Jenny Williams’ın Middle East Eye’da yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.
Washington ve müttefiklerinin entelektüel çevrelerinde giderek artan bir kesinlik göze çarpıyor: Askeri ve ekonomik baskının birleşimi İran’ı dize getirebilir ya da çöküşe sürükleyebilir. Analistler, “Tahran’ı ezmek” için ayrıntılı üç aşamalı planlar sunuyor ve Batı’nın stratejik üstünlüğe sahip olduğunu öne sürüyor. Ancak, küresel ve bölgesel gelişmelere daha derinlemesine bakıldığında, bu kesinliğin tehlikeli bir “stratejik yanılsama” olduğu ortaya çıkıyor. Bu yol haritaları, sistemik sonuçları, jeopolitik kör noktaları ve kendi iç kırılganlıklarını göz ardı ederek, zafere giden bir yol yerine, kontrol edilemez ve yıpratıcı bir bataklığa doğru bir yol çiziyor.
Bu analizlerin temel zayıflığı, çatışmanın doğasının aşırı basitleştirilmesidir. Örneğin, ekonomik ve askeri baskıyı eşzamanlı olarak yoğunlaştırma stratejisi, modern savaşın iki yönlü bir süreç olduğu gerçeğini göz ardı etmektedir. Bir taraf rakibin ekonomisini hedef alırken, diğer taraf enerji altyapısını hedef alarak savaşı yeni ve tehlikeli bir düzeye taşımaktadır.
İran ile İsrail arasındaki son çatışmanın da gösterdiği gibi, rafinerilere ve gaz tesislerine yönelik karşılıklı misilleme döngüsü, taktiksel bir başarıdan hızla her iki taraf için de varoluşsal bir tehdide dönüşmektedir.
Bu durum, elektrik şebekeleri, tuzdan arındırma tesisleri ve tedarik zincirlerinde aksaklık riskini artırmakta ve bu altyapılara büyük ölçüde bağımlı olan İsrail gibi ülkelerin yapısal kırılganlığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, yalnızca rakibin zayıflamasına yol açan tek taraflı baskı fikri, pratikte kesin bir kaybedenin olmadığı bir altyapı yıpratma savaşına dönüşmektedir.
Dahası, azami baskı uygulamasının savunucuları, küresel enerji piyasalarının dayanıklılığını sürekli olarak yanlış hesaplamaktadır. ABD ve bölgesel müttefiklerinin, fiyat artışlarını önlemek için kesintiye uğrayan petrol arzını sorunsuz bir şekilde telafi edebileceğini varsaymaktadırlar. Oysa İran tesislerinin hedef alındığı tırmanan bir çatışma, Körfez'deki müttefik petrol üreticilerine karşı simetrik bir tepkiyi garantiler. Böyle bir sonuç, küresel ekonomide derhal ciddi bir şoka yol açacaktır. Bu şok soyut bir kavram olmayacaktır. Ekmek fiyatlarında, şafak vaktinden önce oluşan akaryakıt kuyruklarında, sevkiyatları geciktiren hastanelerde ve dayanılmaz sıcakta klimalarını kapatan ailelerde kendini gösterecektir. Bunun bedelini ilk ödeyenler generaller veya stratejistler değil, çatışmada söz hakkı olmayan esnaf, hemşireler, şoförler ve göçmen işçiler olacaktır.
Zaten enflasyonla ve kıtada süren çatışmaların yol açtığı ekonomik yorgunlukla boğuşan Avrupa ülkeleri, bir başka büyük enerji krizini kaldıramaz. Dolayısıyla, Tahran’ı ekonomik olarak boğmaya çalışmak, bu süreçte Batı’nın kırılgan ekonomilerini de boğma riskini beraberinde getirir.
Ekonomik yanlış değerlendirmelerin ötesinde, Batılı stratejistler bölgesel direniş ağlarının yapısını temelden yanlış yorumlamaktadır. Onlar, Tahran’daki merkezi komutanlığı etkisiz hale getirmenin, Ortadoğu’daki müttefik grupları da otomatik olarak çökerteceği varsayımıyla hareket etmektedir. Aksine, bu devlet dışı aktörler önemli bir özerkliğe, yerel destek tabanlarına ve bağımsız silah depolarına sahiptir. İran'daki merkezi otorite zayıflasa bile, bölge aniden barışa kavuşmayacaktır; aksine, öngörülemez, merkezi olmayan çatışma bölgelerine bölünme olasılığı yüksektir. Ayrıca Tahran, Pekin ve Moskova ile stratejik ortaklıkları pekiştirerek Batı'nın baskısını aktif olarak hafifletmektedir. Bu çok kutuplu kalkan, hayati diplomatik ve finansal can simidi sağlıyor ve ABD'nin tek taraflı yaptırımlarını giderek daha da geçersiz hale getiriyor.
Bu stratejilerin bir başka kör noktası ise, küresel düzen üzerindeki etkilerini ve diğer güçlerin bunlardan çıkardığı dersleri göz ardı etmeleridir.
Hürmüz Boğazı'nın ablukaya alınması ve bu hayati boğazı kontrol altına alma çabaları, jeopolitik bir boşlukta gerçekleşmiyor. Bu hamle, özellikle Pekin açısından, deniz boğazlarını küresel ekonomiye baskı uygulamak için nasıl kullanabileceğine dair pratik bir ders niteliğinde.
ABD, Hürmüz'ü kontrol ederek İran'ı dizginlemeye çalışırken, Çin ise gelişmiş yarı iletkenlerin ve küresel ticaretin büyük bir kısmının aktarımında ana arter görevi gören Tayvan Boğazı'nda olası bir abluka senaryosu için dikkatle izliyor ve ders çıkarıyor. Bu, bölgesel bir sorunu çözmeye yönelik ABD stratejisinin, istemeden çok daha büyük bir küresel kriz yaratmanın modeli haline gelebileceği ve ana rakibine, dizginlemek için mücadele ettiği aracı eline verebileceği anlamına geliyor.
Sonuçta, bu planlar birleşik ve kararlı bir Batı ittifakı varsayımına dayanırken, gerçekte derin bölünmeler olduğu görülüyor. ABD ile İngiltere arasındaki “özel ilişki”, Washington’un Avrupa’nın savunma yükünü üstlenme isteğinin azalması ve İran konusunda yaşanan anlaşmazlıklar gölgesinde belirsiz bir aşamaya girdi. Bu koordinasyon eksikliği, bazı analistlerin İsrail’in güvenlik gerçeklerini görmezden geldiğini iddia ettiği Avrupa medyasında yer alan çelişkili ve tek taraflı anlatımlarla birleşince, Batı’nın maliyetli ve uzun vadeli bir stratejiyi uygulama kabiliyetini sorgulatmaktadır. Bazı gözlemciler Tahran’ın şantajını kendinden emin bir şekilde kınarken ve onun taktiklerine aldanılmaması konusunda uyarıda bulunurken, dünyanın artık tek kutuplu bir arena olmadığını unutmaktadırlar. Karşılıklı bedelleri, küresel sonuçları ve iç bölünmeleri göz ardı ederek, Washington’un deniz üstünlüğünü merkezine alan yeni bir güç düzeni oluşturma girişimi, bir stratejiden çok yüksek riskli bir kumardır ve zaten çökmekte olan bir düzende daha fazla istikrarsızlığa yol açabilir.
* Jenny Williams, dış politika, insan hakları ve çatışmalar konularına odaklanan bağımsız bir Amerikalı gazeteci ve yazardır. Amacı, karmaşık güvenlik tartışmalarına açıklık getirmek ve yurtdışı müdahalelerin iç politikadaki sonuçlarını ön plana çıkarmaktır.