Gazze’de bir kameranın yakalayamadığı şeyler

“Neden gitmiyorsun?” diye sordum. “Annem ve babam şehit oldu. Çalışıp kardeşlerime bakabilmek için yeni şeyler öğrenmem gerekiyor,” diye cevapladı, acı içinde sakin bir ses tonuyla.

Nada Hamdona’nın Washington Report on Middle East Affair’de yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.


Gazze’de, artık umudumu bir anda geri getirecek mucizevî bir olayı beklemiyorum. Bunun yerine, kalbimin kırılıp parçalanmasını engelleyen küçük şeyleri arıyorum: bir çocuğun gülümsemesi, bir komşunun uzattığı el ya da hem anne babasını hem de tüm kardeşlerini kaybetmiş olanların sessiz direnişi. Buradaki hayat yorucu, belirsiz ve çoğu zaman acımasız; ancak bu şefkat kırıntıları bana güç veriyor.

Filistin İstihdam Fonu'na bağlı Yardım Bakanlığı'ndaki görevimde, yardım sağlamak ve koşulları izlemek için Gazze Şehri'nin Hayy el-Rimal mahallesindeki yırtık ve dayanıksız çadırlar arasında dolaşıyorum. Sosyal medyada, dünya son 28 aylık savaş boyunca Gazze'den pek çok görüntü gördü, ancak ben kameraların yakalayamadığı şeyleri görebiliyorum. İşimin bir parçası olarak her gün, sıradan bir hayatın en temel unsurlarını bile hatırlayamayan yüzler ve yaşlarına göre olgunlaşmış gençler görüyorum. Kamera, tahribatı yansıtabilir, ancak her bir kalbin taşıdığı ıstırabı ve yükü aktaramaz. Bir çocuğun masumiyetinin ne kadar çabuk kaybolduğunu ya da yetişkin sorumluluklarını ne kadar ani bir şekilde üstlendiğini gösteremez.

Bir gün pirinç yemeği dağıtırken, ailesi katledilmiş bir çocuk yanıma geldi. Tabağı aldıktan sonra aniden gözyaşlarına boğuldu. “Bu bana annemin yemeklerini hatırlatıyor,” dedi titrek bir sesle. Amcası daha sonra bana, çocuğun her gün “Annemin yemeklerini ve kız kardeşlerimi özlüyorum” dediğini ve onların “onu terk ettikleri” için üzüldüğünü anlattı. Amcası onu çok seviyor ve kendi oğlu gibi davranıyor olsa da, çocuk her akşam eve dönüp “Yalnızım… Keşke ben de onlarla gitseydim” diyor. Bu 12 yaşındaki çocuk bana, asla unutmayacağım bir şey söyledi: “Ailem olmadan hayatın tadı yok. Keşke beni de yanlarında götürselerdi.” O günden sonra ara sıra onu ziyarete gitmeye başladım. Ona hediye götürmek yerine, onu hatırladığımı bilmesini sağlamak için gidiyorum. Bazen birine, onun hayatında olduğunuzu söylemekten daha değerli bir şey yoktur.

Başka bir çadırda, kocasını kaybetmiş bir kadınla oturdum. Çocuklarından biri kanser ve iki kızı ile iki oğluna tek başına bakıyor. “Lütfen bana yardım edin… Sesimin dünyaya ulaşmasını sağlayın,” dedi, yorgun ve yaşlı gözlerle bana bakarken, kederli bir sesle mırıldandı. En büyük dileğinin, oğlunu herkes gibi bir çocukluk yaşayabilmesi için yurtdışında tedaviye göndermek olduğunu söyledi. Sessizce onayladım; bu acının ihtiyaç duyduğu şeyin sempati değil, adalet olduğunu anladım. Bu durum, sıradan bir gözlemci değil, ciddi bir dinleyici gerektirir. Ve bunun ne kadar zor olduğunu biliyorum.

Başka bir çadırda, bir düğünün şarkılarını ve çığlıklarını duydum. Ancak neşe, hüzünle iç içeydi. Damat annesini ve kız kardeşlerini kaybetmişti; onları hatırlarken gözleri yaşlarla doldu. Kısa süre sonra, etrafındaki herkes de ağlamaya başladı. Bu, kederle sarılmış bir kutlamaydı; mutluluk anlarında bile kaybın yükünü taşıdığımızı hatırlatan bir an.

Çocuklar ailelerine yardım etmek için su topluyor. Okula gitmek yerine, yaşlarına yakışmayacak sorumluluklar üstleniyorlar. (Fotoğraf: Nada Hamdona)

Burada öğrenim, duvarların ve sınıfların dışında gerçekleşiyor. Sıra ya da yazı tahtası yok; okulun tavanı ise açık gökyüzü. Çocuklar, başlarının üstüne vuran güneşin altında yere oturuyorlar.

Soğuk ve yağmurlu bir kış gününde, suyla dolu çadırları fotoğraflıyorduk. Bir çocuk, çatısız bir çadır olan “okulu”nun önünde duruyordu. Öğretmen, kötü hava koşulları nedeniyle o gün ders yapılmayacağını söyleyerek onu ikna etmeye çalışsa da çocuk eve gitmeyi reddetti.

“Neden gitmiyorsun?” diye sordum. “Annem ve babam şehit oldu. Çalışıp kardeşlerime bakabilmek için yeni şeyler öğrenmem gerekiyor,” diye cevapladı, acı içinde sakin bir ses tonuyla. Henüz 15 yaşındaydı. O anda, bu yerde eğitimin sadece bir hedef ya da arzu olmadığını anladım. Aileyi geçindirmek ve onurlu bir hayat sürmek için tek yol budur. Bu, her aksilikten sonra yeniden ayağa kalkmak için gösterilen bir çabadır. Bu çocuklar, uzak hayalleri gerçekleştirmek için değil, düzenli bir yaşam sürmek ve geride kalanlarını korumak için okula gidiyorlar. Sık sık kendime soruyorum: Onları bu acıdan kim kurtaracak? Kaybettiğimiz şeyleri kim geri getirecek?

Size hâlâ burada olduğumuzu bildirmek için yazıyorum. Acımız daha da şiddetlendi. Bu acı, her yırtık pırtık çadırda, her küçük tabak pilavda, her fincan çayda, ders çalışamayan her gençte ve çocuklarını kurtarmak için her gün mücadele eden her annede hissediliyor. Bizi hayatta tutan şey, kameraların gözünden kaçanlardır. Lütfen bizi asla unutmayın. Dünyanın bunu durdurmak için hiçbir şey yapmadığı iki yılı aşkın süredir devam eden soykırımın yol açtığı ıstırap giderek artıyor.


*Nada Hamdona, çevirmen ve Arapça, İngilizce ve Türkçe öğretmeni olup, İngilizce bölümünden mezun olmuş ve eğitim alanında lisans derecesi almıştır. El-Aksa Üniversitesi Sanat Fakültesi’nde uluslararası ilişkiler ve diplomasi alanında yüksek lisans yapmaktadır. Filistinli genç yazarların sesini duyurmayı amaçlayan “We Are Not Numbers” projesinde eğitim almaktadır.

 

 

Çeviri Haberleri

Çin’in İran petrolüne yönelik ABD yaptırımlarına karşı hukuki kalkanı
İsrail'in savaş ekonomisi, giderek artan küresel izolasyonuna rağmen ayakta kalabilir mi?
Şirin Ebu Akleh'ten Emel Halil'e, katil aynı kişi
Sızdırılan belgeler “Cisco Systems'in” İsrail Devleti’yle derin ilişkisini ortaya koyuyor
Filistinli tutuklular: “Mezarlarda yaşıyoruz, bizi ölümden kurtarın”