- Şiir ve deneme başta olmak üzere edebiyatın farklı alanlarını bir arada yürüten, her birinde çeşitli çalışmaları olan bir sanat adamısınız... Yaşamöykünüze bakıldığında hepsinin -bugün için- kocaman bir şiir parantezi içinde yer aldığı söylenebilir. Buna karşın yayımladığınız edebiyat ürünleri içinde Hepsi Hikaye adını taşıyan bir öykü kitabınız var. Edebiyat ve öykü serüveniniz ne zaman ve nasıl başladı? Bu kitapta yer alan hikayelerin hikayesinden başlayalım. Hepsi Hikaye. Neden?
- Yazarlardan türlerle ilgili bir tanımlama istenildiğinde, -çoğunlukla - kendi ürünlerine, anlayışlarına yaslanan bir tanım koyuyorlar ortaya. Ama, olsun! Sence, nedir öykü?
- İnsanın kendine ve varlığını saran dış dünyaya bir mesafe aralığıyla kendi dışından bakmasıdır öykü. Kendi öykünüzü kendi dışınıza çıktığınızda anlatabilirsiniz ancak. Yol ve yolculuk varsa anlatılacak şey de var demektir. Adem babamız ve Havva annemiz dünya öncesi bahçede memnu meyveyi yiyinceye kadar iki şeye sahip değildi, biliyorsunuz. Bunlardan biri kelimeleri bir anlam içerisinde cümleye dönüştürmek, ikincisi ise çıplaklıklarını örtecek elbise. Ne zamanki yasak ağaçtan yediler-olağan durum ortadan kalktı ve sessizlik bozuldu- ağaç yapraklarından örtü(elbise)ler edinip Allah'ın öğrettiği isimlerden cümleler meydana getirdiler. Kelimeler anlamın elbiseleri oldu. Başlarına gelen pişmanlık duydukları olayı (yasak ağaçtan yeme) anlatmaya başladılar. Anlatı ve öykü böyle bir serüvene sahip. Yani öykünün de bir öyküsü var aslında. Dünyaya gönderilen-sürgün edilen- ne olmuştur da buraya düşmüştür? İnsan bir yorgan gibi hayatı üzerine çektiğinde yazmak değil sadece uykuyla uyumlu bir yaşamak vardır. Yazmak,özellikle de öykü yazmak yorganı üzerinden atmak yani uyanık sabahlamaktır.
- Hem içerik hem de kurgu açısından öykünüz hangi kaynaklardan besleniyor?
- İçerik ve kurguca beslendiğim birincil kaynak iç dünyam, ikincil kaynak ise çevre ve sözlü kültürdür. Kitapların dışında kullanılan dil, kanaat ve geleneksel yargılara muhayyilemde yeniden biçim kazandırarak onları değişmez gibi duran gerçekliklerinden koparmaya çalışırım. Sohbet ortamları, vaazlar, hutbeler, dairevi halka şeklindeki konuşmalar bol istifade ettiğim kanallardır.
- Hepsi Hikaye, bir ilk kitap öykü türünde. ''İlk kitap'' denilince,-bağışlamaya hazır da olsak- bir "acemilik" içerdiği varsayılıyor sanki. "İlk kitap" gibi olmayan ilk kitaplara, Hepsi Hikaye de öyle. Bunu neye borçluyuz?
- Kitap benim ilk hikâye kitabım olsa da içerisindeki hikâyeler belli bir sürecin ürünleri. Dolayısıyla hikâyede ilk deneyimlerim değil onlar. İlk deneyimlerimin çoğu yırtıp attıklarımdır. Acemilik hayatı doğru düzgün yaşamanın kendisinde var. Ben bu inatla sürdürülen acemilikleri yazmaya çalıştım. Yer yer masalsı, fantastik sahneler ilave ederek olayı gerçekliğinden koparmak suretiyle alınganlıkları engellemeye çalıştım. Kendimi hep bir hikayenin içerisinde bulduğumdan mıdır nedir hiç zorlanmadım bu hikayeleri yazarken.
- Öyküleriniz, ayrıntılardan bütününe doğru yelpaze gibi açılırken okuyucunun hiç beklemediği bir anda, yine başka ayrıntıların üzerinden finale varan kurgulama anlayışından oluşuyor. Öyleyse öykü bir ayrıntı sanatı mıdır sizce?
- Aynen öyle. Öyküde hüner ayrıntıyı yakalayabilmektedir. Ayrıntı olmayan şey zaten yaşamın sahici kopmaz bir parçasıdır ve her zaman gözler önündedir. Halbuki ayrıntı sadece görebilene kendini gösteren bir kesittir. Ân içinde saklıdır. Kimisi onu sadece kullanır ve ondan kendine geniş zamanlar yaratır kimisi de oluşun ân içindeki sessiz dilini çözerek ondan hikaye yapar.
- Hepsi Hikaye'de yer alan on öykü daha önce dergilerde yayımlandı mı?
- Evet, değişik zamanlarda değişik dergilerde yayınlandı.
- Öykülerin tümünde düşünsel bir örgü var. Ne tür bir gereksinimden hareketle böylesi bir yapı kurdunuz? Öykülerin toplamı bir dönem panoraması çiziyor. Ağırlıklı olarak 90'lı yıllar... Bunu özellikle mi istediniz?
- Kitaptaki öykülerin çoğu doksanlı yıllarda yazıldı. Konusu itibariyle sahici gözüken sahteyi anlatmakta. Bu konuları düz yazıyla makale olarak da yazabilirdim; ama birilerine cevap hakkı doğardı ve iş uzar giderdi. Öyle yapmadım; hikaye tadında yazayım da bari öyle cevap hakkı doğsun. Hikaye olarak yazdıklarımdan birilerine cevap hakkı doğuyorsa onlar da bana bu haklarını hikaye olarak kullansın istedim. Şu ana kadar cevap hakkını bu şekilde kullanan görmedim. Düşünsel örgü olduğu doğru. Ama düzyazının kaldıramayacağı düş yüklü bir düşünsellik demek daha doğru olur.
- Kitabın adı üzerinde duralım biraz: Kitabın adı olan öyküde içinde yaşadığımız dönemin öncesinden başlayarak çok temelli ve alabildiğine açık eleştiriler yapılıyor. Günümüz İslami yaşam biçimini hegemonyasına alan bir oluşumun yapaylıklarını mı hatırlatmak istediniz okurlarınıza?
- 'Kendini sahici gösteren sahte' hayatın her tarafını sarmış. Cemaatler, tarikatlar, partiler ve kutsallar derinliklerini kaybettikleri halde derinlik edebiyatı yapıyorlar. Cemaatlerin partileri, tarikatların şirketleri var. Düşünebiliyor musunuz, bir araya gelmenin ifadesi olan cemaatler ayrılmanın ifadesi olan partilere ayrılabiliyor. Partilerden yer kapıyorlar. Şirkten yakalarını kurtarmaya çalışanlar şirketlere kaptırıyorlar yakalarını. İhya okuyanlar iktidar imkânlarından yararlanarak ihya olmuş durumda. Dün İ.H.L peşinde koşanlar bugün ihale peşinde koşuyorlar. İ.H.L'ye fesat karıştırmak diye işte buna derler. Gerçi fesat sadece İ.H.L'ye değil kimi hocaefendilerin kurslarına da karışmış durumda. Allah'a kul ve resulüne ümmet yetiştirmek yerine kendilerine itaat edecek taraftar, mürit ya da fedai yetiştirmektedirler.
- Öykülerinde bilinçli bir tamamlanmamışlık, satır aralarında okurdan dikkat isteyen ayrıntılar var. Hatta öyküler bittiğinde puzzle'ı (bulmacayı) okurlar çözmek zorunda gibi... Bilinçli bir seçim mi bu anlatım-kuruluş?
- Hikayemin başı ile sonu hakkında kontrollü ve bilinçli bir seçim denilebilir. Ama ortadaki gelişen olaylar hikâyecinin bile kontrolünden çıkan şeylerdir. Şiir gibi, bir anda gelip, sonra gelişen ve kurguyu aşan noktalar vardır. Hikayeyi düz bir havadis aktarımı olmaktan çıkaran biraz da budur. Eğer hikâyeyi yazan kişi gelişen olaylar karşısında aciz kalıp olup bitenin seyircisi konumuna düşüyorsa yazma doygunluğuna ulaşabilir. Bu doygunluk 'bunu ben mi yazdım' hayretiyle beraber gelendir.
- Sanki kendine şöyle bir hedef koymuşsun ince alay!
- Aslında hedef değil kendiliğinden oluşan bir üslup bu. Yazarın yazmaya dönük mizacı da diyebilirsiniz. Yazdıklarımda ironi oldukça yoğun. Gülünç ve aynı zamanda trajik şeyler en iyi bu ironiyle anlatılabilir. Bir de benim deformasyona yönelik mizacım bu ironiyi oluşturmaya çok müsait.
- Öykü kahramanlarınız ilginç karakterlerden oluşuyor. Yabancılaşan, iktidar iştahı kabaran insan psikolojisini yansıtan bu çalışmalarınızı ben, yabancılaşma sürecinin yoğun biçimde yaşandığı günümüze tutulmuş bir büyüteç olarak düşünüyorum. Örneğin imam olmak isteyen zengin aile çocuğu. Bu yaklaşım açısından yazmaktan amacınız nedir?
- Herksin önüne ayna tutmaya çalışıyorum. Kendinizi görün diye. 'Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin' diye çıkışmalı bir soru fırlatıyorum ortaya. İmamlık kutsaldır, peygamber mesleğidir diyorsun, bu sözünde samimi olmadığını kendin de biliyorsun. Çünkü zihin ve hayal dünyanda hiçbir zaman imam olmak gibi bir arzu ve ideal yerleşmediği gibi, çocuklarından hiçbirini avukat, hakim, doktor, mühendis yerine imam olmaya teşvik etmiyorsun. İmam olmak isteyen zengin aile çocuğu portresi okuyanı bu anlamda rahatsız ediyor. Zira gerçekliği incitiyorum. Can sıkıyorum. Hiç kendinizi görmek istemediğiniz bir anda yüzünüze ayna tutuyorum.
- Her söz bir dünyadan haber getirir... Her söz dillendiği anda önünde nasıl durulması gerektiğini de gizlice buyurur... Bazen önümüzü ilikler, bazen etrafa bakınır, bazen de kulak kesiliriz anlatıcı karşısında. İki öykünüzde mavi başörtüsü başat durumda. Bir İhtimal Dersanesi ve Anne, Ben Artık İyiyim, adlı öyküler bunlar. Neden?
- Mavi renk Türkiye'deki muhafazakar değişime işaret ediyor aslında. Muhafazakar değişim diyorum; zira son süreçlerde en çok değişenler muhafazakarlar oldu. Değişme isteğiyle değişime zorlanış aynı minval üzre devam etti. Başörtüde siyah tek seçeneği ifade ediyordu ve sadece kapalılığın değil aynı zamanda değişime kapalılığın da ifadesiydi. Bu meşum süreçlerde siyah kıstırılmış bir renkti. Siyah geleneksel kutsal rengin ifadesidir. Gece siyahlığıyla en güzel setredicidir. Kabenin örtüsü siyahtır. Namık Kemal Vaveyla şiirinde "Git vatan kabede siyaha bürün" der. Resmi ideoloji siyahı kararttı. Yobazlığın, geriliğin, dinsel muhalefetin rengi oldu kara. Kara çarşaftan kara Cumaya birileri için çok kullanışlı bir renk haline geldi. Biraz da bu mahalle baskısı neticesinde ümidi, gençliği, güzelliği ve şehirliliği abartısız yansıttığı için mavi renk başörtü yaygın kullanım kazandı.
- Peki, nasıl yazıyorsun? Çalışma biçimin nasıl?
- Önce yazma konularını biriktiriyorum. Başlık atıyorum. Sonra sıra o başlığı doldurmaya geliyor. Sokakta, evde, işte neresi rast gelirse kafamdakini geliştirmeye çalışıyorum. Küçük notlar alıyorum. En sonunda oturup bu notlandırdıklarımı ve tasarladıklarımı bir celsede kağıda geçiyorum. Yazdığım ister şiir ister öykü ister makale ne olursa olsun bir oturumda bitirmek için uğraşırım. İkinci kez kağıdın başına geçmek aynı yoğunluğu vermeyebiliyor insana. Özellikle öyküde bir oturuşta yazmayı çok önemsiyorum.
- Yer yer masalsı kurguya da rastlanıyor öykülerde. Masalsı kurgu ve dilsel oluşumu anlatır mısın?
- İçe açık biriyim. Çok zengin rezervlerim olduğuna inanıyorum içimde. Bu bana müthiş güven veriyor. Dışımdaki renkleri, iklimleri ve şekilleri bu iç değirmende öğütüyorum. Herkesin kullandığı sözcüklere farklı anlamlar yükleyerek onlara yeni görevlerinde başarılar diliyorum. Deyimlerden, mecazlardan, metaforlardan azami ölçüde yararlanıyorum. Palas ile Pandıras öykümde olduğu gibi. Ya da Manda Lina adlı öykümde görüldüğü gibi. Kelimelerin sessiz dünyasından tınılar alarak bunlardan büyükler için masallar yazıyorum. Kelimler de canıdır, onlar da iyi eğitilirse söze giderler ve doğru bir cümlede siz hiç söylemeden yerlerini alabilirler. Yeter ki siz onları iyi eğitin.
- "Bir insanın kişiliğini, ancak o insanı çevresi ile birlikte ele aldığımız ve dünya içerisindeki özel durumuna göre değerlendirebildiğimizde anlayabiliriz" der, Alfred Adler, bireyi sosyal varlık olarak tanımlarken. Başörtüsü, din görevlileri, sıkıntı dergisi vb. Bu tür sorunlara yaklaşımları açısından günümüzün öyküsünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Biraz bigane, biraz vareste ve biraz müstağni sanki. Daha çok sinemaya benziyor günümüz öyküsü. Seyrediyorsunuz, hayalinizde canlandırıyorsunuz, ne kadar uzakta durursanız o kadar güzel görüyorsunuz. Ama benim "Hepsi Hikaye" kitabımdaki hikayeler daha çok tiyatroya benziyor. Oyun bittikten sonra tiyatro oyuncularından herhangi birine dokunabilir, onlarla konuşabilir ve onların oyununun bir parçası haline gelebilirsiniz.
- Teşekkür ederim...
Röportaj: ASIM ÖZ
Haksöz-Haber