Mohammad Eslami’nin Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
Aşağıdaki analiz, Pekin'de bulunan Çinli güvenlik, askeri ve siyasi uzmanlarla yapılan kapsamlı görüşmelere dayanmaktadır ve İran'daki son protestolarla ilgili olarak Çin hükümetinin resmi tutumundan ziyade analitik değerlendirmeleri yansıtmaktadır.
Geçen yılın sonlarında birçok şehirde gösteriler patlak verdikten sonra, İran bir kez daha ülke çapında protestolarla sarsıldı. Geçen Haziran ayında 12 gün süren savaşın ardından ekonomik baskı, enflasyon, enerji kıtlığı ve derin siyasi yorgunluk gibi tanıdık faktörlerin etkisiyle ortaya çıkan bu kargaşa, ne spontane ne de tamamen beklenmedik bir olaydı.
İran toplumu, yaptırımlar, savaşın yol açtığı hasar ve ülkenin nükleer geleceğine ilişkin belirsizlik nedeniyle zaten baskı altındaydı. Protestolar, yönetimi ve yaşam koşullarına yönelik öfkeyi yansıtıyordu, ancak aynı zamanda İran'ın olağanüstü bir kırılganlık döneminde stratejik yönelimine ilişkin endişeleri de ortaya koyuyordu.
Pekin'den bu olaylar dikkatle izlendi, ancak alarmist bir retorik kullanılmadı.
Çinli analistler, protestoları devrimci bir an olarak değil, 12 günlük savaşın tetiklediği istikrarsızlığın devamı olarak hızlıca çerçevelendirdiler. Bu yorumda, iç karışıklıklar ve dış askeri baskı, aynı olgunun iki ifadesi olarak görüldü: İran devletine karşı sürdürülen baskı.
İç güvenlik mantığı
Çinli analistler de İranlı yetkililer tarafından öne sürülen temel bir argümanı yinelemişlerdir: barışçıl protesto ile anarşik şiddet arasındaki ayrım. Demokratik ya da otoriter olsun, hiçbir siyasi sistem silahlı aktörleri, kamu altyapısına yönelik saldırıları veya polisle doğrudan çatışmaları hoş görmez.
Bu bakış açısına göre, ayaklanmaların bastırılması ideolojik baskı olarak değil, standart bir devlet davranışı olarak çerçeveleniyor. Bu çerçeveleme, Çin'in kendi iç güvenlik mantığıyla tutarlıdır ve Pekin'in İran'daki protestoların uluslararasılaştırılması çağrılarına neden çok az ilgi gösterdiğini açıklamaya yardımcı olur.
Önemli olan, Çinli askeri ve politika uzmanlarının protestoları izole bir iç olay olarak değil, geçen yaz gerçekleşen 12 günlük savaşın siyasi artçı şoku olarak ele almalarıdır. Altyapının tahrip edilmesi, İsrail ve ABD saldırılarının psikolojik etkisi ve yeniden çatışma tehdidinin devam etmesi, toplumsal istikrarsızlığa katkıda bulunmuştur.
Bu görüşe göre, İran'daki karışıklıklar sadece rejimin zayıflığının değil, aynı zamanda devleti askeri, ekonomik ve sosyal alanlarda eşzamanlı olarak zorlamak için uygulanan sürekli dış baskının da bir kanıtıdır.
Bu değerlendirme, Çin'in başka bir askeri çatışma olasılığını değerlendirmesine doğrudan yansımaktadır. Çin güvenlik çevreleri, İsrail veya ABD'nin İran'a yönelik yeni bir saldırısının kaçınılmaz olduğunu giderek daha fazla kabul etmektedir.
Pekin'in bakış açısına göre, İran'ın zenginleştirilmiş uranyum stokları, kısıtlı nükleer denetim erişimi ve devam eden füze geliştirme çalışmaları ile ilgili çözülmemiş sorunlar, İran'ın düşmanlarının önleyici tedbirler alması için güçlü bir teşvik oluşturmaktadır. Aynı zamanda, Çinli analistler, 12 günlük savaştan bu yana askeri dengede anlamlı bir değişiklik olduğuna dair çok az kanıt görmektedir.
Pekin'in görüşüne göre, hem İran hem de İsrail bugün, Haziran 2025 öncesinde sahip oldukları saldırı ve savunma yeteneklerinin yaklaşık olarak aynısına sahip. İran, hava savunma ve hava gücü açısından zayıf kalırken, önemli füze ve insansız hava aracı yeteneklerini koruyor. İsrail, hava üstünlüğünü ve katmanlı savunmasını sürdürüyor, ancak yoğun saldırılara karşı savunmasız kalmaya devam ediyor.
Sonuç olarak, Çinli uzmanlar, ölçek ve yoğunluk dışında, başka bir savaşın temelde farklı bir sonuç doğurmayacağını değerlendiriyorlar. Bir sonraki çatışmanın muhtemelen daha acımasız, daha yıkıcı ve kontrol altına alınması daha zor olacağını ve komşu ülkelere sıçrama riskinin daha yüksek olacağını savunuyorlar.
Egemenlik için test vakası
Bu olasılık, Pekin'i Tahran ile ideolojik uyum nedeniyle değil, bölgesel istikrar nedeniyle endişelendiriyor. Çin'in Orta Doğu'daki en önemli çıkarı öngörülebilirliktir: güvenli enerji akışı, korunan ticaret yolları ve zincirleme çatışmalardan kaçınmak. İran, İsrail ve ABD'yi içeren ve potansiyel olarak Hizbullah, Yemen veya Körfez devletlerini de içine çekebilecek daha geniş çaplı bir savaş, bu üç unsuru da tehdit edecektir.
Buna rağmen, Çin askeri bir rol üstlenmeye niyetli değildir. Çin güvenlik çevreleri bu konuda açıkça konuşuyor. Pekin, İran'da ve bölgede barış ve istikrarı destekliyor, rejim değişikliğine karşı çıkıyor ve yabancı askeri müdahaleyi reddediyor. Egemenliği uluslararası düzenin düzenleyici ilkesi olarak görüyor ve İran'ı bir test vakası olarak değerlendiriyor.
Ancak bu destek tamamen siyasi ve diplomatik nitelikte. Çin, İran'ın iç işlerine müdahale etme niyetinde değil ve savaş durumunda askeri destek sağlama niyetinde de değil.
Bu tutum hem ilke hem de pragmatizmi yansıtmaktadır. İran adına askeri müdahalede bulunmak, ABD ile çatışma riskini doğurur ve Çin'in daha geniş küresel stratejisini zayıflatır. Ancak siyasi açıdan Pekin, dış güçlerin neden olduğu istikrarsızlığa karşı mevcut hükümetlerin yanında durmanın değerini görmektedir. Çin'in bakış açısına göre, İran'da veya başka bir yerde rejim değişikliği demokrasi değil, kargaşa yaratır.
Ekonomik baskı bu tutumu daha da keskinleştirir. ABD'nin İran ile ticaret yapan ülkelere yüzde 25 gümrük vergisi uygulama kararı, Pekin'de Çin ile daha geniş kapsamlı bir ekonomik çatışmanın parçası olarak yorumlanıyor. Çinli politika yapıcılar bu önlemleri İran'a özgü yaptırımlar olarak değil, Washington'un Çin'in küresel ekonomik etkisini sınırlama çabalarının bir başka cephesi olarak görüyor.
Sonuç olarak, Pekin bu gümrük vergilerinin Çin-İran ilişkilerini önemli ölçüde bozacağını düşünmüyor. Ticaret uyum sağlayabilir ve rotalar değişebilir, ancak stratejik mantık değişmeden kalır.
Çin'in İran'ın mevcut krizine yaklaşımı ne romantik ne de alaycı. Soğuk bir şekilde sistematik. Pekin, kritik kitleye ulaşamayan protestolar, baskı altında olan ancak çöküşün eşiğinde olmayan bir rejim ve tüm tarafları zarara uğratacak bir savaşın yaklaşmakta olduğunu görüyor. Çin, itidal çağrısında bulunacak, müdahaleyi kınayacak ve iş yapmaya devam edecek, ancak diğerlerinin kaçınılmaz kıldığı istikrarsızlığa hazırlık yapacak.
Pekin'in bakış açısına göre, İran meselesi ideolojiyle ilgili değil. Bu bir emsal meselesi. Ve Çin, emsallerin protestolardan çok daha tehlikeli olduğuna inanıyor.
* Mohammad Eslami, Minho Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler Yardımcı Doçenti, İrlanda'daki Dublin City Üniversitesi'nde Uluslararası Güvenlik Konuk Araştırmacısı ve İtalya'nın Floransa kentindeki Avrupa Üniversitesi Enstitüsü'nde Uluslararası Güvenlik Max Weber Araştırmacısıdır. Ayrıca, Harvard Üniversitesi Davis Rus ve Avrasya Araştırmaları Merkezi tarafından yönetilen Silah Kontrolü Müzakereleri Akademisi'nde araştırmacı olarak görev yapmıştır. Araştırmaları, öncelikle Orta Doğu bölgesinde konvansiyonel ve konvansiyonel olmayan silahların yayılması üzerine odaklanmaktadır.