Liberal kurumlar Filistinlilere yönelik baskıları sona erdirmek için oluşturulmamıştır

Son zamanlarda yaşanan iki olay, HRW ve Sınır Tanımayan Doktorlar gibi kurumların Filistinlilerin yaşamını şekillendiren şiddeti kabul etmek için tasarlanmış olduğunu, ancak bu şiddeti üreten sistemlere karşı çıkmak için tasarlanmadığını göstermiştir.

A. Kayum Ahmed’in Mondoweiss’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.


Liberal kurumlar, Filistinlilerin yaşamını şekillendiren şiddeti, onu üreten sistemleri istikrarsızlaştırmadan tanımak üzere tasarlanmıştır. Liberal sistemler içinde Gazze'deki soykırım kabul edilebilir, kataloglanabilir, dipnotlarla belirtilebilir, kınanabilir. Ancak İsrail'in yerleşimci sömürgeciliğini ortadan kaldırmayı gerektiren Filistinlilerin talepleri kabul edilmesi çok daha zordur.

Son zamanlarda yaşanan iki olay bunu açıkça ortaya koymaktadır. Ocak ayında, Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) Gazze'deki çalışmalarını sürdürmek için Filistinli personelinin isimlerini İsrail makamlarıyla paylaşmayı kabul etti. Tepki anında ve şiddetli oldu. Filistinliler bu listelerin neye dönüştüğünü çok iyi biliyorlar: gözetim, gözaltı ve yok etme araçları. MSF, kamuoyunun sürekli baskısı sonucunda kararını geri aldı ve bu talebi reddetmiştir.

Aynı dönemde, İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün araştırmacıları, yönetimin Filistinlilerin geri dönüş hakkı ile ilgili bir raporu engellemesi üzerine istifa etti. Sorun araştırma değildi. Sorun, araştırmanın ima ettiği şeydi. Geri dönüş hakkı sadece adaletsizliği tanımlamakla kalmaz, onu ortadan kaldırmayı da ısrarla talep eder. Omar Shakir'in istifasının ardından verdiği bir röportajda belirttiği gibi, üst düzey yöneticiler “İsrail devletinin Yahudiliğine meydan okuduğu izlenimi vermekten endişe duyduklarını” ifade ettiler.

Her iki durumda da, ilgili kurumlar Filistin konusunda vazgeçilmez çalışmalar yaptılar. Arşivleri önemlidir. Çalışanları kayıtsız değildir. Yine de her ikisi de aniden sıkılaşan bir sınırla karşılaştı. Yazılı bir kural değil. Açıklanan bir yasak değil. Sezilen, hissedilen, içselleştirilen bir sınır.

Bu sınır, liberalizmin yasal temellerine yerleşmiştir.

İnsan Hakları İzleme Örgütü uluslararası insan hakları hukukuna, Sınır Tanımayan Doktorlar ise uluslararası insani hukuka dayanmaktadır. Her iki çerçeve de İkinci Dünya Savaşı'nın yıkıntıları üzerinde, Holokost'un etkisiyle ortaya çıkmıştır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Soykırım Sözleşmesi 1948'de, Cenevre Sözleşmeleri ise 1949'da kabul edilerek modern uluslararası hukuk düzeninin temelini oluşturmuştur.

Ancak 1948, Filistinliler için Nekbe, yani felaket olarak anılan yıldır. Haklar hukukta evrenselleştirilirken, 700.000'den fazla Filistinli şiddetle evlerinden sürüldü. Köyler boşaltıldı. Geri dönüş imkânsız hale geldi. Yerleşimci devlet, uluslararası tanınma ile sağlamlaştırıldı. Aynı yıl, Filistin'den uzakta, Güney Afrika resmi olarak apartheid'ı kurdu ve yüzyıllardır süren ırkçı egemenliği kodlanmış bir hukuk sistemine dönüştürdü. Irksal hiyerarşi, savaş sonrası düzenin bir sapması değildi; onunla birlikte yasallaştırıldı.

1948, iki kademeli liberal dünya düzeninin doğuşunu işaret eder. Bir kademede, Avrupalıların çektiği acılar bağlayıcı normlar ve uygulanabilir yükümlülükler doğurdu. Diğer kademede ise sömürgeci şiddet ve apartheid idari açıdan gerekli hale getirildi.

Uluslararası hukuk, sömürgeci şiddeti görmezden gelmedi; onu yönetmeyi öğrendi. Savaş sonrası hukuk yapısı, egemenliği ortadan kaldırmadan zulmü düzenlemek, işgali bozmadan şiddeti medenileştirmek için tasarlandı. Evrenselliği vaat ederken, ırkçı hiyerarşiyi, toprak gaspını ve kalıcı yerinden edilmeyi sessizce kabul etti — tabii bunlar güvenlik, gereklilik veya tarih olarak anlatılabildiği sürece.

Filistin tam da bu fay hattında yer alıyor.

Sınır Tanımayan Doktorlar'ın İsrail'in taleplerine uymaya yönelik ilk kararı bir anomali değildi. İnsani liberalizmin izin verilen sınırları içinde işleyen bir karardı. Tarafsızlık, müdahalenin koşullarını belirler: bakım, onu gerektiren siyasi koşulları bozmaması kaydıyla devam edebilir. Gazze, kuşatma ve yerleşimci yönetiminin öngörülebilir sonucu olmaktan ziyade, insani bir acil durum haline getirilmiştir. Bu sınır zorlandığında, tarafsızlığın kendisinin sonuçları ortaya çıktığında, yeniden müzakere edilmesi gerekir.

İnsan hakları örgütleri de benzer bir kısıtlamayla karşı karşıyadır. Apartheid, toplu cezalandırma ve yasadışı öldürme gibi kavramları adlandırabilirler. Ancak analizler özgürlük yönünde, yani mevcut düzenle bağdaşmayan bir geleceğe doğru ilerlediğinde, sınırlar daralır. Raporlar askıya alınır. Zamanlama uygunsuz hale gelir. Bu, kaba bir sansür değildir. Zamanla öğrenilen, önleyici bir ayarlamadır.

Bağışçılar bu sınırın nerede olduğunu belirlemeye yardımcı olurlar. Büyük liberal kurumlar, yönetişim yapılarının genellikle bağışçıların kurumsal yönelim üzerindeki etkisini artırdığı Küresel Kuzey'de yoğunlaşan finansman akışlarına güvenmektedir. Örneğin, İnsan Hakları İzleme Örgütü'nde, zengin bağışçılar yönetim kurulunun büyük bir bölümünü oluşturmakta ve karar alma sürecinde orantısız bir etkiye sahip olmaktadırlar. Bazı durumlarda, Filistin'e verdikleri kamuoyu desteği ile tanınan personel, bağışçı toplantılarından sessizce uzaklaştırılmış ve bu da itibar riskinin kurum içinde nasıl yönetildiğini yansıtmıştır. Bazı kelimeler — yerleşimci sömürgecilik, dekolonizasyon, geri dönüş — bu hesaplamaları tetikler. Bir siyasi anda söylenebilecek şeyler, başka bir anda söylenemez hale gelir.

Bunların hiçbiri bu kurumları kötü niyetli yapmaz. Onları tarihsel bir bağlama yerleştirir. Liberal kurumlar hiçbir zaman özgürleşmenin motoru olmamıştır. Adaletsizliği ölçerler, onu ortadan kaldırmazlar.

Değişen bir sınır, ortadan kaybolan bir sınırla aynı şey değildir. Liberal sınır hareket eder, ancak her zaman iktidarla ilişkili olarak hareket eder. Tepki yükseldiğinde daralır. İmparatorluk tehdit altında hissettiğinde kapanır.

Filistin'in kurtuluşu, bu sınırın yeterince genişlemesini beklemekle gelmeyecektir. Onu dışarıya doğru zorlayan ya da tamamen önemsiz hale getiren hareketlerle gelecektir. Liberal kurumlar da bunu takip edebilir. Yardımcı olabilirler. Genellikle geç kalırlar.

Baskı altında eğilebilirler, ancak onları ayakta tutan düzenden kopmazlar.

*A. Kayum Ahmed, Güney Afrikalı bir aktivist-akademisyen ve “Theorizing Fallism” (2026) kitabının yazarıdır.

Çeviri Haberleri

Seyfü’l-İslam Kaddafi neden ölmek zorundaydı?
Kötü başlangıçlar: New START'ın sonu
İsrail, işgal altındaki Batı Şeria üzerinde daha fazla kontrol sağlıyor
Filistinlilerin geri dönüş hakkı neden hala gündemde?
Leqaa Kordia'ya yönelik ABD hükümeti destekli zulüm