Mahmud Dervişi, Faruk Bozgözle Konuştuk

Mahmud Derviş’i ve şiirini vefatından hemen sonra Faruk Bozgöz’le konuştuk. O zaman bu söyleşi bir dergide yayımlanacaktı. Dergi çıkmamak üzere kapandı. Bundan dolayı söyleşideki bazı konuların Ağustos 2008 odaklı olarak değerlendirilmesinin yararlı olaca

"Yağmur olamazsan ey canım, öyleyse bir ağaç ol
Berekete kanmış bir ağaç
Şayet ağaç olamazsan ey canım, bir taş ol
Rutubete kanmış bir taş
Şayet taş olamazsan ey canım, bir dolunay ol
Sevgilinin rüyasında bir dolunay
İşte böyle demişti kadın oğluna, cenazesinde"

diyen Mahmud Derviş'i ve şiirini ölümünden hemen sonra Faruk Bozgöz'le konuştuk. O zaman bu söyleşi bir dergide yayımlanacaktı. Dergi çıkmamak üzere kapandı. Bundan dolayı söyleşideki bazı konuların Ağustos 2008 odaklı olarak değerlendirilmesinin yararlı olacağını düşünüyorum… Faruk Bozgöz 1962 Aksaray doğumlu. Dicle Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri Bölüm Başkanı iken 2007 yılında Yemen Cumhuriyeti'nin başkenti Sana'daki aynı adlı üniversitenin Diller Fakültesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü açmak için gitmiş ve halen aynı üniversitede çalışmalarını sürdürmektedir. Arap Dili ve Edebiyatı doçentidir. Çağdaş Arap Şiiri üzerine pek çok çalışmaları ve çevirileri vardır. Bu günlerde Çağdaş Yemen Şiiri üzerine bir çalışmayı sürdürmektedir.

Bize 'yabancı' olduğunu düşündüğüm şairlerin dünyasının kapılarını açtınız bu çalışmanızla. Sizi, söz konusu çalışmaya iten sebepler nelerdi? "Filistin ve İki Şair; Emel Dunkul ve Mahmud Derviş (Filistin ve İki Şair; Emel Dunkul, Mahmud Derviş, Araştırma Yayınları, Ankara, 2004) kitabınızın hikayesinden başlayalım önce: Böyle bir çalışma yapma düşüncesi nasıl oluştu?

Öncelikli olarak böyle bir söyleşiye Mahmud Derviş ve Emel Dunkul'u konu olarak seçtiğiniz için çok teşekkür ederim. Biliyorsunuz geçen Ağustos ayında(2008) Filistinli şair Mahmud Derviş öldü. Güzel insanların ölümleri, bize hep ölümün; erken, vakitsiz olduğunu söyletir. Ama ölüm ölümdür. Ölüme erken, vakitsiz demek biz ölümlülerin yakıştırdığı bir söz olsa gerek. Mahmud Derviş'in kendi ölümü bana kendisine ait "Ehade Aşara Kevkeben / Onbir Yıldız" şiir divanındaki "Bir Kızılderili'nin –sondan önce- Beyaz Adam Önündeki Söylevi" isimli şiirinin girişini hatırlattı… Bu şiirinde Kızılderililerin Amerikan Emperyalizmine karşı direnişi ile Filistinlilerin İsrail ve Amerika'ya karşı direnişini karşılaştırmaktaydı. İsterseniz onun girişini burada nakledelim:

"Ölüler mi dedim?
Ölüm yok ki orada,
Oralarda sadece dünyaların değişimi var."

(Seattle, Dawamish Kızılderili Kabilesi Şefi)

Türkiye'de bizim de ölülerimiz için çok kullandığımız bir ifade bu "Dünyasını değişme" ifadesi. Ben de "Dünyasını değişen, Mahmud Derviş'e" Allah'tan rahmet, kederli ailesi Filistin'e baş sağlığı diliyorum. Onun ailesi Filistin'di. Filistin'in resmen ilan edilmemiş Resmî Şairi idi. Gerçi Filistin televizyonu ve basınından takip ettiğim kadarı ile ölümü arkasından kendisine yapılan muamele bir Resmi Devlet Şairi'ne yapılan muamele gibi. Başka şekilde bir muamele de yakışmazdı zaten Filistinlilere… Zaten el-Fetih yandaşlarının Derviş'e böyle davranmaları çok doğal. Zira Derviş, Yaser Arafat kadar, el-Fetih ve Filistin için sembol bir isimdi. Artık son zamanlarda Hamas bile resmi sitesinde Derviş'e yer vermiş ve kendisinden sitayişle bahseder olmuştu. "Hamas bile" diyorum çünkü "Hamas el-Fetih çatışmasında Derviş'in uzlaştırmacı girişimleri" vardı. Basına pek yansımadı bu uğraşları. Filistin için tek bir düşman vardır, ona göre. O da işgalci ihtilal gücü İsrail. İşgali unutturacak her mücadele ve kavgada yeri yoktu Derviş'in.

Soru da kullandığınız "Yabancı olduğunu düşündüğüm" ifadeniz üzerinde birazcık durmak istiyorum. Hem yerinde hem de yerinde olmayan bir ifade bu, bana göre. "Yabancı" değil bize; ne Mahmud Derviş ne de Emel Dunkul. Belki bu kelime yerine "Tanış olamadığımız şairler" ifadesini kullansak daha isabetli olur kanaatindeyim. Niçin böyle diyorum? Çünkü bizden birileri. Ortak paydalarımız o kadar çok ki; "yabancı" demek onlar için onları "yabancılaştırır" bize. "Limaza Terakte'l-Hısane Vahîdan / Niçin Kısrağı Yalnız Bıraktın?" divanı ile Mahmud Derviş'i tanıdım ben. 1992 yılında Yüksek Lisans tezim münasebetiyle kaynak araştırması için gittiğim Ürdün'de onun divanını gördüm ve satın aldım. Şiir kitabının üzerinde bir at resmi ve yıkık, harabe bir ev vardı. Divana adını veren şiirden bir kesitti "Niçin Kısrağı Yalnız Bıraktın?"beyiti:

babacığım, "Niçin kısrağı yalnız bıraktın?"
ev yalnız kalmasın
eve arkadaşlık yapsın diye, oğlum,
çünkü evler; ev halkını kaybedince ölürle…
1

Divanını baştan sona okudum. Bu at neyin nesi idi, yıkık ev neyi sembolize ediyordu? Şiiri, kelimeleri anlıyordum, ama şiirdeki pek çok şeyi anlamlandıramıyordum. Ta ki Filistinlilerle tanış oluncaya kadar ve Filistin'i görüp, oranın atmosferini bizzat hissedip teneffüs edene kadar… Zorla göç ettirilen, evlerinden uzaklaştırılan insanlar, geri tekrar evlerine dönemeyen insanlar… Mesela;

anahtarlarını aradı, tıpkı organlarını aradığı gibi
varlığından emin oldu anahtarlarının ve dedi ki
oğluyla tel örgüleri geçerken:
oğlum, hatırla! burada İngilizler
tuttular babanı iki gece
kaktüs dikenleri üstünde
o asla itiraf etmedi
sen de büyüyeceksin ey oğul
tüfenklerini miras alanlara anlatacaksın
demirler üzerindeki kanın öyküsünü…

Derviş ve Dunkul; "Demirlerin, tel örgülerin üzerindeki kanın öyküsünü" anlatıyorlardı bize. Bunlar Müslüman kanlarıydı.. Unutulmasın "kutlu kavga" diyorlardı. Neydi bu "kutlu kavga"? Ömer Muhtar filmini seyreden herkes bilir; orada, tel örgüler üzerine yapışıp kalmış şehitler gösteren bir sahne vardır, dikkat etmişsinizdir. Aslında Osmanlı sonrası İslam Dünyası'nın içine düştüğü durumu anlatır o sahne. Kuşatılmış, bir kaşık suda boğulmaya çalışılan koskoca bir dünya. O kuşatılmışlıktan çıkıp özgürlüğünü kazanmaya çalışan, milyonlar.

Doğrusu bir kavganın var olduğunu görüyordum ve okuyordum. Her gün televizyonlar, radyolar ve gazetelerden. Ama "yabancı" bir diyarda "yabancı" birilerinin kavgası gibi görüyordum. Oysa ki bu kavga Osmanlının zayıflama sürecine girdiğinden beri bizim kavgamızmış meğer, "yabancı" birilerinin değil. Kapı her zaman açıktı ama fark eden yoktu. Belki benim yaptığım bu açık kapıdan girmek, fark etmek olmuştur. Bu fark ediş beni böyle bir tanış olmaya davet etti, diyebilirim.

Filistin edebiyatı Filistin sorununa paralel olarak oluşmuştur denilebilir mi? Filistin edebiyatı deyince ne anlamak lazım?

Aslında Filistin Edebiyatı demek; "Bir milletin göz göre göre eriyiş hikayesi" diye özetlenebilir. "Millet" kavramını burada Kur'an'daki kullanılışı anlamında kullanıyorum. Türkçe'deki anlamıyla değil…

Ele aldığınız şairlerin şiirlerine Batı şiirinin kalıpları ne oranda sirayet etmiştir?

Bu şairlerin şiirleri deyince aklıma bir anekdotu sizlerle paylaşmak geldi. 1992 yılında Trabzon Beşikdüzü'nden Ankara'ya Yüksek Lisans yapmak için gelmiştim. O zaman öğretmendim. Tabii, tayinim yapıldı. Ankara Üniversitesi'nde Yüksek Lisans kaydımı yaptırdım ve 15 günlük meyil müddetimde göreve başlamayı beklerken Ankara'yı yakından tanımaya çalışıyorum. Ankara'daki ilk günlerimden birisinde, akşama doğru saat 6 civarında, Ulus'tan Keçiören Kalaba'ya gitmek için otobüs durağında bekliyorum. O yöne giden otobüsler çok, ama insanlar onlardan kat kat çok. Gelen otobüslerden birisine binmek istiyorum lakin benden önce insanlar doluşuyorlar, hatta; kapıların ağzına kadar tıkış tıkış oluyorlar, insanlar birbirlerinin üzerine çıkıyorlar, otobüslerin kapıları zor kapanıyor. Kendi kendime diyorum ki: "Ne küstah, saygısız insanlar! Ne olacak sanki birbirlerine yol verseler veya bir sonraki otobüse binseler…" Ben küstah ve saygısız olmadığımı ispat etmek için boş bir otobüs gelene kadar bekledim. O otobüs ile gece 10 civarında yeni evime ulaşmıştım. Bilenler bilir; Beşikdüzü ilçesi küçük şirin bir yer, şehir içinde her yere yürüyerek gidersiniz, otobüs veya minibüse ihtiyaç duymazsınız. Ben oradan gelmiştim ve hala oranın yaşam biçimine göre düşünüyor ve davranıyordum. Ertesi sabah resmi görevim yok, iş başı yapmak zorunda değildim, çünkü 15 günlük meyil müddetini kullanıyordum. Ama aradan birkaç hafta geçip te göreve başlayınca Ankara'nın yaşam şartlarına ayak uydurmak zorunda kaldım. Birgün Ulus'taki aynı duraktan Kalaba otobüsüne binince; beni bir gülmek tuttu. Çünkü otobüse ilk binen ben olmuştum, itiş kakış, tüm insanları omuzlayarak ilk önce ben binmiştim, ertesi sabah okula gidecektim ve akşam yemeğine yetişmem, ertesi gün için dinlenmem, ailemle ilgilenmem vs. vs. gerekli idi. Bunu niçin anlattım? Şunun için anlatıyorum; ele aldığım şairler sanki, "Beşikdüzü"nde yaşıyorlardı. Ankara'da değil. Dolayısı ile şiirleri de yaşadıkları ortama göre şekillenmiş. Bir de bu ortamdaki sürekli çatışma, fakirlik, kimlik inşası gibi unsurları da düşünürseniz onların şiirlerini ve şiirlerinin kalıplarını daha iyi değerlendirebilirsiniz. Batı şiir kalıplarını Emel Dunkul'da hiç bulamayız. Ama dünyası yeni değişmiş Derviş farklı. Çünkü kendisi batı ve batı şairleri ile yakın temas halinde idi. Bundan birkaç yıl önce kendisini Türkiye'ye davet ettiğimde, Hollanda'da olduğunu ve bazı sağlık problemlerinin bulunduğunu söylemişti. Sağlığı müsaade ettiğinde zaman ayırıp bu konuyu değerlendireceğini söylemişti ve o günlerde editörlüğünü yaptığı "el-Kermel" dergisindeki şiir üzerine bir söyleşisini salık vermişti.(Bu dergi, yaklaşık 90 sayıdır çıkmakta ve iki defa yayın akışına ara vermiştir. Yetmişli ve Doksanlı yıllarda. El-Kermel, Filistin'de bir dağ adıdır. Dergi bir edebiyat okulu gibidir. Dergide umut vadeden genç Filistinli ve Arap şairlere yer verilir, daha çok ta edebiyat eleştirileri ile ilgili yazılar yer alır. Derviş'in edebiyat ve şiir eleştirileri ile ilgili nesir yazıları burada bulunabilir.) Burada biraz kendisini dinlemek ve "saf şiiri" yakalamak için kendisine daha çok zaman ayırmaktan bahsediyordu. Bu bağlamda onun son ürünlerine bakmak ve değerlendirmek gerekir. O zaman kendisinin batı şiirinden veya ortamından etkilenip etkilenmediğini söylemek daha sağlıklı olur kanaatindeyim.

1976 yılında Nuri Pakdil'in Fransızcadan çevirip yayımladığı "Çağdaş Arap Şiiri" kitabından bu yana Arap edebiyatının genellikle ikinci bir dilden Türkçe'ye aktarıldığını görüyoruz. Bu süreçte özellikle İlahiyat Fakültelerinin genelde sanatı ikincil görmelerinin de etkisi olmuş mudur? Bu sorun nasıl aşılabilir?

Aslında el-Cahız'ın dediği bir şey vardır şiir için: "şiir zevk veren ve zevk alınan olmalıdır." Buradan hareketle Türkiye'deki dil öğretiminde de bunu uygulamak gerekir sanırım. Dil öğretimi esnasında seçilen ve okutulan metinleri zevk veren, öğrenicileri de zevk alan düzlemine çekmek gerekir. Belki böylece Cemil Meriç'in de serzenişte bulunduğu bir marazın tedavisi de sağlanmış olur. Cemil Meriç der ki: "Ben lise de okurken Fransızca'yı çok iyi öğrendim. Ama nedendir bilmem; Arapça'yı bir türlü öğrenemedim." Bu bir kangren durumunda bizde. Türkiye'de Arapça öğrenme adına çekilen emekler ve bu dile olan yoğun ilgiye rağmen, bu dil bir türlü ekonomik ve ergonomik bir düzeyde öğretilemez ve öğrenilemez. Araplar tembel biz de tembeliz. Böylesine muhteşem bir dilin öğretim kitapları bir türlü dini atmosfer cenderesinden çıkıp, modern dil öğretim teknikleri ile öğretilip ve öğrenilemiyor.

Şiir çevirisi daima tartışmalı bir konu olmuştur. Şiirin asla çevrilemeyeceği yönünde görüşler olduğu gibi, tersini iddia eden görüşler de vardır. Şiir çevirileri yapmış biri olarak bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?

Gece yarısından sonra çevirirseniz olur kanaatindeyim. Hani, Kur'an'daki ilk inen ayetlerin buyruklarında, zamanı, daha doğrusu geceyi öğrenim amaçlı nasıl en güzel kullanabilirsiniz bağlamındaki emirlerine uygun olarak, şiir çevirisi yaparsanız başarılı olursunuz. Doğrudur, nasıl iki farklı dil birbirinin eşiti olamayacaksa şiirin orijinali de çevirisi gibi olamaz. Ama bazen da orijinalinden güzel de olabilir. Belki bu yüzden şiir çevirisi telif bir eser olarak kabul edilir akademisyen ve uzmanlar tarafından.Çeviri, yeni bir soluk vermek yeni bir hayat vermektir şiirin lübbüne, özüne.

Arap şiiri birkaç istisna dışında Metin Fındıkçı aracılığıyla Türkçe'ye çevrildi. Metin Fındıkçı'nın Derviş'le yaptığı bir konuşma yayımlandı 2004 yılında. Derviş o konuşmasında harf devrimi ile ilgili övücü sözler etmişti. Derviş böyle bir şey söyler mi, yoksa çevirmen mahareti midir bu?

Derviş geniş ufuklu farklı bir şairdir. Daha fazlasını da söyleyebilir, hatta söylemiştir de. Benzer konularla ilgili görüşlerini ileriki günlerde okuyabilirsiniz, ondan yapacağımız çevirilerden. Ama Metin Fındıkçı Bey'in Derviş'le yaptığı söyleşinin Arapçasını okumak gerekir. O zaman daha sağlıklı değerlendirebiliriz. Benzer bir tartışmaya ben kendim Philadelphia Üniversitesi Direniş Kültürü isimli bir uluslar arası sempozyumda katılmıştım.

Arap kültürü, Arap yayımcıları Filistinli ve Lübnanlı şairlere yeterince ilgi gösteriyor mu? Arap dünyasındaki düşünürler ve edebiyatçılar, Batı'ya göre Türkiye'ye yeterince yansımıyor. Sizce bunun nedeni nedir, çevirmen sorunu mu yoksa okuyucu ilgisizliği mi?

Burada şunu vurgulamak gerekir. Arap entelektüellerinin pek çoğu kendisini Filistinli telakki eder. Filistin ve Filistinli olmak Arap dünyasında "kullan kullan tüketeme" cinsinden bir şeydir günümüzde. Her ne kadar Arap rejimleri açısından Arap Dünyası'nda Filistinli olmak potansiyel problem kaynağı olmak gibi algılansa da. Gerçi Filistinli olmak Arap ülkelerindeki bazı rejimler indinde, mevsimlik olarak, kimi zaman çok makbul, harikulade bir vatandaş, kimi zaman da "bunlar da kimmiş, amma çok oluyorlar canım, kendilerine hayırları yok ki Filistin topraklarında bize bir hayırları olsun" kabilinden bir şeydir.

Diğer taraftan başta birçok Arap ülkesi olsun özellikle batı ülkelerinde ve Amerika'da güçlü Filistin lobileri vardır. Arabistan dışındaki Arap aktivitelerine bunlar etkin olurlar. 11 Eylül'ün yapılması veya Amerika ve İsrail tarafından yaptırılmasına müsaade edilmesi veya göz yumulmasında bu unsurun da payı büyüktür. Nitekim Derviş'in el-Kermel dergisinde bu konuya dair pek çok makale yayınlanmıştır.

"Arap dünyasındaki düşünürler ve edebiyatçıların Batı'ya göre Türkiye'ye yeterince yansımadıkları" şeklindeki tespitinizde çok haklısınız. Bunun en önemli sebebi siyasi olanıdır. Örneğin 1919'da Yemen'i bir terk etmişiz pîr terk etmişiz. O gün bugündür ilişkimiz sıfırın altında seyrediyor. Aynı ilişki düzeyleri diğer pek çok Arap ülkesi ile de geçerlidir. Osmanlı çöküşü sonrasında herkes kendi başını dövmeye başlamış, kendine ağlamış sızlamış hep. Şöyle başını kaldırıp çevresinde olup bitene bakacak istidat ve kabiliyetler yeni yeni oluşmaya başlıyor belki de. Siyasi tavırları besleyen ve icraya sokan kuşkusuz ki kültürel, ekonomik ve sosyal etmenlerdir. Başkaları bizi bu duruma soktu, diye açıklarsak bu durumu çok komik ve kolaycı bir açıklama tarzına sığınmış oluruz. Tek sorumlu biziz. Okumaya, araştırmaya, keşfetmeye ve üretmeye ilgi ve yönelim artarsa Araplara ve Arap dünyasına da yönelim o ölçüde artar diye düşünüyorum.

Derviş ile Dunkul'un Filistin şiirine katkıları, getirdikleri yenilikleri ne niteliktedir?

Dunkul, bildiğiniz gibi Filistinli değildir. Mısırlıdır. Arap milliyetçisidir. Nasır'a ve Nasırcılara karşı İslamcı Seyyid Kutub'u savunmuş bir şairdir. Direniş şiirleri ile Arap halklarının sevgilisi olmuş ve Filistin davasına desteğinden dolayı da Filistinli gibi algılana gelmiştir.  Dunkul'un "La Tusalih / Barış Yapma" şiiri sanki yetmişli yılların Filistin meselesi konusunda halkların kendi rejimlerine başkaldırı ve protesto sloganlarına dönüşmüştür. Bilhassa Mısır ve Ürdün'ün İsrail ile barış masasına oturmasına Arap halklarının bir itirazı gibidir. Bu şiirin bir başka adı da "ON EMİR" dir. Adeta Yahudilerin On Emir'i ne ise Filistin'in Yahudi Siyonistler tarafından işgaline karşı bir reddiye mahiyetindeki "Direnen Filistin'in On Emri" mesabesindedir. Sözün özü, onların katkılarını "Filistin Davasının Şiirsel Tarihinin Bir Dökümü" şeklinde özetleyebiliriz.

Peki  Derviş ile Dunkul'un şiiri arasındaki benzerlikler ve farklılıklar denildiğinde neler söylenebilir?

Benzerlikleri; her ikisi de sosyalist hareketlerin ivmeleri ile yola çıkmıştır. Birisi Mısırdaki Sosyalist Nasırcı hareketi ile, diğeri başlangıcındaki Marksist FKÖ ile yola çıkmış, daha sonra kendi bireysel menkıbeleri ile dönüşmüş, yaşadıkları coğrafyanın buram buram yansımalarını şiirleriyle ve fikirleriyle meczetmiş birer düşünce ve eylem şairidirler. Farklılıkları ise; Derviş'in sanatsal yönü daha ağır basar ve kendi ifadesi ile "saf şiiri" arayan bir şairdir. Şiir ve edebiyat eleştirmenliği vardır. Aynı zamanda iyi bir düşünürdür ve İsrail gerçekliğini ve Filistin travmasını objektif olarak kavramış ve bu temel gerçeklikten hareketle problemlere çözümler önermiş bir şahsiyettir.

Derviş daha akılcı ve uzlaşmacı iken Dunkul daha hırçın ve uzlaşmasızdır:

Ey mezbahanın kıyısında duranlar,
Çıkarın silahları,
Ölüm düştü otağa, kalp ampul gibi patladı
Kan, gelin duvakları üzerinde süzülüyor
Evler döndü mezarlığa
Zindanlar oldu mezarlık
Haydi kaldırın silahları havaya
Beni takip edin!
Ben dünün ve yarının nedametiyim
Bayrağım; iki kemik bir kafatası
Sloganım; sabah

 "Şairi olmayan bir ülke, hiçbir savaşı kazanmış sayılmaz" diyor Mahmud Derviş.  Filistin direnişi denildiğinde Mahmud Derviş ilk akla gelen şairlerden biri. Onun şiiri, hayatı ve düşüncesi ile Filistin hareketi arasında nasıl bir ilgi kurulabilir?

Derviş Filistin'in Tercüman ı Ahvâli'dir. Doğumundan günümüze Filistin Direnişi'nin canlı kronolojisi idi. Bir şairin; eserleri, şiirleri, düşünce menkıbesi ile bir siyasi hareketle at başı giden hayatı arasındaki paralelliğin açık bir şekilde gözlemlenebileceği yegane örneklerden birisidir. 1961'de çıkan "Kanatsız Kuşlar" şiir divanından "Duvar Yazıları (2001)", "Bir Garibin Yatağı (2000), "Yaptığından Özür Dileme (2003) gibi pek çok şiir divanı Filistin Hareketi'nin kronolojisi gibidir. Mesela; 2002 yılındaki İsrail kuşatması herkesin malumudur. Bu kuşatmayı "Haletu Hısar / Kuşatma Hali" divanı ile tarihe not düşmüştür.

Kitabınızda Mahmud Derviş'in İsrail Komünist Partisine üye olduğunu aktarıyorsunuz. Derviş niçin bu partiye üye olmuştur?

Yaşadığı dönemin şartları ve atmosferi neticesinde. FKÖ'nün dinamosunu döndüren güç onu da etki sahasına çekmiştir. Ortadoğu'daki fikir hareketlerini irdelediğim "Arap Milliyetçiliği" makalemde de temas ettiğim gibi soğuk savaş kamplaşması ve Nasırcı hareket bir dönem Arap Dünyası'na damgasını vurmuştur. O da bu atmosferde doğup büyümüştür. Bu bağlamda sizlere şunu hatırlatmak isterim, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği döneminde Rusya'nın Dışişleri Bakanları genellikle hep Doğu Dilleri ve Edebiyatları eğitimi almış insanlar arasından seçilip atanmaktaydı. Dışişleri Bakanı olacak şahsiyetler çok iyi derecede Arapça bilmek zorunda idiler ve bu yüzden de Mısır vb. Arap ülkelerine gelip Arapça ve Arap kültürü ve edebiyatı öğreniyorlardı. Biliyorsunuz bizde ise Arapça bilmek bir gericilik alameti sayılır, dışlanır, horlanır. Bugün bile Arap ülkelerine giderseniz görürsünüz; Batı ülkelerinin, Rusya'nın, Amerika, Çin, Japonya vs. devletlerin Arap ülkelerindeki büyükelçileri çok iyi derecede Arapça bilirler. Türkiye büyükelçiliklerini bırakın Arapça bilmeyi, elçilik çalışanlarından Arapça bilenlerin çoğu üniversite eğitimi almamış o ülkedeki halk Arapçasını öğrenmiş Türk vatandaşları veya Türkçe bilen Arap vs. vatandaşlardan gelişigüzel seçilmişlerdir.

Derviş'in edebi yaşamında etkili olan dergiler hangileridir?

Derviş, lise tahsilinden sonra, 60'lı yıllarda etkin olan Sosyalist eğilimli gazete ve dergilerde yazmaya başlamıştır. Filistin'in Hayfa şehrinde yaşamakta ve faaliyetlerini sürdürmektedir. Hayfa küçük bir şehir ve burada güzel bir Osmanlı mescidi de bulunmaktadır. El-İttihad ve el-Ğad gibi dergilerde yazılar yazarken, el-Cedîd dergisinin editörlüğünü üstlenmiştir. Arap Basın Tarihi'ni incelediğimizde Filistin bölgesi zaten Osmanlı döneminde bile münbit bir edebî atmosfere sahiptir. O dönemde, 60 gazete ve 22 dergiye sahip olan bu coğrafya 1967 Arap-İsrail savaşından sonra da etkin edebî faaliyetlere sahne olmuştur.

 Mevsimlik El-Kermel dergisinin onun için önemi nedir?

El-Kermel dergisi adını Filistin'deki bir dağdan almaktadır. Arap Sosyalist Partisi'nden ve bu edebî çevrenin doğrudan etki alanından çıktıktan sonra Derviş, 1970 yılında bu dergiyi çıkarmaya başlamıştır. Birkaç defa yayın hayatına ara veren bu dergi yüzüncü sayısını çıkarma hazırlığı içerisindedir. Dergi Filistinli ve Arap edebiyatçı, şair ve entelektüelleri daha çok edebî kaygılar çerçevesinde bir araya getirmektedir. Genç şair ve edebiyatçılara medrese niteliğindedir.

 1982 yılının eylül ayında, Sabra - Şatila katliamı olur. Mahmud Derviş katliamdan hemen sonra, "Gölgeyi Yüksekten Övmek - Beyrut Kasidesi"ni yazar. Yine Adonis, Kabbâni gibi diğer Arap şairlerinin de Beyrut'la ilgili şiirler yazdığını biliyoruz. Bu şiir külliyatı yani Beyrut odaklı şiirler içinde Mahmud Derviş'in şiirinin nasıl bir yeri vardır?

Bu sorunuza Derviş'in kendi sesinden okuduğu Sabra ve Şatilla ile ilgili şiirini dinleterek cevap vermek isterdim. Ama daha sonra çevirisini yayınlayabiliriz. Beyrut için Direnişçilerin geniş cephede sıkıştıklarında sığınak olarak kullandıkları, antreman yaptıkları bir yer gibidir, şayet Direniş Edebiyatı gibi bir edebiyat türünden bahsetmek mümkün ise..

Oslo Antlaşmasından sonra FKÖ'den istifa etme gerekçesi nedir?Daha sonra FKÖ ile ilişkileri nasıl bir seyir izlemiştir?

Ona göre FKÖ ile İsrail arasında imzalanan Oslo anlaşması Filistin Devleti hayalini ortadan kaldıracak bir antlaşmadır ki sonuç olarak böyle olduğu da anlaşılmıştır. Filistin hareketini bir çıkmaza sokacağı görüşü ile FKÖ'den ayrılmıştır. Bundan sonra kendisini daha çok edebiyat ve şiire vermiştir. Bazı İsrailli fakat Siyonist olmayan Yahudilerle Filistin problemini çözmek için uluslar arası platformlar da oluşturmuştur.

Mahmud Derviş 2004 yılında Nâzım Hikmet şiir ödülünü aldı. Nâzım Hikmet şiiri ile Mahmud Derviş şiiri arasındaki bağlantılar nelerdir? İki şairin şiirinde ortak yanlar neler?

Nazım Hikmet deyince Arap dünyasında hemen aklıma Iraklı büyük şair Abdulvehhab el-Beyâtî geliyor. 1996 yılında Ürdün'ün başkenti Amman'da Fenîk isimli bir edebiyat derneği vardı. Kendisi ile orada tanışmıştım. Türkiye'den olduğumu duyunca el-Beyâtî çok heyecanlanmıştı. Iraklı El-Beyâtî, Nazım Hikmet'in sürgün arkadaşıdır ve onunla ilgili 3 tane kitap yayınlamıştır. Bu şairin Türkçe'ye kazandırılmaması da esef edilecek bir durumdur. Onun "et-Tinnîn / Ejderha" isimli meşhur bir şiiri vardır. 90'lı yıllarda Saddam'ı eleştirmek için yazmıştır ve bu yüzden Irak'tan kaçmak zorunda kalmıştır. Bu şiir kitabını ve bazı şiirlerini Türkçe'ye çevirmiştim ama herhangi bir yerde yayınlamaya fırsat bulamadım. Bazen kendi kendime soruyorum ben mi tembelim yoksa yayın dünyamız mı tembel bilemiyorum… Bir türlü yayınlatma fırsatı bulamadık. İşin esprisi bir tarafa "iletişimsizlik" diyelim biz buna. Türk ve Arap Edebiyat dünyalarının birbirinden uzak olmasına iyi bir örnek olması kabilinden, burada önemli bir olayı anlatmadan geçemiyeceğim. 1992 yılında Ürdün'de bir yıl kaldıktan sonra arkadaşlara, şair, edebiyatçı ve dostlara veda etmek için dolaşırken; 80 yaşın üzerindeki bir akademisyen ve meşhur bir edebiyatçı hocama da uğramıştım. Türkiye'ye gidiyorum, bir isteğiniz var mı? diye sormuştum. Bunu herkese söylüyordum vedalaşırken.. Kimileri Türkiye'deki el yazması Arapça kitaplardan bir nüsha istiyor, kimileri hediyelik bir şeyler istiyordu vs. vs.. Ancak bu değerli insan; "Teşekkür ederim" dedi ve tek bir kelime söyledi: "SILA". Anlayamamıştım. Bu "SILA"da ne ola ki acaba diye düşünüyordum. Arapçası çok iyi olan ben, bu kelimeyi nasıl bilemezdim. Biraz hayıflandım. Aslında kelimenin anlamını gramatik olarak, sarf ilmi açısından çok iyi anlamıştım. Ama kullanıldığı bağlamında bir yere oturtup bir anlam verememiştim. Buna sebep olan diğer bir husus ta 80 yaşındaki bu zat ı muhteremin dişlerinin dökülmüş olması ve kelimeyi telaffuz ederken Sad harfini farklı söylemiş olmasından kaynaklanmakta idi. Velhasıl ı kelam; yanımdaki Arap arkadaşıma teyit için sordum; "Hoca ne demek istedi?", diye... Arkadaş dedi ki Sılayı Rahim kabilinden 'SILA' dedi. "Sıla" Arapça'da bağ, göbek bağı anlamınadır. Biz bunu genişletirsek, zannedersem bize gerekli olan; Sılayı Edebiyat, Sılayı İktisad, Sılayı Siyaset, Sılayı Ticaret vs. vs... Durum böyle olunca çok duygulandım. Hala bizimle bağ kurmaya çalışan o kadar çok kardeşimiz var ki…

1967 savaşı sonunda yaşanan yenilgi, modernizm, tüketim kültürü, teknoloji Arap şiirini nasıl etkiledi?

1967 savaşının artçı sarsıntıları henüz Arap dünyasında henüz bitmedi, kanaatimce. 67 savaşı Arapların omzuna öyle bir yük yükledi ki gün geçtikçe yük gitgide ağırlaşmakta, bellerini bükmekte, Arap kimliğini kurgulayanları perişan etmekte ve Arap rejimlerini çıkmaz sokağın sonuna geldiklerine ikna etmeye çalışmaktadır. Arap Milliyetçiliği'ni zirveye çıkaran sonra da çözümsüzlüğün beraberinde getirdiği handikapla zirveden onu acımasızca uçuruma yuvarlayıp ölümünün müjdecisi gibidir bu savaş. 73 Arap İsrail savaşı ise bu süreci çift dikişlemiştir. Şairin dediği gibi "yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer" değil de "bir hezimet" olmuştur.

Arap şairlerin özellikle de kitabınızda ele aldığınız iki şairin İslam'la ilişkileri nasıl?

Arap sosyalistleri için denilecek tek bir şey var sanırım: "Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkanıdır."

Şuara suresinde şairlerin yerilmesi hakkında Türkçe şiirde Cemal Süreya'dan Özdemir İnce'ye değin değişik yorumlar yapıldı. Bu noktada Mahmud Derviş'in poetikasının bazı kusurlu yanları var gibi. İslam ve şiiri karşı karşıya getirmek gibi ne dersiniz?

Aksine Derviş; Kur'an'ın şiire bakışına örneklik teşkil edecek bir serüvene sahiptir, bana göre. Derviş'in bütün şiirlerinde İslamî imgeler vardır. Şayet siz Arap kültürü ile İslam'ı birbirinden ayırabilirseniz Derviş'i veya şiirini de İslam'la karşı karşıya getirebilirsiniz. İslamcı olmayabilir ama iliklerine kadar İslam kültürü ile beslenmiş bir şair idi.

Mahmud Derviş'in Divan'ını çeviriyorsunuz. Bu kitabın özelliklerinden söz edelim biraz da.

Edebiyat öğretilen bir olgudur, şiir ise hissedilen ve yaşanılan bir olgu. İsterseniz, Filistin'i hissedip yaşamak için "Derviş'in Divanı"nı bekleyin.

Başka Irak Yok şiirinin hikayesi nedir?

Amerika'nın Irak'ı işgali ertesinde yazılmış bir şiirdir. Başka Irak Yok, "Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz" desek… Arife tarif gerekmez, sanırım.

Hamas ve Fetih arasındaki çatışmaları işleyen son şiiri nasıl bir şiirdir?

Hamas ve el-Fetih arasındaki çatışmayı işleyen son şiirinin çevirisi yayınlanınca; nasıl bir şiir olduğuna siz karar verin isterseniz. Ama burada ben şunu söylemek isterim; Hamas ve el-Fetih arasındaki kavga, bana göre; "Filistin direnişindeki bir bayrak değişimi esnasındaki değişim sancısıdır" bence. Bu kavga, ister istemez siyasi arenada Hamas'ı olgunlaştıracak, el-Fetih'i İslam'a daha yaklaştıracaktır.

Naci el-Ali'nin siyasi karikatürleri ile Mahmud Derviş şiirinde işlenen temalar arasında ne gibi benzerlikler var?

1948 yılı İsrail devletinin kuruluşu…1941 yılında doğmuş olan Derviş ve 1936 yılında doğmuş olan Naci el-Ali vatanı işgal edilmiş bireyler olarak hayata başlıyorlar. Derviş şiirleri ile Naci de karikatürleri ile Filistin davasını sahipleniyorlar. Naci el-Ali için The New York Times; "Arapların Amerika hakkında ne düşündüklerini öğrenmek istiyorsanız, Naci el-Ali'nin karikatürlerine bakınız!" diye yazmıştır. Times dergisi ise onu: "Bu adam insan kemikleri ile karikatür çizmektedir." diye tanımlamıştır. Japon Asahi Newspaper gazetesi ise onun hakkında; "Naci el-Ali fosforik asit kullanarak karikatürlerini çizmektedir." yorumunu yapmıştır. Onun karikatürleri bugün bile güncelliğini ve tazeliğini korumaktadır. Dunkul'un barış yapma şiirini karikatürize etmiştir. Bazı çizgileri Derviş'in kelimelerle çizdikleri ile örtüşmektedir.

Bugün Filistin'de genç şairlerden, 'işte bu iyi bir şairdir' deyebileceğiniz yarın için umut veren şairler var mı?

O kadar çok ki… Bunu ayrı bir dosya yapmak daha makul olur. Örnek sunumlarla… Çağdaş Yemen Şiiri söyleşisinden sonra olsun isterseniz…

Söyleşi için Çok teşekkür ederim.

Bu teşekkürünüze Arapça karşılık vermek geldi içimden; "La şukra, ala vâcib / Teşekküre gerek yok, bu bizim görevimiz."

 

İKİ ŞİİR

 

AĞIT

 

kaybettiğim bir anne kucağına özlem
duyduğum için değil
rıldığım bir heykelin hatırasından da değil
defnettiğim bir çocuğun ölüşünden de değil
lıyorum işte!

*    *     *     *

biliyorum gözyaşarı dökülüyor...
inatla dökülecek
biliyorum,
ağı
t nağmesi kesilmeden de sürecek
mendillerinden kokular serpme
uyanmadı
m... uyanamadım
rak kalbimi ağlasın!

*    *    *     *

kalpteki diken hala batıyor
damla damla...
yaram hala kanı
yor
nerde gül goncası?
kanda gül var mı?
ey ölülerin avuntusu
bizim
şeref ve haysiyetimiz varmış
terket kalbimi ağ
lasın!
bu yeknesak hurafeleri
kulakları
mdan gizle
ben senden daha iyi tanırım insanı...
gurbet ellerini de
ne mührümü sattı
m
ve adetlerimin yeşil bayrakları
çünkü ben kayaları ve aşkı
ikisini taşıyorum...
ve yabancı güneşi...
ben ağlıyorum!
ecelim gelip çatmadan önce gidiyorum...
erkenden
ömrümüz bizden daha dar
ömrümüz küçük, küçücük
doğ
ru mu, ölümün hayatı çoğalttığı
bereketlendirdiği
ben de çoğaltabilecek miyim
açların elindeki ekmeği...
çocukların ağzındaki şekeri
ben ağlıyorum!

(Türkçe Söyleyen: Faruk Bozgöz)

 

EMEL

hala sahanlarınızda bal artığı var
sahanlarınızdan sinekleri kovunuz
balı koruyabilmeniz için!

hala bağlarınızda üzüm asmaları var
çakalları kovunuz
ey asmaların bekçileri
üzümün olgunlaşması için

hala evlerinizde bir hasır... ve bir kapı var
küçükleriniz
i korumak için rüzgar yolunu tıkayın
çocuklar uyusun diye
rüzgar çok keskin...
ne duruyorsunuz
haydi kapı
ları kapatın...

hala kalplarinizde kan var
onu heder etmeyiniz ey babalar...
zira doğ
mamış ceninler içlerinizde...
hala ocaklarınızda odun var
ve kahve... ve bir alev hüzmesi...

(Türkçe Söyleyen:Faruk Bozgöz)

 

Dipnot:

1- Bu şiir divanı ismini, Kur'an-ı Kerim'deki Yusuf  Suresi'nde geçen Hz. Yusuf'un gördüğü rüyaya telmihen bu adla adlandırılmıştır. "O, rüyasında on bir yıldız ve bir ay görmüştü."Kur'an, Yusuf Suresi; Mahmud Derviş, Ehade Aşara Kevkeben, 4. Baskı, Daru'l-Avde, Beyrut, 1993, (Türkçe'ye kazandırıldı, yakında yayınlanacak.)

Röportaj: ASIM ÖZ
Haksöz-Haber



 

Röportaj Haberleri

Ramzy Baroud ile Filistin'deki direniş hareketlerinin tarihi üzerine
Çin, İran'ı Tayvan'a karşılık olarak gerçekten takas etti mi?
Hakan Fidan: “Hegemonya kelimesini bu bölgenin sözlüğünden çıkarmaya çalışıyoruz”
Amerika'nın İran'la nefret dolu ilişkisi: Tarihe geçecek bir çatışma rotası
Mahmut Akay: Sumud sadece gemilerden oluşan bir hareket değil