Esed diktası binlerce çocuğu nasıl yok etti?

“Suriye’de gün yüzüne çıkan yeni tanıklıklar ve belgeler, devrik Esed yönetiminin aile parçalama politikasını ve yıllarca süren sistematik istismarını gözler önüne seriyor.”

Esed Rejimi Binlerce Çocuğu Nasıl Yok Etti

Morgan Laffer / New Lines Mag - Perspektif


Mart 2013’ün soğuk bir sabahında, ünlü dişçi ve Suriye ulusal satranç şampiyonu Rania el-Abbasi’nin sekreteri ve yakın dostu Majduleen el-Kadi, ailenin Şam’daki evine geldi. İki gün önce Rania’nın kocası Abdurrahman Yasin’in aniden tutuklanmasının ardından teselli vermek istiyordu. Aradan çok geçmeden apartmandaki sessizlik paramparça oldu. Rejim istihbarat subayları binaya baskın yaparak evi kaosa sürükledi. Güvenlik kameralarını parçaladılar, odaları alt üst ederek değerli eşyaları yağmaladılar ve ailenin pasaportlarına el koydular.

Rania, 2 yaşındaki kızı Layan’ı kucağına alarak 6 ile 14 yaşları arasındaki diğer beş çocuğunu topladı ve her adımı korku ve şaşkınlığın ağırlığıyla merdivenlerden indi. Aşağıda sessizce bekleyen bir araba vardı; motoru sabah havasında hafifçe uğulduyordu. Araçta yerlerini aldılar. Hiçbiri bir daha geri dönmedi.

On yılı aşkın süre dokunulmadan kalan ev, şimdi sessiz bir anı türbesi gibi duruyor: Tozla kaplanmış oyuncaklar, yemek masasının üzerinde bir ebeveynin rehberliğini bekler hâlde açık bırakılmış ev ödevi defterleri ve o kederli Mart sabahında sonsuza dek donup kalan bir duvar takvimi. Bu dokunulmamış hareketsizliğin ortasında, sigara içilmeyen bir evde yalnız başına terk edilmiş sönük bir sigara izmariti duruyor; gelip her şeyi alan adamların son, aşağılayıcı izi.

Çocukların annesiyle babasının siyasi faaliyetlere karıştığına dair herhangi bir kayıt yoktu; onlara yöneltilen tek suçlama, sessiz sedasız gerçekleştirilmiş bir merhamet eylemiydi. Çocukların amcası Hasan el-Abbasi’ye göre, “Rania’nın kocası Humus’tan gelip kliniğinin yakınındaki Dummar mahallesine yerleşen yerinden edilmiş bir aileye maddi yardımda bulunmuştu… Onlara, içinde bulundukları ağır koşullar nedeniyle yardım etmek istediler.” Ancak bu cömertlik eylemi yüzünden Abdurrahman Yasin rejime muhalif olanlara mali destek sağlamakla suçlandı ve terörist damgası vuruldu. Yakalanmasından yaklaşık bir ay sonra işkenceyle öldürüleceği anlaşıldı. Bu sonuca, Beşar Esad yönetiminin işkence ve ölüm makinesini ifşa etmek amacıyla 2014 yılında ‘Sezar’ kod adlı firari bir askeri polis tarafından ülke dışına sızdırılan 50.000 korkunç Suriyeli sivil cesedi fotoğrafı arasında yüzünün teşhis edilmesiyle ulaşıldı.

Rania’nın sekreteri Majduleen el-Kadi de aynı akıbete uğradı. Adı, Ekim 2013 tarihli bir infaz emrinde sayısız diğerinin yanında yer alıyordu; bir arkadaşını teselli etme eylemi ölümle cezalandırılmıştı. Rania ise keyfi tutuklamalarla gözaltına alınan on binlercesi gibi, bugün hâlâ belirsizliğin içinde. Altı çocuğunun kayboluşu ise cevap arayanları her geçen yıl artan bir ağırlıkla sarmaya devam ediyor.

Şubat 2025’te Suriye’ye gelmeden önce el-Abbasi ailesinin hikâyesini biliyordum. Aile, 2013’te Esad’ın keyfi tutuklamalarının zirveye çıktığı dönemde Uluslararası Af Örgütü tarafından kapsamlı biçimde savunulmuş; masum sivillerin haksız tutukluluğuna son verilmesi ve onların serbest bırakılması talebinin simgesi hâline gelmişti. Bu kampanya ve çocukların amcası Hasan’ın kararlı savunuculuğu sayesinde aile ulusal düzeyde tanınırlık kazandı ve Suriye’deki insan hakları mücadelesinde uluslararası bir referans noktasına dönüştü.

Ne var ki ailenin trajik kaderi bir istisna değil; sayısız başkasının kaderinin yansımasıydı. Yarım milyondan fazla insanın hayatını kaybettiği ve 13 milyon kişiyi yerinden eden 14 yıllık savaşın ardından Esad rejimi ve müttefikleri 150.000’den fazla Suriyeliyi zorla kaybetti. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülmemiş bir ölçekti bu. Şimdi, hapishaneler açılmış olsa bile çoğunun akıbeti hâlâ bilinmiyor. Uzun ve vahşi çatışmanın tozu dumanı yavaş yavaş dağılırken ve rejimin kendi halkına yönelik vahşeti nihayet gün yüzüne çıkarken, daha sessiz ama çok daha sinsi bir gizem belirdi.

Suriye İnsan Hakları Ağı, Esad hükümetinin ve müttefik kuvvetlerinin en az 3.700 çocuğu zorla kaybettiğini tahmin ediyor. Eylül ayında ağın direktörü Fadel Abdulgani ile yaptığım görüşmede, bu rakamın eski verilere dayanan iyimser bir tahmin olduğunu söyledi. Bilgiye erişimin artması ve daha fazla hayatta kalanın tanıklığıyla araştırmacıların şu anki tahmininin 5.300’e yaklaştığını belirtti.

Aralık ayında Esad ülkeden kaçarken mahkûmlar sonunda cehennemlerinden çıktı; sosyal medya kavuşma hikâyeleriyle dolup taştı. Hava elektriklenmiş gibiydi. Elli yılı aşkın süredir tek ailenin demir yumruğuyla yönetilen ülkenin kurtuluşu, uzun yıllar süren sessizlik ve ayrılık sonrasında kederle içi boşaltılmış Suriyelilerin nihayet sevdiklerini yeniden kucaklayabildiği zarafet anları taşıdı. Ancak yüzlerin belirmesini bekleyenler yalnızca boşlukla karşılaştı. Acıları dinmedi.

Aileler tutukevlerine koştururken bir kısmı, sessiz bir çaresizlikle Şam çevresindeki yurtlara yöneldi. Garipti; sanki bu çocuk bakım kurumları da hapishaneler gibi aynı kaybetme mekanizmasının bir parçasıydı. Ülkenin yeni kazandığı özgürlük günlerinde erken dönemde yayılan söylentilere göre, yüzlerce el-Abbasi ailesi benzeri vakada ebeveynleriyle birlikte tutuklanan çocuklar, kaybolmalarından yıllar sonra Şam çevresindeki yurt ağı aracılığıyla akrabalarıyla buluşturuluyordu.

Esad rejiminin muhalefeti ezme yolunda başvurduğu en rahatsız edici taktiklerden biri tüm aileleri kaçırmaktı. 2013’te başlayıp savaşın sonuna dek devam eden bu süreçte Suriye’nin istihbarat birimleri, Çalışma ve Sosyal İşler Bakanlığı’ndaki üst düzey yetkililerle koordinasyon içinde siyasi tutukluların çocuklarını yurtlara yönlendirdi. Bu yurtlarda çocuklar akrabalarından saklandı, kimliklerinden soyuldu; pek çoğunun adı değiştirildi ya da aile bağlarını ve kökenlerini görünmez kılacak biçimde evlatlık verildi. Bir belge arşivi, çocukların kimliklerinin “ulusal güvenlik gerekçesiyle gizli tutulması”, hiçbir ayrıntının ifşa edilmemesi ve onlarla ilgili istihbarat birimlerinin açık izni olmadan hiçbir adım atılmaması yönündeki direktifleri gözler önüne seriyor.

Pek çok otoriter rejim gibi Suriye hükümeti de muhalefetin bastırılmasında yaygın bir strateji uyguladı: Muhaliflerin kimliğini bütünüyle silmek. Bireyin benlik duygusunu yok etmek, Esad’ın görünmez silahıydı. Kaybedilen Suriyelilerin ulusal Nüfus Sicili’ndeki kayıtlarının incelenmesi çoğunlukla tahrifatla karşılaşıyor: Ad yerli yerinde, ama doğum, köken ve soy gibi hayati ayrıntılar sembolik bir sıfıra indirilmiş. Birini sistemden büsbütün silmek güç olabilir; çünkü bir yakını hatırlayan zihni bütünüyle silmek kolay değildir. Ama kritik kişisel verilerin sistematik biçimde kaldırılması kimliği fiilen işlevsiz kılıyor: Aile ve toplumsal bağları kopuyor, kişi toplumun içinde neredeyse görünmez, tarihte ise yok hâle geliyor. Bu devlet eliyle örgütlenen kimlik silme sistemi yalnızca muhalifleri değil, onların çocuklarını da kıskaca aldı.

İstihbarat birimlerinin arşivlerindeki gizli belgelerden çıkan tablo, bir dizi münferit olay değil; çocukları bürokratik bir hassasiyetle yok etmek için kurgulanmış, hesaplı bir aygıttı. Muhaberat ya da gizli polis olarak bilinen Hava Kuvvetleri İstihbaratı’nın kıdemli subaylarının antetli kâğıtlarını taşıyan belgeler, bu birimin Çalışma ve Sosyal İşler Bakanlığı’nı ve Şam Kırsalı Valiliği tutukluların çocuklarını yurtlara sessiz sedasız nakletmeye yönelttiğini ve onları kamuoyunun gözünden uzak tuttuğunu ortaya koyuyor.

Bu askeri istihbarat kolu, uzun süredir hem Beşşar Esad hem de ondan önce babası Hafız için en acımasız uygulayıcı olarak görülüyordu. Rejimin en gizli operasyonlarını üstlenen bu kuvvetler on yıllarca işkence, yargısız infazlar ve toplu vahşet aracılığıyla sistematik baskıyı hayata geçirdi; operasyonlarının merkezi ise Mezzeh Askeri Havalimanı Cezaevi’ydi. Savaş boyunca bu birim kayıplarla, cinsel şiddetle ve hayatta kalanların tanıklığıyla ve uluslararası soruşturmalarla belgelenen insanlığa karşı suçlarla özdeşleşti. Kayıtlara göre çocukların tutuklu ebeveynlerinden ayrılması, Hava Kuvvetleri İstihbaratı içinde üst düzey bir operasyon olarak ele alındı ve incelediğim nakil belgelerinde tekrar eden imzalarıyla kıdemli komutanların onayını gerektirdi.

Rejimin en genç kurbanlarının her biri için hikâye, Mezzeh ve diğer istihbarat şubeleri gibi tutukevlerinin duvarları arasında başladı. Burada biri ya da her iki ebeveyniyle birlikte tutuldular. Hücrelerin soğuk, amansız gerçekliğiyle ilk kez bu dört duvar arasında yüzleştiler. Karanlıkta, korunmak için bir ebeveyine yapışmış hâlde, her biri hayatta kalmak için kendi çaresiz savaşını veren öbür tutukluların soluk siluetlerini gördüler. Sonra ebeveynlerinin sevgi dolu kollarından koparıldılar. Kimisi için bu ayrılık yıllarca sürdü; şanslı bir azınlık yalnızca birkaç ay sonra kavuşabildi. Oysa çoğu, görünen o ki, ailelerinden süresiz olarak koparıldı. Peki muhaberat neden Esad’ın siyasi muhaliflerinin çocuklarını da kaçırmak için bu denli ileri gitti?

Muhaberatın güdülerine ilişkin bir açıklama, Ocak 2015 tarihli bir Hava Kuvvetleri İstihbaratı belgesinde yer alıyor. Belgede, Hava Kuvvetleri İstihbaratı’nın merkez üssü olan Mezzeh Cezaevi’ndeki subayların, biri üç, diğeri dört çocuklu iki kadının aylarca süren sorgunun ardından artık birim açısından artık işe yaramaz görüldüğü sonucuna vararak serbest bırakılmalarına karar verdiği anlatılıyor. Ancak bu karar bürokratik merdivenin bir basamağı yukarı çıktığında, komutan kademesi devreye girerek kararı bozdu: Aile, “muhalif milislerle rehine/takas pazarlıklarında ve müzakerelerde işe yaramaları için” gözetim altında tutulmaya devam etmeliydi.

Bu örüntü Suriye’nin dört bir yanında kendini tekrar etti. Anneler ve çocukları pazarlık kozu ve baskı aracına indirgenmiş; özgürlükleri suç veya masumiyet ölçütüne değil, rejimin siyasi oyunlarındaki kullanım değerlerine göre belirlenmişti. Douma’lı bir kasap olan ve devrimi ateşleyen ilk protestolara katıldıktan sonra önemli bir aktiviste dönüşen Muhammed Morcan, bunu kendi çocuklarıyla bizzat yaşadı.

Mart 2013’te kış yerini bahara bırakırken muhalif kuvvetler rejimden toprak geri almaya başladı. Sınırın öbür yanında, Ürdün’de Muhammed yakından izliyordu. Bir hava saldırısında ağır yaralanan Muhammed, henüz ameliyattan yeni çıkmıştı. Mesafe ağır geliyordu. Yaktıkları isyanın içinde savaşanlardan uzakta kalamazdı ve Suriye’ye dönmeye, devrimci yoldaşlarına yeniden katılmaya karar verdi. Böylece karısı Hida, 15 aylık kızı Aişe ve yalnızca 38 günlüğüyle rejimin en genç mahkûmlarından biri olacak yeni doğan oğlu Hasan ile birlikte gecenin karanlığında tehlikeli ev dönüşüne çıktı.

“Varacağımızdan emindim. Eve kırk dakika kalmıştı.” Sonra bir kontrol noktası belirdi. Askerler arabayı fark etti, silahlarını doğrulttu ve aileyi silah zoruyla indirdi. Muhammed cümlesinin tam ortasında duraksadı; başını avuçlarının içine gömdü. Uzun bir sessizliğin ardından başını kaldırdı, yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Sessizce şunu söyledi: “Bu hayatımın en kötü anıydı.” Ne demek istediğini anladım. Bu anın acısının dövülmekle ilgisi yoktu; ne askerlerin aileyi araçtan sürüklemesiyle, ne lastik demiriyle vurulan darbelerle, ne de kafasına düşürülen yedek tekerleğiyle. Onu kemiren şey, her şeyin paramparça olduğu o anı, ailesinin esaret ve işkence ile ayrılığa doğru alçalışının ilk adımını bilmekti.

Kaçırılmalarının hemen ardından Morcan ailesi Askeri İstihbarat Şubesi 227’ye getirildi. “Oraya varır varmaz ailenden ayrıldım. Çocukları anneleriyle baş başa bırakmak zorunda kaldım. Ama bir hafta sonra onları annelerinden de aldılar” diye anlattı Muhammed. Çocuklar ortadan kaybolunca her iki ebeveyn de katlandıkları 410 günlük esaret ve işkence boyunca onları bir daha görmedi. “Onlara en kötüsünün olduğunu düşünmüştüm” dedi Muhammed; öldürüldüklerine inanmıştı. Kendisinin de canını zor kurtardığı göz önünde bulundurulunca bu korku pek de temelsiz sayılmazdı.

Muhammed bana serbest bırakıldığı günün videosunu gösterdi. Zayıf düşmüş, hayalete dönmüş bir figür araçtan çıkıyor ve hemen ailesi ile arkadaşlarının coşkun kalabalığının ortasında kalıyor. Narin görünüyor; neredeyse sisle yoğrulmuş, vücudu çektiği acının ağırlığını taşıyor. Kalabalığa solgun, belirsiz bir gülümseme kondurmaya çalışsa da boşalmış bakışları sabit bir sertliğe dönmüş; ruhun taşıyabileceğinden fazla acıyla uzun süre yaşamış bir adamın uzak, boyun eğmez bakışı bu. Başta Şube 227 ve el-Hatib Cezaevi işkencehane olmak üzere bir dizi Askeri İstihbarat şubesinden geçmiş; dövme, elektrik şoku ve açlıkla sindirilmeye çalışılmış, ardından rejimin rezil Sednaya Cezaevi’ne nakledilmiş ve infaz tarihinden dört gün önce serbest bırakılmıştı.

Çiftin özgürlüğü, Özgür Suriye Ordusu tarafından düzenlenen ve yüksek rütbeli bir rejim subayının takas edildiği bir esir değişimiyle sağlandı, ancak bu sadece kısa süreli bir rahatlama getirdi. Büyükanne ve büyükbabalarının Ayşe ve Hasan’ı bulmak için gösterdikleri umutsuz çabalara rağmen, çocuklar kayıp kaldı. Muhalefetin müzakereye istekli olmasından yararlanan rejim, tüm ailenin yeniden bir araya gelmesi karşılığında altı ek askeri subay talep etti. Genç Hasan’ın, Şam’dan 240 kilometre uzaklıkta, Latakia’da, rejime en yakın mezhep olan Alevi bir aile tarafından yasadışı olarak evlat edinildiği ortaya çıktı. Muhammed bana, çocukların büyükbabasının daha sonra Ayşe’nin bir yetimhanede bulunduğunu söylediğini aktardı. “Hatırladığım kadarıyla, adı SES veya benzeri bir şeydi,” diye hatırladı. SOS Çocuk Köyleri’ni mi kastettiğini sorduğumda başını salladı. “Maşallah! Ta kendisi.”

Bu kuruluş, daha önce eski bir bakıcı olan Lina Tahan ile yaptığım görüşme aracılığıyla aklımın bir köşesine yerleşmişti. 2017’de Tahan, istihbarat subayları tarafından aylarca bakımını üstlendiği bir bebeğin annesiyle görüşmesi için Sednaya Cezaevi’ne götürülmüştü. Daha önce Mezzeh Cezaevinde neredeyse altı yıl geçirmiş Marya Kişek’in tanıklığını duymuştum; bu süre zarfında kadınların cezaevinde doğum yaptığına ve bebeklerinin hemen ardından ellerinden alındığına tanıklık etmişti. Gardiyanlar daha sonra ona kadın mahkûmlar ortadan kaybolduğunda Sednaya’ye nakledildiklerini söylemişti.

Lina, kucağında bebekle hücreye adım attığı anda, bitkin bir kadının bakışlarıyla karşılaştı. Çukurlaşmış gözleri ve yırtık pırtık kıyafetleriyle, tanıma fırsatı bile bulamadığı bebeği görünce yüzünden yaşlar süzülüyordu. Lina, çocuğun bir koz aracı olduğunu anlamıştı. Bu kavuşma merhametten doğmamıştı. Bebek bir silah haline getirilmiş, direnişi ezmek ve zaten kırılmış, her şeyinden koparılmış ve gardiyanlar hâlâ peşinde oldukları bilgileri elde edemezlerse muhtemelen ölüme mahkum bir kadına itaat ettirmek için hücreye getirilmişti.

“Kadın zavallı çocuğu emzirmeye çalıştı; ama tutmadı. Kontrolsüz biçimde hıçkırmaya başlayınca gardiyanlar onu sürükledi götürdü. Dayanılmazdı” dedi Lina; sesi duyguyla boğulmuş, kalındı. “O an bu çocukların korunmak için değil, kullanılmak için burada olduğunu anladım. Çaresiz hissettim, ama o sırada başka seçeneğim de yoktu. Çocuğa bakabilmek için sessiz kalmam gerekiyordu. Bebeği Saboura’daki SOS kampına geri götürdüm; çünkü sistem ne yaparsa yapsın, bu çocuğun birinin ilgisine ihtiyacı vardı.”

Hükümet kayıtlarına ve görüşmelere göre SOS Köyleri, gizli hapishanelerden doğrudan nakledilen çocukları kabul etti; aileler onları aradığında ise çoğunlukla bu çocukları barındırdıklarını reddetti ya da muhaberatın onay vermediği durumlarda serbest bırakmayı engelledi. Pek çok durumda kayıp yakınları SOS Köyleri’nin kapısında durup, bilmeden duvarların hemen ardında olan çocukların adını bağırdı. Personel çocukların tesiste bulunduğunu yalanlayarak yakınları geri gönderdi; üstelik soruşturmayı bırakmazlarsa sonuçlarına katlanmaları gerektiğini ima ederek tehdit etti.

İç savaşın ülkeyi sarıp sarmalayan kaosu içinde kuruluşun Suriye’deki yerel şubeleri, ana örgütün ilkelerinden sert biçimde saptı; neredeyse tam bir özerklikle faaliyet gösterirken Esad rejimi için açık siyasi amaçlara hizmet etti. SOS Köyleri ve Şam’ın diğer yurtları muhaberatın araçlarına dönüştü: Tutuklanan ebeveynlerin elinden alınan çocukları sakladılar; onları yalnızca kullanışlı görüldüğünde geri alınmak üzere.

Diğer yurtlarda uygulama daha açık seçikti. Devlet işletmesi Lahn el-Hayet’te tanıklıklar, çocukların kimliklerinin kasıtlı olarak yeniden yazıldığını ve böylece rejimin gelecekteki asker havuzuna dahil edilebildiklerini ortaya koyuyor; kökenleri izlenemez hâle getirilmiş bu çocuklar daha sonra askere alınmaya uygun hâle getirildi. Lübnan’da sürgündeki yaşlı yurt sakinlerinin küçük topluluklarını ziyaret ettim; Esad’ın ordusuna zorla asker alınmaktan kaçmak için oraya sığınmışlardı. Cepheden, kaçışlarından ve yurtlarından gelen ve savaşta öldürülen ya da sakat kalan arkadaşlarından derin izler bırakmış anlatılar dinledim.

Rania el-Abbasi’nin çocukları Nacah ve İntisar’ın muhaberat tarafından SOS Köyleri’ne nakledilip edilmediğini belirlemek amacıyla eski sakinlerle görüşmeye başladım. Nacah ve İntisar’ın bugün 23 ile 25 yaş civarında olacakları hesabıyla aşağı yukarı aynı yaşlarda üç genç kadın — Fatima, Sidra ve Betool — izini sürebildim. Küçük yaşta maddi güçlük içindeki ailesi tarafından yurda bırakılan Fatima, 2013’ün başından itibaren tesiste ani bir çocuk akını yaşandığını anlattı. “Tuhaflardı; içlerine kapanmış ve korkmuşlardı” dedi. “Bir kısmının siyah polis minibüsleriyle geldiğini gördüm.”

Bu yabancı çocuklar muğlak bir hava taşıyordu; gizemli varlıkları, halihazırda programda bulunanlarla etkileşime girmelerinin kesinlikle yasaklanmasıyla daha da belirginleşti: ad yok, soru yok. Etkinliklere katılmıyorlar, tesis içinde yalıtılmış biçimde kalıyorlar; personel tarafından yakından gözetleniyor ve günlük ortaklaşa hayattan kasıtlı olarak uzak tutuluyorlardı.

Kızlarla ayrı ayrı buluşmadan önce bir alıştırma hazırladım. Fatima’ya telefonumu uzatarak fotoğraflardaki çocuklardan herhangi birini tanıyıp tanımadığını sordum. Çoğu konuyla ilgisiz başka çocuklara ait yaklaşık 15 portreyi kapsayan albümde el-Abbasi kardeşlere ait beş görsel de vardı. Her yüzü dikkatle incelerken gerçek bir tanıma işaretini gözlemlemek için onu yakından izledim. Bir fotoğrafa gelince durdu. İfadesi değişti. Başını kaldırıp sessizce şunu söyledi: “Bu kızı tanıyorum.” Nacah el-Abbasi’ydi.

“Emin misin?” diye sordum. “Eminim” dedi Fatima. “Diğer kızlarla arkadaşlık kurmaya çalıştığı için personelle hep başı belaya giriyordu.” Bir hafta sonra ayrı bir görüşmede Sidra da aynı alıştırmayı tamamladı ve o da Nacah’ı tanıdı. Fatima bir fotoğrafı daha teşhis etti: Nacah’ın küçük kardeşi Ahmed’inkini.

Düzenli telefon görüşmelerimizin birinde çocukların amcası Hasan el-Abbasi’ye tanıkların Nacah’ı diğer sakinlerle arkadaşlık kurmaya çalışarak personelin emirlerine sık sık karşı geldiğini hatırladıklarını söyledim. Sesi yumuşadı. “Bu bana mantıklı geliyor” dedi. “Nacah hep böyleydi. Rania’nın çocukları arasında en dışa dönük oydu. Canlıydı. Herkesle dost olabilirdi ve bu yüzden onu tanıyan herkes severdi. Bizim küçük mücevherimizdi.”

2025’in başlarında, bu suçlardaki rolünü hesap vermek zorunda kalma baskısının giderek artması üzerine SOS Köyleri Suriye şubesine ilişkin bir iç soruşturma başlattı; Ağustos’ta tamamlandı. Rapor, el-Abbasi çocuklarının davasını doğrudan ele aldı ve şunu ifade etti: “Soruşturma ekibi, mevcut soruşturmasına dayanarak şu aşamada bu çocukların herhangi bir dönemde SOS Suriye’nin bakımı altında olup olmadığına dair bir sonuca ulaşamadı ve bu aşamada böyle bir sonucu raporlamayı erken bulmaktadır.”

Oysa Nisan civarında Çalışma ve Sosyal İşler Bakanlığı’nda kayıp çocuklar komitesiyle çalışan bir yetkili, birkaç yıl boyunca SOS Köyleri’ne yerleştirilen kişilerin yer aldığı bir belgeyi bulmuştu. İsimler arasında el-Abbasi çocuklarının beşi yer alıyordu; kaçırılma sırasında yalnızca 2 yaşında olan en küçük Layan hariç. Bu bilgi ortaya çıkar çıkmaz liste, el-Abbasi isimlerinin çıkarıldığı ve özgün kayıt olarak kabul edilen yeni bir versiyonun ortaya çıkmasıyla sahte ilan edildi.

Bunu, kimliğinin açıklanmamasını isteyen bir muhbirden öğrendim. Muhbir, listeyi ilk bulan yetkiliyle temas hâlindeydi. Her iki belgeyi inceleyen eski bir SOS Köyleri bakıcısı, tutukluların oğulları ve kızları olduğunu bilerek bakımını üstlendiği birçok çocuğu anında tanıdı. El-Abbasi çocukları da dahil olmak üzere bu isimlerin büyük bölümü listenin tahrif edilmiş yeni sürümünden çıkarılmıştı; bu durum, davayı soruşturmakla başlangıçta görevlendirilen kişilerin bütünlüğü konusunda ciddi soru işaretleri doğurdu.

Çalışma ve Sosyal İşler Bakanlığı tarafından 2025’in başlarında kurulan kayıp çocuklar komitesinin ilk yapısının o yılın Nisan ayı civarında dağıtıldığı biliniyor. Üyelerinden birçoğu daha sonra Mayıs ayında kurulan Tutukluların ve Kaybedilenlerin Çocuklarının Akıbetini İzleme Komitesi sözcüsü Samer Kurabi’ye göre bu davayla bağlantılı olarak tutuklandı.

Keyfi tutuklamalar 2014’te zirveye ulaşırken tutukluların çocuklarını gizlemek muhaberat için daha da acil, daha fazla tutuklu çocuğu alan yurtlar için ise çok daha karmaşık hâle geldi; özellikle ailelerin onları bulma kararlılığı büyüdükçe. Esad’ın tutukevlerinin genişlemesi ve artan sayıda siyasi mahkûmu barındırmak için yeni tesisler kurulmasıyla SOS Köyleri de çocukları gizleme kapasitesini artırdı.

2014’ün sonunda çocuk bakım kuruluşu, halk arasında İgasa Programı kompleksleri olarak bilinen birkaç “geçici bakım merkezi” kurdu. Merkezler kamuoyuna, “savaştan etkilenen” çocukları destekleyen bir girişim olarak sunuldu; çok farklı koşullardaki geniş bir savunmasız küçükler yelpazesini uygun biçimde kapsayan belirsiz, her şeyi içine alan bir ifadeydi bu. Ama insancıl bu görünümün altında program kısa sürede daha gizli bir rol üstlendi: Doğrudan tutukevlerinden çocuklar almaya başladı. Siyasi mahkûmların çocuklarını bu tesislerde toplayarak onları denetim altında tutmak ve yerlerini gizlemek çok daha kolay hâle geldi; akrabalarının yeniden bir araya gelme çabasını sonuçsuz bıraktı ve en önemlisi operasyonu SOS Köyleri’nin Avusturya’daki uluslararası merkez ofisinin denetim mekanizmalarından gizledi.

İgasa Programı’nın şekillendiği 2016 yılında SOS Köyleri, Esad ailesinin uzun süredir yakın dostu Samar Daboul’u yönetim kurulu başkanı olarak programın başına getirdi. Cumhurbaşkanlığı ofisini yaklaşık 50 yıl boyunca yönetmiş ve Esad ailesinin iktidarını pekiştirmede kilit rol oynayan Diab Daboul’un kızı Samar, rejimin iç çemberine derinden kök salmış bir aileden geliyordu. Erkek kardeşi Salim ise geniş devlet bağlantılarına sahip güçlü bir iş insanıydı.

Temmuz ayında hükümet tarafından tutuklanan Ulusal Direktör Samer Khaddam’ın aksine Daboul, pek çok rejim sadakati gibi hâlâ yurt dışında, Suudi Arabistan’da bulunuyor. Programın insan kaynakları direktörü ve yönetim kurulu üyesi eski Rania Zania’ya göre Daboul, çalışanların büyük çoğunluğunu kendi memleketinden bizzat seçti; bu, özellikle uluslararası bağışçıların finansmanını tehdit edebilecek çocuk bakım ihlallerini çevreleyen mutlak denetim ve gizliliği sağlamak amacıyla atılmış kasıtlı bir adımdı. Ancak Daboul, birden fazla İgasa tesisinin operasyonlarını yönetmekte güçlük çekti; özellikle Saboura’daki bir sitede.

“Siz teröristlerin çocukları!” diye alay eden sesler avlunun karşısından geliyordu.

“Tutuklanan ebeveynlerin çocukları ile rejim subaylarının çocukları hep kavga ederdi” dedi bana Saboura tesisindeki eski sakin İman. “Bakıcılar onları kontrol etmek için ilaç kullandı; çok kullandılar. Aslında, başına bela çıkaran ya da ebeveynleri hakkında soran ya da Esad hakkında kötü şeyler söyleyen herkese bunları verdiler.” Siyah perdeli bir polis arabasıyla gelen Rana adında genç bir kızı anlattı: Rana sürekli bağırarak insanların kendisini öldürmeye geldiğini söylüyordu; görünürde yakın zamanda ailesiyle birlikte kaçırılmanın travmasından hâlâ silkinemiyordu. “Ona o kadar çok ilaç verdiler ki aklı değişti” dedi İman. “İntihar eğilimli hâle geldi. Bir kıza da o kadar çok ilaç verdiler ki sonunda öldü.” “Adı Abir miydi?” diye sordum. İman evet olduğunu doğruladı.

Abir’in hikâyesini daha önce tesisin eski bakıcısı Tahan’dan ve Zania’dan duymuştum. 2018’de yerel polis tarafından vahşice tecavüze uğrayan Abir hastaneye götürülmedi; Saboura tesisine iade edilerek sıkıntılı sakinleri bastırmak için rutin olarak kullanılan hemen her durumda başvurulan sakinleştiricinin aynısı uygulandı. Lina bunun personelin histeri olarak nitelendirdiği durumu kontrol etmek için verildiğine inanıyordu.

Abir hayatta kalamadı. Ölümü SOS Köyleri yönetimi tarafından gizlendi; kurumsal ihmalden sorumlu tutulmamak için başvurulan apaçık bir örtbas girişimi. Aynı dönemde 2017’de SOS Suriye, cinsel istismar ve usulsüzlüklere ilişkin iddialar üzerine zaten Avusturya’daki uluslararası ofis tarafından soruşturma altındaydı. Bu soruşturmalar daha sonra “SOS Suriye’deki birkaç çalışanın ciddi koruma ihlallerine karıştığı” yönündeki muğlak bir açıklamayla sonuçlandı.

2015’e gelindiğinde SOS Köyleri tesislerinin Suriye’de tutukluların oğulları ile kızlarını barındırdığına dair haberler dolaşmaya başlamıştı. Alman yayın organı Die Welt, kuruluşun dönemin ulusal direktörünün bu düzenlemeyi kabul ettiğini aktardı. Öte yandan SOS International, konudan yalnızca iki yıl sonra, bireysel vakalar gündeme gelip personel kaygılarını dile getirdikten sonra haberdar olduğunu ileri sürüyor. Bir yılı aşkın süre boyunca ne soruşturma başlatıldı ne de herhangi bir askıya alma kararı alındı. Bu dönemde iç kayıtlar, tutuklu ebeveynlerinden zorla ayrılan en az 50 küçüğün daha SOS Köyleri bakımına devredildiğini ortaya koyuyor. İgasa Programı 2018’in başlarında dağıtıldı; bu, SOS Köyleri’ne yapılan bu tür yerleştirmelerin sona erdiği döneme denk geldi. Ne var ki muhaberat, savaşın sonuna kadar küçükleri başka yurtlara nakletmeyi sürdürdü.

Saboura tesisinin eski sakinlerinden, tesisin ilk günlerinde orada bulunan Betül ile tanıştım. Najah ve Ahmed’i tanıyan diğer iki genç kadın gibi, Betül de aynı teşhis çalışmasında bir resme takılıp, içindeki kişiyi tanıdığını söyledi. Bu sefer, en büyük El-Abbasi kardeş Dima’ydı. Betül şöyle açıkladı: “İlk geldiğimde onu sadece birkaç kez, yurtlarda ve ofiste personelle tartışırken gördüm. Ama sonra gitti ve bir daha hiç görmedim.”

Dima’nın tesiste olup olmadığını doğrulamak için Tahan’a danışmaya karar verdim. Şamlı bir psikiyatrist olan Tahan’ın SOS ile ilk karşılaşması, 2016 yılının sonlarında, Saboura tesisindeki çocuklar için etkinlikler düzenlemek üzere görevlendirildiği zamandı. İlk seansları, psikolojik acıların endişe verici belirtileriyle karşılaştığı için öfkeyle geçti. Tahan şöyle hatırlıyor: “Çocukların birçoğu bileklerinde kendi kendilerine açtıkları kesiklerle intihar girişiminde bulunduklarına dair kanıtlar sergiliyordu” — Tahan’ın inancına göre bu eylemler, “önceki kaçırılma ve tutuklamalarla tutarlı travmatik deneyimlerle ilişkili içsel acıyı dindirme ve rahatsız edici anıları bastırma girişimleriydi.” “O kadar öfkeliydim ki, sözleşmem bittikten sonra SOS annesi [bakıcı] olmak için başvurmaya karar verdim.” Tahan, sonraki dokuz yılını hem SOS Villages Saboura’da kapanışına kadar hem de daha sonra diğer çocuk bakım kurumlarında, tutukluların çocuklarına karşı yapılan ihlalleri belgeleyerek ve anlayarak geçirdi.

“Dima’yı hiç tanımadım. Betül onu orada gördüğünde benim zamanımdan önceydi,” dedi Tahan bana. Ben de şöyle cevap verdim: “Eski sakinlerden, gizli polisin Saboura gibi bu programlardan çocukları almak için sık sık geldiğini duydum. Dima’ya da böyle bir şey olmuş olabilir mi?” SOS’a göre, tutukluların 105 çocuğu Esad rejimine iade edildi ve örgüt, daha sonra onlara ne olduğunu bilmediğini kabul ediyor. Tahan, “Mümkün,” diye yanıtladı. “Ya güvenlik güçleri tarafından geri götürüldü ya da kaçtı. Çocuklar tesisten defalarca kaçtı ve asla geri getirilmedi.” İddialara göre, personel kaçanlara karşı dikkat çekici bir kayıtsızlık gösterdi ve bu kişiler, savaşın evsizleriyle zaten dolu olan Şam sokaklarında kendi başlarına bırakıldılar.

2018’in başlarında İgasa merkezleri kapandıktan sonra Tahan psikiyatri pratiğine döndü. Üç yıl sonra Suriye Çocuk Hakları Derneği başkanı Haysem Saltaci onu, büyük çoğunluğu 14 yaşın altında evsiz ve yerinden edilmiş çocuklara ev sahipliği yapan yerel işletmeli bir yurt olan Tarık el-Nahl’ın vekâleten müdürü olarak görev yapmaya davet etti. Bu rolü kabul etti; çocuk bakım istismarlarına ilişkin soruşturmasını sürdürme ve daha önce SOS Köyleri’nde başarabileceğinden daha kapsamlı değişiklikler yapabilme umuduyla. Ama orada karşılaştıkları Saboura tesisinde gördüklerini gölgede bırakacaktı.

Tahan, ihmal edilmiş tesisi öfkeyle anlattı: “Çocukların yatağı yoktu; ince battaniyelerle yerde uyuyorlardı. Banyoları su basmıştı; yemek porsiyonları çocukları ayakta tutmaya yetmiyordu.” Psikiyatrik değerlendirmeler sırasında pek çoğu hem personel hem de genellikle daha yaşlı sakinler tarafından uğradıkları cinsel istismarı açıkladı. “Sürekli bir ihmal ve savunmasızlık ortamıydı” dedi. “Hiçbiri gerçek anlamda korunmuyordu.”

Bir noktada Tahan duraksadı, bir çekmeceden bir nesne çıkardı ve kaldırdı: Büyük bir cam kırığından yapılmış, sapı kumaşa sarılıp bantla sabitlenmiş ilkel bir bıçak. “Bunu 11 yaşındaki bir çocuktan aldım” dedi; çenesi öfkeyle sıkılmıştı. “Kendilerini korumak için silah yapıyorlardı.” SOS Köyleri İgasa’daki döneminde gözlemlediği gibi, tesiste serbest bırakılan ve sakinlerin serbestçe erişebildiği, personel tarafından uygulanmak yerine açıkta bırakılmış bol miktarda psikotrop sakinleştirici tanımladı.

Onu en çok rahatsız eden ise kayıtların yokluğuydu. “Girişleri belgeleyen bir sistem yoktu” dedi Tahan. Gelişinden önce neredeyse altı yıllık faaliyete karşın arşiv özünde boştu. Daha önce SOS Köyleri’nde gördüğü gibi, sonradan personel ona muhaberatın çocukları evrak olmaksızın teslim ettiğini söyledi. Ancak uluslararası kuruluşun aksine bu tesis, herhangi bir dış denetim ya da resmi protokolleri takip etme zorunluluğu olmaksızın faaliyet gösteriyordu.

Çocuk Hakları Derneği 2016’da Tarık el-Nahl’da faaliyete geçtiğinde bunu UNICEF finansmanının sağladığı meşruiyetle gerçekleştirdi; bu destek hem erkekler tesisini hem de bitişik Dafar Kız Yurdu’nu kapsıyordu. Üst düzey yönetimin fonları zimmetine geçirdiği iddialarının ardından ve ciddi mesleki suistimal şikâyetleri ortasında bu destek bir yılı biraz geçkin bir süre sonra çekildi. O dönemde direktör olan Haysem Saltaci görevinde kaldı ve kuruluşa liderlik etmeye devam ediyor.

Tahan yeni sakinlerin nasıl karşılandığını sorduğunda, normal polisin çoğunlukla çocukları sokakta ebeveynleri bilinmez hâlde bulduklarını öne sürerek teslim ettiğini öğrendi. Diğer zamanlarda istihbarat subayları siyah araçlarla gelip getirdikleri çocuklar hakkında aynı iddiada bulundu. Tüm çocukları aynı kanaldan geçirerek tesis, siyasi mahkûmlarla izlenebilir bağlantıları olan çocukların kimliklerini idari olarak meşrulaştırılmış bir belirsizlik alanına dönüştürmeye çalıştı.

Kuruluşun başarısızlıklarıyla yüzleşmekte kararlı olan Tahan, tesise giren her çocuğu düzgün biçimde belgeleme sistemi geliştirmeye başladı. Ancak sistem henüz şekillenmeden Çocuk Hakları Derneği direktörü Saltaci aniden devreye girerek şunu söyledi: “Dur. Bu senin işin değil. Bunu yapmak sana düşmez.” Bu, usulsüzlüğün ta kendisini korumaya yönelik kasıtlı bir girişimdi. Tahan o zaman bunun ihmal değil, niyet olduğunu anladı: Kayıtların yokluğu bizzat yöntemdi. “Güvenlik vakalarını” belgesiz bırakarak dernek mükemmel bir boşluk yaratmıştı; geçmişlerin kolayca eritilebildiği bir boşluk.

Tarık el-Nahl’ın, tutuklananların çocuklarını evsiz ve öksüz küçüklerin daha geniş nüfusuna filtrelediğinden ve tasarım gereği tarihlerini erittiğinden korkuyordu Tahan. “Buradaki kuruluşun amacı hiçbir zaman bakım ya da çocuk güvenliği değildi” dedi. “Yerinden etmekti.” Tesise kabul edilenlerden bazılarının daha önce SOS Köyleri sakinleri olduğunu ekledi. “Sednaya Cezaevi gibi işledi; onları öldürerek değil, kim olduklarını silerek ve evsizlikle yerinden ederek.” Koşullar, sokakların daha güvenli alternatif hâline geleceği kadar yaşanmaz ve tehlikeli kılındı. Çocuklar gitmeyi seçmiyordu; oraya zorlanıyordu.

“Uyuşturucu kullananların sayısı ürkütücüydü” dedi Tahan. “Plastik poşetlerden madde soluyorlardı; açık kapı politikasıyla çocuklar istedikleri zaman serbestçe gelip gidebiliyordu.” 2021 tarihli bir Facebook videosu buna bir pencere açıyor. İki genç kadın eğlenerek gülerken Şam’ın bir sokağında bir çocuğun plastik poşetten yapıştırıcı soluduğunu kameraya alıyor. Çocuk en fazla 11 yaşında ve apaçık evsiz. Ebeveynlerinin nerede olduğu sorulduğunda başını kaldırıp bağırıyor: “Babam hapiste, gitti!” Sonra tekrar poşetin üzerine çöküyor, bir daha soluyor. Sonra başını kaldırıyor; gözleri başa dönmüş, baş dönmesi ve coşku içinde bağırıyor: “Hiçbir şeyi umursamıyorum!”

Mahalledeki herkes aynı şeyi söylüyordu. Büyük evsiz çocuk grupları Şam’ın dört bir yanında sürükleniyor; her sabah pek çoğunun Tarık el-Nahl’dan dışarı taştığı ve şehre doğru sessizce aktığı görülüyordu. Mahalle halkı çocukların dilenmek ya da solvent solumak için şehre gittiğine inanıyordu. Bir adam başını sallayarak onlarla genellikle “kafayı bulmuş” hâlde karşılaştığını söyledi; her zaman değil, ama çoğunlukla.

Bu, Tahan’ın daha sonra bana açıkladıklarıyla örtüşüyordu. Tesisin çocukları uzun süre tutması asla amaçlanmamıştı. Koşulların, kalmanın dayanılmaz hale geldiği noktaya kadar kötüleşmesine izin verildi ve güç kullanmaya gerek kalmadan sessizce sokaklara geri itildiler. Kasıtlı bir açık kapı politikasıyla sonuç tahmin edilebilirdi. İsimleri veya kayıtları olmadan kabul edilen tutukluların çocukları, diğer evsiz erkek çocuklarla birlikte sokaklara itildi; ne yapıldığını anlayamayacak kadar küçüklerdi ve eğer hala hayattalarsa ebeveynlerini bulamayacak kadar da küçüktüler.

Bu grupları daha iyi tanımak amacıyla kişisel geçmişleri hakkında daha fazla bilgi edinmek için Tarık el-Nahl’ın yaklaşık bir buçuk kilometre yakınında kurulu yerel bir hayır kuruluşuna başvurdum. Kimliğinin gizli tutulması koşuluyla konuşmayı kabul eden kıdemli bir yetkili, zaman zaman kuruluşun operasyonları için malzeme temin etmeye yardımcı olmak dışında örgütünün yurtle doğrudan ilgisinin pek olmadığını söyledi. “O bölgedeki asıl çabalarımız, yataklar, giysiler ve yiyecek için toplumdan yardım topladığımız iki ergen hapishanesine yönelik” dedi.

Tarık el-Nahl’ın yüz metre kadar ötesinde ağır çelik güvenlik kapılarının ardında ve üstü dikenli tellerle çevrili yüksek duvarlarla kuşatılmış iki büyük yapı yükseliyor. Bunlar erkek çocuklara ait ıslahevleri: 18 yaşına kadar çocukları barındıran ve Suriye Kalkınma Vakfı tarafından işletilen Halid ibn el-Velid ile 14 yaşına kadar çocukları tutan ve Saltaci’nin Çocuk Hakları Derneği tarafından yönetilen El-Gazali.

Yardım kuruluşundan kadınlar şunları anlattı: “2013’ten beri bu hapishanelere girmek için uğraşıyordum; çünkü oradaki çocukların koşullarını görmek istiyordum. Çevremizdeki toplumda burası hakkında kötü söylentiler dolaşıyordu.” Halid ibn el-Velid ıslahevinde personelin eliyle genç bir ergen çocuğun öldüğüne dair söylentiler vardı. Direktörle yüzleştiğinde sergilediği düşmanlık ve lakayt tavır onu şaşırttı. “Evet, bir soruşturma sırasında öldü” dedi direktör. “Bu bizim için rutin bir iş. Onu hâlâ çocuk olarak görmeye devam ediyorsunuz; ama bu yanlış. Bunlar çocuk değil. Bunlar en kötü insanlar. Bunlar teröristler. Masum olduklarını sanmaktan vazgeçin.”

Tesiste sosyal etkinlikler yapmak için on yıla yakın süren ısrarcı taleplerinin ardından hayır kuruluşu çalışanı 2023’ün sonlarında sonunda içeri kabul edildi. “Kapıdan girer girmez çocuklar üzerime gelmeye başladı; iki ya da üç yıldır suçsuz bir şeyler yapmadan tutuklandıklarını ve ailelerini görmediklerini söylüyorlardı. Konuştuğum 60’tan fazla çocuktan yaklaşık yüzde doksanı ebeveynlerinin de tutuklu olduğunu söyledi.” Çocukların büyük çoğunluğu kadına annelerinin tutuklu, babalarının ise terörist olduğunu söyledi. Sonradan onlara babalarını bu şekilde nitelendirmeye yönelik telkin yapıldığını öğrendi; onları devrimci şehit olarak tanımlamak cezaevi yetkililerinin cezasına yol açabilirdi.

Dört yıllık süreçte Çalışma ve Sosyal İşler Bakanlığı tarafından Halid ibn el-Velid’deki mesleki eğitim programlarını denetlemek amacıyla görevlendirilen eski koordinatör yardımcısı Muhammed Rama el-Zaid, bana şunları söyledi: “Bir istihbarat şubesi hapishanesiydi orası.” Tesisin ufak hırsızlık ve darp gibi olağan hukuki suçlar nedeniyle tutuklanan gençlerin yanı sıra pek çok çocuğun terörle bağlantılı suçlamalarla yargılandığını ve muhaberatın çocukları doğrudan ıslahevine sevk ettiğini açıkladı.

“Sivil mahkemeler aracılığıyla gelen çocuklar genellikle öğleden sonra saat 5 civarında, önceden belirlenmiş bir saatte geliyordu. Ancak diğerleri genellikle rastgele, bazen de gece yarısı olmak üzere doğrudan istihbarat birimlerinden sevk ediliyordu.” Çocuklar 18 yaşına geldiğinde ve artık çocuk olarak sınıflandırılmadıklarında yolları ayrılıyordu. “Sivil mahkemeler tarafından sevk edilenler Adra Cezaevi gibi normal cezaevlerine naklediliyordu ve biz de davalarını takip edebiliyorduk. Ancak istihbarat birimleri tarafından teslim edilenler farklıydı. Sonunda, bazen 16 yaşında bile olsalar, istihbarat birimleri tarafından geri alınıyorlardı ve nereye gittiklerini asla takip edemiyorduk. Sadece ortadan kayboluyorlardı,” dedi Al-Zaid.

Bu kurumların kasıtlı ve kötü niyetle faaliyet gösterdiği açıktı. Uluslararası kuruluş SOS Köyleri’nin aksine, eski rejimin çöküşünden bu yana herhangi bir incelemeye ya da soruşturmaya tabi tutulmamışlardı. Mevcut arşivlerinin, varsa, acil biçimde incelenmesi gerekiyordu. Bu kaygıları, topladığım tanıklıkları ve tesisin kayıp çocuklar örüntüsündeki potansiyel önemini, kayıp tutuklu çocukların davalarının sözcüsü Samer Kurabi’ye ilettim.

Bu brifingden kısa süre sonra Halid ibn el-Velid ıslahevinin kapılarından iki takım elbiseli adamla birlikte geçtim. Biri, Genel Güvenlik Kuvvetleri’ne bağlı bir savcıydı. Diğeri, yeni geçiş hükümetinin yolsuzlukla mücadele komitesini temsil ediyordu ve nadir bir yetkiyi elinde bulunduruyordu: İzin ya da önceden haber vermeksizin tesislere girme ve iç işleyişlerini inceleme yetkisi. O gün hapishanelerin dayandığı korumalar geçersizdi.

Siyasi tutukluları yutmak için inşa edilmiş hapishaneler listesindeki Sednaya ve diğerleri gibi Halid ibn el-Velid ıslahevi de Aralık 2024’te Ahmet el-Şara’nın isyancı ordusu Hayat Tahrir el-Şam şehre girdiğinde boşaltıldı. Eylül sonundaki ziyaretim sırasında tesis, her ikisi de ciddi zihinsel yetersizliği olan ve büyük açık kafeste tutulan iki genç dışında boştu. Bir personelden tesisin arşivlerini göstermesini isterken yüksek sesle inliyorlardı; ancak sakinler kaçtığında kayıtların alınıp yakıldığı yanıtını aldık.

Apaçık bir yalandı bu; sanki bir suçun itirafıydı. Karşı caddedeki bağlantılı tesis El-Gazali’den gelen başka bir çalışan kısa süre sonra yanımıza geldi ve bu anlatıyı çürüttü; arşivin gerçekten var olduğunu doğruladı. Kompleksi açarak içeri aldı. Dosyalar dolap ve raflardan taşıyor, dağınık biçimde istiflenmişti ve kaybolduğunu söyledikleri kâğıt izi hâlâ tam anlamıyla yerli yerindeydi.

Birkaç dosyayı gözden geçirip harap komplekste tek başıma dolaştıktan sonra varlığımın cezaevi personelini tedirgin ettiği anlaşıldı. Tesiste serbestçe dolaşan bir yabancıya kurum fazla tahammül edemezdi. Sonunda dışarı çıkarıldım ve araçta beklemeye bırakıldım; ama başından beri soruşturmada benimle yorulmak bilmez bir özveriyle çalışan meslektaşım her iki tesisteki, hem Halid ibn el-Velid hem de El-Gazali’deki dosyaları incelemeye devam etmesine izin verildi.

Saatlerce dışarıda kalıp arabada öfkeyle bekledikten sonra, grubun nihayet hapishanenin 3 metre yüksekliğindeki çelik kapılarından, ellerinde belge ve kitap yığınlarıyla çıktığını gördüm. Aniden kenara itilmenin verdiği öfke yerini meraka bıraktı. Dosyalardan çıkanlar çok şey ortaya koydu. Kuruma bireysel girişleri kaydetmek için kullanılan yüz sayfayı aşkın bir kayıt defterinde, Suriye Terörle Mücadele Mahkemesi tarafından sevk edilen, bazen tek bir sayfada yediye kadar çıkan erkek çocukların isimleri listelenmişti.

Terörle Mücadele Mahkemesi, Esad’a karşı ayaklanmanın zirveye çıktığı 2012’de kuruldu. Resmi olarak terörle bağlantılı suçları kovuşturmak amacıyla oluşturulmuştu; ama pratikte muhalefeti suç olarak damgalamada rejimin birincil araçlarından birine dönüştü. Mahkeme, sanıkların avukatlara erişimi, delillere itiraz etme hakkı ve kararlara itiraz imkânı dahil olağan yargısal güvenceler dışında, hukuk dışı bir ortamda işledi. Yargılamalar genellikle kısa sürer, şeffaflıktan yoksun olur ve istihbarat teşkilatları tarafından işkence yoluyla elde edilen itiraflara dayanırdı.

Mahkemenin adı, savaş boyunca insan hakları raporlarında defalarca yer aldı; Uluslararası Af Örgütü ve BM Suriye Soruşturma Komisyonu’nun soruşturmaları da dahil olmak üzere her ikisi de bu mahkemeyi adalet değil, baskı mekanizması olarak nitelendirdi. Zamanla mahkeme, on binlercesini Esad’ın cezaevi ağlarında ölüme gönderen sistemle özdeşleşti. Mahkemenin adının Halid ibn el-Velid ve El-Gazali tesislerindeki giriş kayıtlarında, 11 yaş kadar küçük çocukların davalarını da kapsayacak biçimde tekrar tekrar geçmesi son derece endişe vericiydi.

Mahmud el-Nuaymi, 12 yaşındayken tutuklandı ve ardından Terörle Mücadele Mahkemesi tarafından El-Gazali’ye sevk edildi; mahkeme onu terör faaliyetlerini finanse etmek ve askeri sınıf silahlar içeren terör eylemlerine katılmakla suçlamıştı. Yaşına göre iddiaların inanılmaz niteliğinin ötesinde, genç el-Nuaymi’nin dosyasında öne çıkan şey tutuklandığı tarih ile El-Gazali’deki hapishane tarihi arasındaki iki yıllık boşluktu. Bu örüntü pek çok Terörle Mücadele Mahkemesi sevkinde yineleniyordu; çocuklar çoğunlukla ilk tutuklamalarından bir ya da iki yıl sonra ıslahevlerine naklediliyordu.

Silah eğitimi vermek ve Suriye Ordusu personelinin ölümüyle sonuçlanan terör eylemleri gerçekleştirmekle suçlanan 12 yaşındaki Mahmud Caser için El-Gazali’deki tutukluluk kısa sürdü. Yalnızca iki ay sonra muhaberatın, bilinen adıyla ailelerinden ayrılmadan önce siyasi tutukluların ailelerini tutan bir tesis olan Genel İstihbarat Müdürlüğü’nün 248 Numaralı Şubesi’nin velayetine iade edildi. Bazı kayıtlar Terörle Mücadele Mahkemesi tarafından suçsuz sevk edilen çocukları gösteriyordu; bu durum mahkemenin bir hukuki otorite mi yoksa yalnızca istihbarat biriminin çocuk velayetinden yapılan transferleri resmileştiren bir mekanizma mı olduğu sorusunu akla getirdi.

Bu çocuklara yöneltilen suçlamaların büyük çoğunluğu, yetişkin siyasi tutuklulara sıkça uygulananları yakından yansıtıyordu. Bu durum şu soruyu gündeme taşıdı: Bu suçlamalar nasıl yapıldı? Silah eğitimi, ölümlere yol açma ve terör finansmanı iddialarını da kapsayan karmaşık terör suçlamalarının küçüklere karşı tekrar tekrar kullanılması, çocuklara Terörle Mücadele Mahkemesi aracılığıyla muhbir olarak hedef alınan ebeveynlerine yöneltilenlerden türetilmiş suçlamalar atandığına işaret ediyordu.

15 yaşına gelen çocukları El-Gazali’den devralan Halid ibn el-Velid tesisine ait dosyalar, başlangıçta Terörle Mücadele Mahkemesi aracılığıyla kabul edilen küçüklerin yetişkinliğe yaklaştıkça aynı makama geri sevk edildiğini ortaya koyuyor. Eski personel üyesi el-Zaid’e göre, tesisin dışına alındıktan sonra çocukların davalarını takip etme görevi üstlenen kişiye göre ondan sonra nereye götürüldükleri artık izlenemiyordu.

Bu bilgilerle birlikte ağır bir soru havada asılı kaldı. Ebeveynler özgürlüklerine kavuşamadı ve infaz edildi ise çocuklarına ne oldu? Rejim yetişkinleri etkisiz hâle getirdikten ve oğullarıyla kızları artık koz olarak işe yaramadıktan sonra onları ne bekliyordu? El-Abbasi çocuklarını düşünmemek mümkün değildi. Ahmed, El-Gazali ya da Halid ibn el-Velid’in koridorlarından geçti mi? Kız kardeşleri kız çocuklarına yönelik ıslahevi olan Bab Musalla’ya gönderildi mi? Ebeveynlerine yöneltilen aynı uydurma suçlamalar — terörü finanse etmek — ile mi suçlandılar?

Bab Musalla’nın içinde röportaj yapmama izin verilmediği için, bunun yerine davaya yardımcı olmakla görevli Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı yetkililerine başvurdum ve erkek çocuk hapishanelerinde yapıldığı gibi arşivlerin benzer bir şekilde incelenmesini istedim. Orada, tutukluların kayıp çocuklarıyla ilgili soruşturmayı ilerletmekle görevli yetkili Lillian Malik ile görüştüm ve dosyaların incelenmesinin aciliyetine ilişkin endişelerimi dile getirdim; tesisin personelinin Esad döneminden beri değişmediğini ve birçok tanıklığa dayanarak eski rejime sadık göründüklerini belirttim. Tek bir uyarı telefon görüşmesi bile hayati önem taşıyan kanıtların yok olmasına yol açabilirdi.

“Endişelenmeyin,” diye beni temin etti. “Aylar önce oradaydım, arşiv odasını açtım ve birçok önemli dosya buldum. Onları aldım ve [tutukluların çocuklarının kaderinden sorumlu] komiteye teslim ettim. Ama henüz onlarla ilgili bir şey duymadım.” Bana, Bab Musalla’daki delillerin diğer iki çocuk ıslah evindeki belgelerle aynı olduğu söylendi; reşit olmayan, genç kızlar, yaşları ve koşullarıyla tamamen orantısız terörizm suçlamalarıyla sevk edilmişti.

Bab Musalla’da toplanan deliller, Temmuz ayında hükümet yetkilileri tarafından resmen teslim alındı. Önemini ve Malik’in dosyalardan bana anlattıklarını göz önünde bulundurursak, üç ay sonra, Ekim ayında, müfettişlerin hala El-Ghazali ve Halid ibn el-Valid tesislerindeki arşivlere el koymamış olmaları neredeyse akıl almazdı. Bu başarısızlık, bir gözden kaçırmadan ziyade bir ihmalkarlık eylemi gibi görünüyordu. Ancak bu, Esad sonrası dönemin bir belirtisidir. Geçmişteki suçları soruşturmak ve rejimin kurbanları için adalet ve hesap verebilirliği sağlamakla görevli olanlar da dahil olmak üzere hükümet içindeki birçok kişi, soruşturmaları gereken davalarda çarpıcı bir aciliyet veya çaba eksikliği sergiliyor.

El-Ghazali’nin içinde, iki müfettiş baştan beri sabırsız görünerek kayıtsız bir tavır sergiledi. “Hadi, acele edin,” diyorlardı içlerinden biri, hafta sonu İdlib’deki ailesini ziyaret etmesi gerektiğini açıklayarak. Saat daha öğleden sonra 2’ydi ve adalet arayışı çoktan çok uzamıştı. O gün toplanan dosyaların henüz analiz edilmemiş ve bir yerlerde, bir devlet kurumunun arşiv odasında tozlanmış halde bekliyor olmalarına şaşırmam.

Suriye’de, kayıp kişilerin kaderini anlamaya çalışanlar için neredeyse hiç şeffaflık yok; sadece cevapları umursamayan, gerçeği bir yükümlülükten ziyade bir rahatsızlık olarak gören, uyuşmuş bir bürokrasi var. Hükümet çaba gösterdiğini iddia etse de, olanları unutmanın ve geleceği inşa etmeye odaklanmanın zamanı geldiğinde ısrar ediyor. Ancak Şam sokaklarında hüküm çoktan açık. Kime sorarsanız sorun, açıkça duyacaksınız: Tüm bu acıların mimarlarına verilen af ​​çok ileri gitti.

Konuştuğum Suriyeliler bana, meşruiyet isteyen bir hükümetin, Esad’ın suçlarının kanıtlarını saklarken ailelerden bu suçları unutmalarını isteyemeyeceğini söylediler. Yeni Suriye’nin Esad’la kopuşu, çocukların nakillerinden sorumlu olanları yargılamak ve onları ortadan kaybettiren kurumları hesap verebilir hale getirmek için gerekli belgelerin hâlâ saklandığı eski rejimin arşiv odalarında başlayabilir. Kurbanların aileleri, bu belgeler olmadan, afın uzlaşmanın yerini tutamayacağını ve aynı masumların bedelini ödemeye devam edeceğini söylüyor.

Yorum Analiz Haberleri

Gecenin kadrini bilmek hazırlık gerektirir
Avrupa demokrasilerinin yapısal çöküşü ve bir sis perdesi olarak İslamofobi
Hürmüz Boğazı’ndan yayılan riskler
Britanya’nın Kıbrıs, Venezuela ve İran’a yönelik saldırılardaki rolü
Akademinin Gazze soykırımıyla imtihanı