Eman Abusidu’nun MEMO’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.
Latin Amerika'da aşırı sağcı güçlerin birçok ülkede iktidarını sağlamlaştırması ve kıtadaki iki zıt siyasi kamp arasındaki uçurumu derinleştirmesi nedeniyle endişeler artıyor. Sol, Filistin'e desteğini sürdürerek dengeli uluslararası ilişkiler kurmaya devam ederken, sağ ise bölgedeki ABD hâkimiyetine uyum sağlıyor ve İsrail ile siyasi ve stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.
Bu çelişkiler sadece iç dengeleri etkilemekle kalmıyor, dış politikaya da uzanıyor ve tarihsel olarak bölgenin siyasi kimliğinin bir parçası olan konuların, başta Filistin davası olmak üzere, geleceği hakkında temel sorular ortaya atıyor.
Güvenlik, organize suç ve göçün gündemi domine ettiği krizlerle dolu bir bölgesel ortamda, Latin Amerika ülkeleri ekonomik koşullarını istikrara kavuşturmak ile dayanışma temelli pozisyonlarını ve dış davalarını savunmak arasında sıkışmış durumda. Bu bağlam, sağcı güçlere, uzun süredir devam eden dayanışma taahhütlerini feda etmek pahasına da olsa, ulusal öncelikleri yeniden düzenleme fırsatı sunuyor.
Brezilyalı yazar ve siyasi analist Sayid Marcos Tenorio'ya göre, “bölgenin tanık olduğu durum, geçici bir seçim düzeltmesi olarak değil, etkileşim halindeki yapısal faktörlerin, özellikle de ekonomik bozulma, artan güvensizlik ve sol hükümetlerin meşruiyetinin aşınmasının sonucu olarak okunmalıdır”.
Tenorio, sağın yükselişinin, “kanun ve düzen” retoriği ile paketlenmiş ve finansal sermaye ve ticari medya ile yakın ittifaklara dayanan neoliberal bir ekonomik modeli yeniden dayatma çabasıyla bağlantılı olduğunu açıkladı. Bu değişimin dış politika üzerinde doğrudan etkileri olduğunu, bağımsız pozisyonları zayıflattığını ve uluslararası ortaklıkları dar güvenlik ve ekonomi çizgileri boyunca yeniden tanımladığını belirtti.
Şili'de, son başkanlık seçimleri Latin Amerika'da devam eden daha geniş çaplı sağa kayışı somutlaştırdı. José Antonio Kast'ın zaferi, sıradan bir liderlik değişikliğinden daha fazlası olarak yorumlanıyor. Birçok Şilili, özellikle de ülkenin büyük Filistinli topluluğu için, bu sonuç Şili'nin dış politikasının gelecekteki yönü ve uluslararası dayanışmaya olan tarihsel bağlılığı konusunda endişeleri artırdı.
Kast'ın yükselişi, görevden ayrılan Cumhurbaşkanı Gabriel Boric'in Filistin davasını Şili'nin etik ve diplomatik konumunun merkezine yerleştirerek dayanışmayı uluslararası forumlarda net bir tavra dönüştürdüğü bir dönemin ardından geldi. Aşırı sağcı bir liderin göreve gelmesi ve İsrail ile yakın ilişkili olduğu yönündeki yaygın görüşle birlikte, bu yaklaşımın sürdürüleceği mi yoksa kademeli olarak tersine çevrileceği mi konusunda belirsizlik arttı.
Tenorio, ülkenin Filistin ile olan tarihi dayanışmasının, “Şili'nin uluslararası hukuka dayalı dış politika taahhüdünün doruk noktasını temsil eden Boric döneminden sonra yoğun siyasi tartışmaların konusu olduğunu” söyledi.
Tenorio, MEMO'ya verdiği demeçte, “Seçilmiş başkan, Şili'nin muhafazakâr sağının önde gelen isimlerinden biri olarak kabul ediliyor ve İsrail yanlısı tutumuyla ve Boric'in dış politikasını ideolojik ve ülkenin çıkarlarına zararlı olarak nitelendirdiği kamuoyu eleştirileriyle tanınıyor” dedi.
Bu değişim sadece Şili ile sınırlı değil; Ekvador ve Bolivya dâhil olmak üzere kıtadaki diğer ülkelere ve daha önce Arjantin'e de yayılıyor. Arjantin Cumhurbaşkanı Javier Milei, göreve geldiğinden bu yana İsrail'e açıkça siyasi destek vererek, onu Arjantin'in dış politikasının daha geniş bir yeniden düzenlemesinin parçası olarak stratejik bir müttefik olarak tanımladı. Milei, bu tutumunu, açık diplomatik uyum, ideolojik retorik ve uluslararası forumlarda İsrail'e siyasi koruma sağlayan kamuoyu pozisyonları aracılığıyla somut eylemlere dönüştürdü.
Milei'nin Arjantin'in büyükelçiliğini Kudüs'e taşıma kararından vazgeçmesine rağmen, İsrail dışişleri bakanlığı Arjantin'in hala “İsrail'in en yakın dostlarından biri” olarak görüldüğünü vurgulayarak diplomatik kanallar aracılığıyla iletişimin devam edeceğini teyit etti.
Bu geniş manzaranın yanı sıra, Venezuela bölgesel denklemde en hassas alanlardan biri olarak öne çıkıyor. Son yıllarda, Filistin davasını destekleyen ve İsrail'e karşı çıkan en güçlü bölgesel seslerden biri olarak ortaya çıkmıştır. Başkan Nicolás Maduro, retorik pozisyonların ötesine geçerek, tutumunu Venezuela'ya Latin Amerika sahnesinde özel bir ağırlık kazandıran somut kararlara dönüştürmüştür. Karakas'ta, özellikle ABD'nin artan baskısı altında, herhangi bir radikal siyasi değişiklik, İsrail politikalarını sürekli olarak açıkça kınayan bir sesi kenara iterek Filistin için doğrudan bir kayıp anlamına gelecektir.
Washington ile yakınlığıyla bilinen muhalefet güçlerine iktidarın devredilmesi, Venezuela'nın resmi tutumunda bir tersine dönüşe yol açabilir. Böyle bir değişim, ülkeyi ABD ve İsrail politikalarına daha yakın bir bölgesel eksen içine yerleştirebilir ve bu dönüşümün etkileri Venezuela'nın iç politikasının çok ötesine uzanabilir.
Tenorio, bu gidişatın en tehlikeli sonuçlarından birinin, Filistin'e verilen desteğin uluslararası hukuka dayalı bir devlet politikasından, güç dengesindeki değişikliklere göre değişen partizan bir pozisyona dönüşmesi olduğunu belirtti. Bu değişimin Filistin davasını istikrarlı ve kurumsal bir taahhüt olmaktan çıkardığını, iç kutuplaşma ve seçim döngülerinin esiri haline getirdiğini savundu.
Aynı zamanda, bu resmi geri çekilmenin dayanışmanın tamamen ortadan kalkması anlamına gelmediğini de belirtti. Sosyal hareketler, sendikalar, üniversiteler ve Filistin toplulukları, tutarlı ve kalıcı devlet politikalarına dönüştürülmedikçe sınırlı bir etkiye sahip olsa da, baskı kaynağı olmaya devam ediyorlar.
* Eman Abusidu, MEMO'nun Brezilya muhabiridir.