçılık bal gibi darbeciliğin sosyalizm postuna bürünmüş halinden başka bir şey değil.
O yıllarda sol içindeki gençlerin Filistin direnişi ile ilişkileri nasıl?
Filistin o yıllarda Filistin ötesinde bir şey. Bugünün El Fetih'i ile o günün FKÖ'sünü birbirine karıştırmamak lazım. Soğuk Savaş devam ediyor ve çatışan her taraf bu dünyada bir kutba yaslanıyor. Bizim gençler Filistin direnişi ile o gün için Sovyet-ABD kutbu arasında bir yere yerleşmiş oluyorlar. Aslında büyük ölçüde Suriye'ye yerleşmiş oluyorlar. Gerçek aslında pek öyle değil.
O günlerde Filistin kamplarına gidip eğitim almak müthiş bir karizma. Ben gidenlerle konuştum. Bizdeki acemi er eğitiminden farklı bir eğitim değil. Deniz Gezmiş'in Ankara'da Filistin gerilla kıyafetleri ile dolaşması da sırf havadan ibaret.
Peki Sağın 68'i denildiğinde neler söylenebilir? Erol Kılınç'ın kitabından hareketle "sağın özeleştiri geleneği yok. Özeleştiri sol birikimin anahtarlarından biri" diyorsunuz. Özeleştiri yoksunluğu hangi zihinsel iklimden besleniyor?
Sağ, tarihsel olarak herhangi bir yenilgiye uğramadı. Veya bir yenilgi edebiyatına sapmadı. O gün çarpışan taraflardan ve ancak marjinal düzeyde oy desteğine sahip MHP, bugün adeta bir kitle partisi. İşin ilginç tarafı, solun sermayesi hemen tamamıyla tükenmişken MHP'de lider-teşkilat-doktrin üçlemesi bir kült olarak devam ediyor.
Fakat bunlar sağın olduğu yerde saymasını açıklamak için yeterli değil. Sağ, teorik birikimden ziyade geleneğe ve duygulara yaslanıyor. Gelenekte ise özeleştiri yok. Özeleştiri, Hristiyan confession geleneğinin uzantısı. Oradan Marksizm-Leninizme geçiyor. Bozgun yaşanınca herkes özeleştiri ayinine katılıyor. Böylece rahatlayıp, günahlarından arınıyorlar.
Metin Toker'in hakkında yazı yazdığı Yeniden Milli Mücadele Birliği'nin başından sonuna kadar özel harp dairesinin belirlediği standartlara göre kurulduğunu ifade ediyorsunuz. Sizi bu çıkarıma ulaştıran sebepler nelerdir?
Mücadele Birliği'nden ayrılanlar askerî bağlantıları yazdılar. Benim kaynağım, çok saygı duyduğum Hüseyin Gülerce. Ama çok daha genel bir şey var: Sadece Mücadele Birliği değil, o gün MHP'de Komando kamplarından başlayarak Özel Harbin himayesinde gelişiyor. Bunu sonra Türkeş'te söyledi. 1969 Kanlı Pazar olayı, sonraları Millî Görüşe kaynaklık eden kadroların marifeti ve doğrudan Özel Harp operasyonu. Mehmet Şevket Eygi'nin bu olaydaki rolü hala tartışmalı. Bu olaydan sonra muhafazakâr kesim bir daha şiddet olaylarına bulaşmıyor.
İslamcı sağın bu yıllardaki örgütlü şiddetin dışında kalışını neyle izah edersiniz?
Başta kalmıyorlar. Sonra akıllı davranıyorlar ve geri çekiliyorlar. MTTB'nin İsmail Kahraman döneminde de karıştığı şiddet olayları var. Kanlı Pazar bir dönüm noktası. Sanıyorum gerekli dersi çıkartıyorlar. Bir de Risale-i Nur Cemaatinin bu konudaki tavrını ve ağırlığını dikkate almak lâzım. Müslümanlar, sütten ağızları çok yandığı için dikkatliler.
Kitabınızda Kanlı Pazar Olayı ile ilgili oldukça doyurucu açıklamalar var. Merak ettiğim bir nokta var. Bu olayı başta Mehmet Şevket Eygi olmak üzere herkse bir şekilde sahipleniyor. O yıllarda Nurettin Topçu'nun bu olay özelinde eleştirel bir bakış geliştirmesini nasıl anlamak gerekir?
Elbette sağduyu. Bu eleştirinin de sabah namazlarında toplanan dindar insanları kendine getirdiğini düşünmek lâzım. Bir de İmran Öktem olayını hatırlamak lazım. O olay da bir provokasyon.
68 yılı geldiğinde siyasî bölünme sağcı solcu değil, gerici-ilerici şeklinde. O günün gazetelerinde polisin eline geçirdiği takke ve tespih haberlerine rastlarsınız. Nur risaleleri hala yasak kitap. 163. sopa gibi inip kalkıyor. Dindar kesimin bir iki denemeden ders çıkartıp sahadan ayrılması bu yüzden sağduyuya uygun.
Solun kendi içinde, örneğin '78 ile '68 kuşağı arasında ciddi tartışmalar yer alıyor Sizi 68 Kuşağını iki evrede incelemeye 68 Kuşağı'na karşıt olarak icat edilen 78'liliğin tarihsel bir gerçekliğinin olmadığını iten temel neden nedir?
Bizim 68'imiz uzun sürdü. 74'den sonra başlayan ve daha da yoğunlaşan şiddet bağımsız bir gelişme değil, ontolojik olarak 68'in devamı. 12 Mart ile filme ara veriliyor. 1972'ye kadar olaylar devam ediyor. 74 affıyla kaldığı yerden daha da hızlanarak 80'e kadar sürüyor. 78'liler ile 68'liler arasında bir kuşak farkı yok. Aynı şiddet ikliminin tarafları onlar. Ancak daha yoğun ve daha bıktırıcı bir şiddet. İkinci evrenin kurbanları daha çok acı çektiler daha çok öldüler.
Benim benzetmem: Saban toprağa 68'de girdi. Sabanı çekenler sağa sola bakmadan düz bir çizgiyi 80'e kadar takip ettiler. 78'lilerin, "78 tarihinin anlamı ne?" sorusuna verebilecekleri hiçbir cevap yok.
Röportaj: ASIM ÖZ
Haksöz-Haber