Yara Hawari'nin al Jazeera'da yayınlanan makalesi Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
İnsanlığa yönelmiş bir savaşa tanıklık ediyoruz. Bu ifade bazılarına abartılı gelebilir; oysa mevcut tabloyu doğru okumak için tam da böyle adlandırılması gerekir. Dünyanın farklı bölgelerinde yaşananlar, birbirinden kopuk krizler ya da tesadüfi gelişmeler değil; insanlığı ayakta tutan uluslararası düzeneklere karşı, kaba güce dayalı ve koordineli bir saldırının parçalarıdır. Hedeflenen şey ise yalnızca “güçlünün haklı olduğu” ilkesinin fiilen geçerli olduğu bir düzenden ziyade, bu durumun açıkça ve gururla ilan edildiği bir dünya düzenidir.
Ancak Filistin’in hem coğrafi bir mekân hem de bir mücadele alanı olarak bu sürecin merkez üssü olduğunu anlamadan, içinde bulunduğumuz durumu kavramamız mümkün değildir.
Gazze’de Ekim ayında sağlanan ateşkes, yoğun bombardıman, topçu atışları, insansız hava araçları ve hedefli keskin nişancı saldırılarının yarattığı baskıyı kısmen hafifletmiş olsa da ölümcül şiddet Filistinlilerin üzerine farklı biçimlerde yağmayı sürdürüyor. Anlaşmayı ihlal eden İsrail yönetimi, Gazze Şeridi’ne insani yardım ve gıda girişini ise ciddi ölçüde kısıtlamaya devam ediyor.
İsrail ordusu Gazze’yi, kuzeyden güneye uzanan ve soykırım öncesi toprakların yarısından fazlasını kapsayan, “Sarı Hat” olarak adlandırılan bir hatla ikiye bölmüş durumdadır. Geçici olduğu iddia edilen bu hat, aslında kalıcı bir demografik yeniden yapılandırma aracı olarak işlev görüyor.
Ateşkes sonrasında da süren bu sistematik şiddet, geçiş döneminin rastlantısal bir sonucu değil, bizzat kurulan düzenin yapısal bir unsurudur. Bu nedenle söz konusu düzenlemeyi doğru tanımlamak gerekir: Bu, soykırımın yeni bir evresidir. Bu öyle bir aşama ki; İsrail yönetiminin yön değiştirmesine, üçüncü devletlerin bir ilerleme kaydedildiğini iddia etmesine imkân tanırken, Gazze'deki Filistinliler için temel gerçekliği büyük ölçüde değiştirmeden bırakmaktadır.
Geldiğimiz noktada, İsrail yönetiminin “Büyük İsrail” vizyonunu hayata geçirme stratejisinin kritik bir eşiğe ulaştığı görülüyor. Bu, İsrail'in Ürdün, Lübnan, Irak ve Suudi Arabistan'ın bazı bölgelerine yayılmasını öngören, dini metinlerden ilham alan bir projedir
Gazze’nin yıkımı, Batı Şeria’nın geniş kesimlerinin ilhakı, Güney Lübnan’ın işgali ve İran’a yönelik saldırılar, bu planın hayata geçirilmesi için yol temizliği görevi görmektedir. Uluslararası hukuku açıkça çiğnemesine rağmen çok az tepki ve sonuçla karşılaşan İsrail yönetimi, artık istediği gibi hareket etme ve istediğini alma konusunda hayal edebileceğinden çok daha fazla özgürlüğe sahip olduğunu fark etmiş durumda.
Ancak bu tablo, onu mümkün kılan temel destek mekanizmasından bağımsız düşünülemez. ABD ve Avrupa devletlerinin yaklaşık seksen yıldır sağladığı yoğun diplomatik, mali ve askeri destek, bu sürecin ana belirleyicisidir. İsrail yönetimi küresel “kurallara dayalı düzen” söylemini fiilen geçersiz kılarken bile, hesap vermesini sağlayacak ciddi bir irade ortaya konmamaktadır.
Bu çerçevede en dikkat çekici örneklerden biri, Kasım ayında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze için hazırladığı ve “Barış Kurulu“nun kurulmasını da içeren 20 maddelik planı 2803 sayılı kararla kabul etmesidir.
Yoğun siyasi baskı ve zorlamayla hayata geçirilen bu karar, Gazze’deki Filistin nüfusu üzerinde dış kaynaklı bir idari kontrolü zorunlu görmekte; buna karşın soykırım, savaş suçları ya da hesap verebilirlik mekanizmalarına hiçbir şekilde atıf yapmamaktadır. Bu yönüyle karar, çok taraflılık mekanizmaları üzerinden cezasızlığı meşrulaştıran bir işlev görmektedir.
Sonraki süreçte Trump yönetimi, söz konusu Barış Kurulu’nun küresel ölçekte bir yapıya dönüştürülmesini, Birleşmiş Milletler’in yerini almasını ve çok taraflı yönetişim sisteminin yalnızca Washington’a hesap veren bir modele evrilmesini hedeflediğini açıkça ortaya koymuştur. Gazze bu projenin başlangıç noktası olarak görülse de bu durumun yalnızca Gazze ile sınırlı kalmayacağı açıktır.
Bu yayılmacılığın emarelerini şimdiden görüyoruz. Örneğin; Venezuela'nın egemenliğine yönelik yasadışı saldırılar ve devlet başkanının kaçırılması; Küba kuşatmasının ağırlaştırılarak halkın kasten aç bırakılması; birçok Batılı devletin diplomatik destek verdiği yasadışı ABD-İsrail-İran savaşı ve İsrail'in Lübnan topraklarını yeniden işgal etmeyi amaçlayan saldırıları
Buna paralel olarak, Gazze’deki soykırımda aktif rol oynayan, geliştirdikleri teknolojiler şu anda ABD sokaklarında Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) teşkilatı tarafından kullanılan yapay zekâ şirketlerinin yükselişini de oldukça manidardır. Soykırım sürecinde kârlarını zirveye taşıyan, şimdi ise İran savaşıyla yeni bir rekor kıran özel güvenlik sektörü, gözetim endüstrisi ve askeri-sanayi kompleksi, İran’a yönelik çatışmalarla birlikte yeniden büyüme ivmesi yakalamış; yeni pazarlar, test alanları ve denek nüfuslar üzerinden genişlemesini sürdürmektedir.
Bu gelişmeler yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte sonuçlar doğuran bir kırılma anına işaret etmektedir. Trump’ın, İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in ABD’nin İran’a yönelik operasyonlarında İspanya’daki askeri üslerin kullanılmasına izin vermemesi üzerine yaptığı şu açıklama bu zihniyeti açık biçimde ortaya koymaktadır: “İspanya üslerini kullanamayacağımızı söyledi. Sorun değil. İstersek kullanırız. Gider, kullanırız.”
Bu sözler, Trump’ın gelişi güzel lafları olarak görülüp geçiştirilmemeli; aksine tüm egemen devletler için açık bir uyarı niteliği taşımaktadır.
Limanlara ve hava sahasına erişim veren anlaşmalar veya savunma iş birliği sözleşmeleri gibi uzlaşmacı görünen yaklaşımlar, egemen ulusları tehlikeden korumaz; tam tersine onları ABD ve İsrail'in savaş makinesine bağlayarak egemenliklerini koşullu hale getirir. Ve bu durum, birçok ülke tarafından açıkça bilinen bir durumdur.
Gelinen noktada açıkça görülmektedir ki, Gazze’de başlayan süreç dünyanın geri kalanına yayılmaktadır. Soykırımcı ABD-İsrail savaş makinesi genişlemekte; bu genişleme ise sonuç itibarıyla insanlığın kendisini hedef alan bir savaşa dönüşmektedir.