Karam Nama’nın Middle East Monitor’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
Yemeğin yalnız başına yapılan, ekran başında veya ofisin köşesinde aceleyle yenen bir eylem haline geldiği bir dünyada, Ramazan modern yaşamın sessizce aşındırdığı ritmi geri getiriyor. Sadece bedenin ritmini değil, toplumun ritmini de.
İftar anı, açlığın sonu değil, paylaşılan zamanın başlangıcıdır.
Güneş kimseyi beklemediği ve kimseye ayrıcalık tanımadığı için, insanların buluşmadan bir araya geldiği nadir anlardan biridir. Muhammed Abdulsater, The Guardian için yazdığı son makalesinde bunu şöyle ifade ediyor: “İftar sadece yemek yemek değildir; senkronizasyondur.” Basit bir cümle, ancak Ramazan'ı dini çerçevesinin ötesinde anlamak için geniş bir kapı açıyor. İftar sadece ağza götürülen bir lokma değildir; insanların koşmayı bırakıp, sönükleşen ışığı dinledikleri ve bedenlerinin kendilerine döndüğünü hissettikleri kozmik bir uyumdur.
Bu eşzamanlılığı tam olarak anlamak için, Fransız sosyolog Émile Durkheim'ın (1858–1917) çalışmalarını hatırlamak faydalı olacaktır. Modern sosyolojinin kurucularından olan Durkheim, insanlar ortak bir ritüele katıldıklarında ortaya çıkan yüksek birlik duygusunu tanımlamak için “kolektif coşku” terimini ortaya atmıştır. Durkheim, toplumların sadece yasalarla değil, bireylerin kendilerinden daha büyük bir şeyin parçası olduklarını hissettiren sembolik ritimlerle de bir arada tutulduğuna inanıyordu. Burada Durkheim'dan bahsetmek sadece gösteriş için değildir; Ramazan, onun ne demek istediğinin canlı bir örneğini sunar: derin bir sosyal bağ kuran basit bir günlük ritüel.
Ancak önemli olan sadece Abdulsater'in gözlemlediği şey değil, Ramazan'ın bedenlerimiz ve zamanla olan ilişkimiz hakkında ortaya koyduğu şeylerdir. Oruç, bir ibadet eylemi olmaktan önce, bedenin egemenliğini geri kazanma eylemidir. Modern dünyada beden, bir makine gibi muamele görür — hızlıca beslenir, acımasızca zorlanır ve yorgunluğu hiçe sayan programlara göre performans göstermesi beklenir. Ramazan, bedeni deneyimin merkezine geri getirir. Açlık zayıflığın işareti değildir; bir dildir. Bize durmamızı, dinlememizi ve sınırlarımızı yeniden keşfetmemizi söyleyen bir dil. Ramazan bize bedenin çalışmak için bir aksesuar değil, kendi ritmi olan canlı bir varlık olduğunu hatırlatır. Bu ritme saygı duymak, insanlığımızı geri kazanmanın ilk adımıdır.
Ramazan bize bedenin çalışmak için bir aksesuar değil, kendi ritmi olan canlı bir varlık olduğunu hatırlatır. Bu ritmi saygı duymak, insanlığımızı geri kazanmanın ilk adımıdır.
Hızın hâkim olduğu bir çağda, beklemek bir direniş eylemi haline gelir. Ramazan, insanları beklemek zorunda bırakır, bunu kural gerektirdiği için değil, imanın ışığı gerektirdiği için. Bu bekleme, zamanla olan ilişkimizi yeniden şekillendirir: Artık istediğimiz zaman yemek yemiyoruz, bunun yerine herkesin üzerinde anlaştığı bir zamanda yiyoruz. Bu, günlük bir disiplin egzersizidir, ama aynı zamanda bizi modernliğin dayattığı sonsuz seçeneklerin kaosundan da kurtarır.
Gün batımının kimsenin tartışmadığı tek sınır olması şaşırtıcıdır. İnsanların politikadan kahve tercihlerine kadar her şey hakkında tartıştığı bir dünyada, gün batımı oylama gerektirmeyen tek gerçek olmaya devam ediyor. Manipülasyona karşı bağışık olan bu doğal olay, bize nadir bir kesinlik hissi veriyor. Bu evrende hala istikrarlı, bizden daha büyük ve bizi birleştirebilecek bir şey olduğunu fısıldıyor.
Sonuçta Ramazan, zamanın tartışılabilir olduğunu ortaya koyar. Saatin kendisi değişmez, ancak her saatin anlamı değişir. Ramazan, milyonlarca insanın resmi bir karar olmaksızın ortak bir değer etrafında günlerini yeniden düzenleyebileceğini gösterir.
Toplum konferanslar veya sloganlar üzerine kurulmamışsa, masa etrafında kurulmuştur. Ramazan, masayı sohbet, kahkaha ve paylaşılan sessizliğin yeri olarak eski rolüne geri döndürür. İftar'da yemek bir amaç değil, bir araç haline gelir — “Biz buradayız. Birlikte. Aynı anda. Aynı açlıkla. Ve aynı rahatlamayla.” demek için bir yol. Ritüeller gücünü benzersizliğinden değil, tekrarlanmasından alır. Ramazan bize topluluğun olağanüstü bir olay değil, bir alışkanlık olduğunu hatırlatır: her akşam birlikte bekleme ve yemek yeme alışkanlığı, bu alışkanlık ikinci bir doğa haline gelene kadar.
Sonuç olarak, Ramazan zamanın tartışılabilir olduğunu ortaya koyar. Saatin kendisi değişmez, ancak her saatin anlamı değişir. Ramazan, milyonlarca insanın resmi bir karar olmaksızın ortak bir değer etrafında günlerini yeniden düzenleyebildiğini gösterir. Bu bize zamanın ekonomik bir kader değil, sosyal bir anlaşma olduğunu ve insanların istedikleri zaman üretkenliklerinden ziyade ruhlarına hizmet etmek için günlerini yeniden şekillendirebileceklerini öğretir.
Yalnızlığın arttığı bir çağda Ramazan, basit bir gerçeği ortaya koyar: Topluluk, istisnalar değil ritimlerle inşa edilir. Otuz gün boyunca, belki de diğer zamanlardan daha net bir şekilde, zamanı paylaştığımızı hatırlarız.
*Karam Nama, İngiliz-Iraklı bir yazardır. An Unlicensed Weapon: Donald Trump, a Media Power Without Responsibility (Ruhsatsız Silah: Donald Trump, Sorumluluktan Kaçan Medya Gücü) ve Sick Market: Journalism in the Digital Age (Hasta Pazar: Dijital Çağda Gazetecilik) gibi birçok kitap yayınlamıştır.