Kobani’den Halep’e dezenformasyon tezgahı: Aynı yalanlar, aynı iftiralar

"Zalimlere karşı mazlumların yanında saf tutmak yerine, sahadaki gerçekliği çarpıtarak kirli bir algı operasyonu yürütmek, dün Kobani’de denenen senaryonun bugün Halep’te yeniden sahneye konulmasından başka bir şey değildir."

MUHAMMED OKÇU / HAKSÖZ-HABER

Birkaç gündür Halep’te cereyan eden hadiseleri takip ederken, bir yandan sahadan gelen görüntüleri izliyor, bir yandan da üretilen dezenformasyonun ne denli büyük olduğunu hayretler içerisinde müşahade ediyoruz. Bir yandan yaşanan hadiseleri aktarma ve hakikatleri dillendirme çabası içerisindeyiz, bir yandan da İslami kimliğe matuf bazı çevrelerin Halep üzerine çarpık analizlerini anlamaya çalışıyoruz. Acaba bizler mi farklı bir dünyada yaşıyoruz diye durup düşünmekten kendimizi alamıyoruz doğrusu. Yaşanan hadiseler ve verilen tepkilerin tutarsızlığı bir yana dursun, yıllardır verilen mücadeleye şahitlik etmesine rağmen İslami kimliği rafa kaldırıp ulus cahiliyesine sarılanların vahim durumu endişe verici.

Yaşanan hadiseler ve verilen tepkiler, bir kimlik bunalımı içerisinde olan yüzleri bir bir ortaya çıkarıyor. Kobani kumpası ile ortalığı karıştıran, gencecik çocukların işkence ile katledilmesine sebep olanların durumuna diyecek sözümüz yok; onlar zaten yapılması gerekeni yapıyor. Zulmün ve barbarlığın safında yer edinenlerin açıklanacak bir tarafı yok ama görülen o ki, açıklanmadığı sürece hadiseleri müşahade etmesine rağmen yaşadığı kimlik krizinin de etkisi ile çarpık değerlendirmelerde bulunanlar mevcut.

Öncelikle şunu net bir şekilde ifade etmek gerekiyor: İsmimizin önüne ne yazılırsa yazılsın, bizler önce Müslümanız. İslami kimliğin gerektirdikleri önceliklidir, elzemdir. Yıllardır ulus cahiliyesine teşne olanlar, bir kez daha suyu bulandırma ve hakikatleri ters yüz etme arayışı içerisindeler. Daha düne kadar Esed’in yanında saf tutanlar ve kuyrukçuluğunu yapanlar, yeni yeni katil olduğunun farkına varmış olsa gerek ki yeni yönetimi ona benzetmeye ve iftiralarla mahkûm etmeye çalışıyorlar. SDG/PKK’nin işlediği cürümler üzerinden mücahitleri heder alanların durumu ise adeta akıllara durgunluk veriyor. Dün Esed’in Yermük’te katlettiği, tehcire mahkûm ettiği mazlumların görüntüleri ile barbar rejime destek çağrıları yapanlar, bugün SDG/PKK’nin yaktığı (sivillere ait) araçların görüntüleri ile “Yarattığınız fotoğrafla övünün” diyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Hele Halep’te Kürtlere dönük saldırı gerçekleştirildiğini iddia edenlerin birbiri ardına açıklamaları ve tutarsızlıkları, olayı büsbütün çarpıttıklarını gözler önüne seriyor. Sözlerine başlarken “Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde Afrin’den sürgün edilenler yaşıyor, bu saldırı onlara” diye başlayıp “Berxwedan” (Direniş) diye tamamlıyorlar. Tabii bu sırada Suriye ordusunun 24 saatte tahliye ettiği 140 bin sivil buhar olup gidiyor. Haa, şunu da söylemekte fayda var: İlk gece 20 bin sivil Halep’ten Afrin’e naklediliyor ve bu süreç bu şekilde devam ediyor. Yıllardır “Afrin’den Kürtler sürgün edildi” diyenlerin türlü tezviratları çökmesine rağmen bu görülmüyor ya da ısrarla görülmek istenmiyor. Doğrusu sormak gerek: Afrin’den sürgün edilenlerin yurtlarına dönüşü neden bir sorun olsun? Bunlar değil miydi Afrin göçmenlerine saldırıyorlar diyen? Eğer mesele buysa al işte, ne güzel sorun çözülmüş; ama olur mu, SDG/PKK’ye dönük operasyon bunlar için orada yaşayan on binlerce sivilin hayatından daha önemli, daha öncelikli. “Siviller katlediliyor” diyenler, PKK militanlarının Eşrefiye Mahallesi’nden çekildikten sonra orayı topçu atışları ile hedef almasını gündemlerine dahi almıyorlar. Neden? Orada yaşayanlar Kürt değil miydi? Onlar sivil değil miydi? Madem öyle, PKK’nin yakasına yapışıp “Neden sivilleri hedef alıyorsunuz?” diye hesap sormaları gerekmez miydi? Arama-tarama çalışmalarından sonra dün akşamüzeri Eşrefiye’nin sivil halkı, doğrudan Albay Muhammed Abdulgani’nin refakatinde evlerine döndüler. Bu neden görülmüyor? Elbette ki dün mesele siviller olmadığı gibi bugün de değil; aksi hâlde silahını kenara bırakıp keskin nişancılara açık hedef olmasına rağmen siviller için cansiperane koşanların, onları koruyanların aleyhine değil lehine yürüyüşler yapılırdı. Bu isimler tek tek araştırılır, “Bunları ödüllendirelim, ne kahramanca hareket” diye ortalıkta gezinirlerdi. Hele çatışma bölgesini terk ederken yanındaki tenceresini dahi mücahitlerin taşıdığı görüntüleri görenlerin “Bu ne güzel ahlak” demesi gerekmez miydi? Sivilleri kucağında taşıyan, eşyalarını omuzlayan, rahat etsinler diye seferber olanları hiç saymıyorum bile. Daha önce “Kobani düştü, düşecek” diye ortalıkta dolaşanlar, o gün de bugün de yalan ve iftiranın ötesine geçemiyor. Dün izleyenlerin de basit bir şekilde anlayacağı gibi Erdoğan’ın DAEŞ’e karşı olan açıklamasını çarpıttıkları gibi bugün de varılan mutabakatlara uyulmasını telkin edenlerin sözleri çarpıtılıyor, menfaat uğruna hedef alınıyorlar. Ortalıkta “1 Nisan anlaşması” diye nutuk atanlar, bir de bu anlaşmayı yerine getirmeyenin SDG/PKK olduğu gerçeğini örtbas etmeye çalışıyor. Ama ne hikmetse aynı kişiler, mücahitlerin mevzilerinin topçu atışları ile hedef alınmasını büyük bir gururla paylaşıyor. Sanki 1 Nisan anlaşmasının şartı, ağır silahların Halep’ten çekilip sadece basit silahlarla mücehhez asayiş birliklerinin kalması değilmiş gibi. Oysa sadece paylaştıkları görüntülere baksalar, ne büyük bir rezalet içinde olduklarını görecekler.

Ya yıllardır Türkiye’nin Baas şubesi gibi hareket edenlere ne demeli? Halep’te yüz binler sürgüne mahkûm edilirken, varil bombaları ile katledilirken adeta bu katliamı savunanlara!? “Ne işimiz var Suriye’de?” diyenlere!? Esed’in devrildiği gece “Türkiye Esed’le masaya otursun” diyenlere!? Bu lümpen tutumun sahipleri, sanki ilk kez Suriye’yi keşfetmişçesine hareket ediyor, Suriye’de siviller olduğundan bahsediyorlar. Seçim meydanlarında “Suriyeliler gi-de-cek” naraları atanlar, bugün kalkmış “gerekirse buraya getirilsinler, kardeşlerimize sahip çıkalım” diyor. Akıllarına yeni mi geldi kardeşlerimiz oldukları? Hani iş vermediğiniz, ev vermediğiniz, türlü eziyetlerle kazandığı 3-5 kuruşa dahi göz diktikleri Suriyeliler mi bunlar? Bugün Türkiye’nin rejim kalıntılarını müdafaa etmesini isteyenler, dün Türkiye’nin muhalefete desteğini hedef alanlar değil miydi? MİT TIR’ları tartışmasının üzerinden şunun şurasında ne kadar vakit geçti ki? Bunlar değil miydi DAEŞ’le mücadele eden muhaliflere giden TIR’ları “DAEŞ’e gidiyor” diye manşet atanlar? Hani yardım ulaşamayınca DAEŞ, Suriye Türkmenlerinin elinden bölgeyi almıştı da aylar sonra zor bela geri alınabilmişti? O gün Türkiye’yi muhaliflere desteği yüzünden uluslararası mahkemelere taşımak isteyenler, bedel ödetmek isteyenler hangi yüzle bugün konuşabiliyor?

İslami kimliğe matuf olmasına rağmen yıllardır mücadele ettiğini iddia ettiği ulus cahiliyesinin pençesine düşenlerin zihin dünyasındaki çürümüşlük ise olanca gerçekliğiyle yüzümüze çarpıyor. Hani Müseylime’nin kabilesi Rabiaoğullarından Talha en-Numeyri, Müseylime’ye, “Senin yalancı, Muhammed’in de doğru olduğuna şehadet ederim; fakat Rabiaoğullarından bir yalancı, bizim için Mudar’ın (Kureyş) doğru sözlüsünden daha yakındır” demişti... Bu hadiseler ancak bu şekilde açıklanabilir. Yıllardır ödenen bedelleri yakinen müşahade eden, hatta Suriyeli kardeşlerimizle dayanışma içerisinde olduğu için hakkında dava açıldığından yakınanlar… Yazık değil mi ödenen onca bedele, verilen emeklere? Elbette şehirlerimiz gider, ülkelerimiz gider; hatta öyle olur ki hanelerimiz dahi işgal edilir. Bunlar geri alınır, tekrar kazanılır; ama kimliğimizin zedelenmesi, adalet anlayışımızın tahrip olması nasıl izah edilebilir? Bu kimlik, bu anlayış bir daha nasıl kazanılabilir? Müslümanların asli yurdu cennet değil miydi? İki karış toprak için kimliğimizden feragat etmeye değer mi? “Belki şehadetler dışında mevzilerimiz de işgal edilebilir, yiğitlerimiz hapsedilebilir, açık faaliyetlerimiz yasaklanabilir; ama tevhid inancı, ıslah ve inşa fikri demir parmaklıkları aşan bahar çiçeklerinin kokusu gibi, bir rüzgâr gibi talep eden gönüllere ulaşır ve yeniden tohumlanır.” Bu yaklaşımla verilen mücadele dururken, cahiliye asabiyesi ile hareket etmek kime ne kazandıracak?

Yorum Analiz Haberleri

İsrail’in 1948 Bölgesi’ndeki cinayetleri
Nefsi temize çıkaran ıslah olabilir mi?
Kesintisiz eğitim reform mu yoksa kırsalın tasfiyesi mi?
Venezuela nasıl bugüne geldi?
Değişen konjonktür, değişmeyen sömürgecilik: Venezuela krizi