Batı siyasi elitlerinde “İsrail” çatlağı: Trump ve Vance’in söylemlerinin perde arkası

Doç. Dr. Necmettin Acar, Gazze'deki soykırım sonrası İsrail'in Batı toplumlarında yaşadığı meşruiyet krizinin, Batılı elitlerin siyasi söylemlerini nasıl dönüştürmek zorunda bıraktığını değerlendiriyor.

Batı Siyasi Elitlerinde “İsrail” Çatlağı: Trump ve Vance’in Söylemlerinin Perde Arkası

Necmettin Acar / Fokus+


Son dönemde Batılı siyasal elitler arasında İsrail’e yönelik eleştirel söylemlerin dikkat çekici biçimde sertleştiğine işaret eden gelişmeler Batılı elitlerin geleneksel İsrail desteğinde belirgin bir kırılma yaşandığını ortaya koyuyor. Özellikle ABD Başkanı Donald Trump ve Başkan Yardımcısı J. D. Vance’in İsrail hükûmeti ve Başbakan Binyamin Netanyahu’ya yönelik sert açıklamaları, bu değişimin yalnızca diplomatik düzeyde değil, siyasi düzeyde de belirginleştiğini gösteriyor. Pek çok analist, Batılı liderlerin giderek sertleşen tutumunu İsrail’in ABD’nin bölgesel diplomasi girişimlerini, özellikle de İran’la yürütülen müzakere süreçlerini baltalayan politikalarına ya da Orta Doğu’daki çatışmaların Batı ülkelerine yüklediği ekonomik ve güvenlik maliyetlerine bağlıyor. Kuşkusuz bu açıklamalar önemli ölçüde doğruluk payı taşıyor. Ancak Batılı siyasal elitler arasında gözlenen tutum değişikliğini yalnızca bu faktörlerle açıklamak mümkün görünmüyor. 

Bu yazının temel argümanı; Batılı siyasal elitlerde yükselen İsrail eleştirilerinin temelinde sivil toplumda güçlenen İsrail karşıtlığının yer aldığıdır. İsrail’in Gazze başta olmak üzere Filistin topraklarında gerçekleştirdiği tarihin gördüğü en vahşi soykırımın ve tüm Ortadoğu bölgesine yaydığı hukuksuz saldırıların Batı kamuoyunda İsrail’e yönelik algıyı köklü biçimde değiştirdiği, son dönemde yapılan kamuoyu yoklamalarında açıkça görülüyor. İsrail’in Batı kamuoyunda uzun yıllar sahip olduğu sempati önemli ölçüde aşınırken, eleştirel ve karşıt tutumlar özellikle sivil toplumda görünür biçimde güçleniyor. İşte siyasal elitlerin söylemindeki değişim, büyük ölçüde sivil toplumda yaşanan bu köklü dönüşümün gecikmeli fakat doğal bir yansıması olarak okunmalıdır. 

Batı siyasetinde sivil/siyasal toplum dikotomisi   

İtalyan sosyalist düşünür Antonio Gramsci’nin “hegemonya” teorisi, Batılı siyasal elitlerin İsrail’e yönelik son dönemde artan eleştirel tutumlarını anlamak için güçlü bir analitik çerçeve sunuyor. Gramsci’ye göre devlet, yalnızca zor aygıtlarından ibaret değil, “zor” ve “rıza”nın birleşiminden oluşan bir yapıdır. Bu nedenle toplumsal kültür, değerler ve ideolojik üretim süreçleri de siyasal düzenin sürekliliğinde belirleyici rol oynar. 

Gramsci, Doğu ve Batı toplumları arasında bu açıdan önemli bir ayrım yapar. Ona göre Doğu toplumlarında devletin sürekliliği daha çok güvenlik aygıtları, merkezî bürokrasi ve baskı mekanizmaları gibi zor araçlarına dayanırken, Batı toplumlarında eğitim kurumları, medya, dinî yapılar, sendikalar, siyasi partiler, meslek örgütleri ve kültürel üretim alanları gibi rıza üretim mekanizmaları merkezî bir konuma sahiptir. Bu nedenle Doğu’da siyasal mücadele ağırlıklı olarak devletin zor kapasitesini ele geçirme etrafında şekillenirken, Batı’da asıl mücadele sivil toplumda hegemonya kurma ve rıza üretim süreçlerini kontrol etme üzerinden yürür. 

Bu ayrım, Gramsci’nin Rusya ile Avrupa’daki sosyalist mücadelelerin neden farklı stratejiler gerektirdiğini açıklamak amacıyla geliştirdiği “manevra savaşı” ve “mevzi savaşı” kavramlarında somutlaşır. Manevra savaşı, devletin zor araçlarını hedef alan doğrudan ve hızlı siyasal müdahaleleri ifade ederken, mevzi savaşı, sivil toplumun kurumları içerisinde uzun süreli bir ideolojik ve kültürel mücadeleyi ifade eder. Gramsci’ye göre Batı toplumlarında kalıcı siyasal dönüşümün yolu, öncelikle sivil toplumdaki hegemonik mevzilerin kazanılmasından geçmektedir. 

Bu çerçevede Batı’da hegemonya yalnızca siyasal toplum üzerinde kontrol sağlanarak kurulamaz. Kalıcı ve derin bir egemenlik ancak sivil toplum alanında da kök salmakla mümkün olur. Değerlerin, ideolojilerin, medyanın, akademinin ve kamuoyunun şekillendiği bu alanda elde edilen hegemonya, zamanla siyasal toplumdaki güç ilişkilerini de dönüştürme kapasitesine sahiptir. Dolayısıyla sivil toplumda güçlü destek bulan bir düşünce veya siyasal yönelim, uzun vadede siyasal elitleri ve devlet politikalarını etkileyecek bir baskı oluşturabilir. 

Batılı siyasal elitler arasında İsrail’e yönelik eleştirel tutumların son dönemde giderek görünür hâle gelmesi de bu perspektiften okunabilir. Medya, akademi, sivil toplum kuruluşları ve kamuoyu düzeyinde ortaya çıkan eleştirel tutumların güçlenmesi, siyasal elitlerin söylemlerine de yansımaya başlamış durumda. Gramsci’nin hegemonya yaklaşımı, Batı’daki bazı siyasal aktörlerin son dönemde daha eleştirel pozisyonlar benimsemelerini, sivil toplumdaki dönüşümün siyasal topluma doğru taşınmasının bir göstergesi olarak değerlendirmeye imkân tanımaktadır.  

Bu bağlamda, 7 Ekim sonrası İsrail’in soykırım politikalarının ve bu politikalara Batılı siyasal elitlerin verdiği sınırsız desteğin Batı’da sivil toplum ile siyasal toplum arasındaki ilişkiyi yeniden şekillendirdiği ve iki alan arasında belirgin bir gerilimi ortaya çıkardığı söylenebilir. Gramsci’nin kavramsal çerçevesi esas alındığında, sivil toplumdaki bu dönüşümün yakın gelecekte Batı’daki siyasal toplumda daha kapsamlı değişimlere yol açması mümkün görülüyor. 

İsrail Batı sivil toplumundaki meşruiyet krizinin doğal sonuçlarıyla yüzleşiyor 

İsrail, uzun yıllardır Batılı ülkelerdeki siyasal elitlerle ve bazı Orta Doğu rejimleriyle geliştirdiği ilişkiler sayesinde siyasal toplum düzeyinde önemli bir nüfuz elde etmişti. Ancak 7 Ekim sonrası dönemde yaşanan gelişmeler, İsrail’in Batı’daki sivil toplum nezdindeki konumunu ciddi biçimde sarstı. İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği tarihin en vahşi soykırımı, Batı Şeria’da İsrail ordusunun desteğiyle yerleşimcilerin Filistin halkına yönelik şiddet eylemleri ve İsrail’in Lübnan, İran ile Yemen’e yönelik saldırıları, Batılı siyasal elitler tarafından büyük ölçüde desteklenmesine rağmen, Batı kamuoyunda İsrail’e yönelik eleştirileri ve karşıt duyguları önemli ölçüde güçlendirdi. Bu süreçte sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, sendikalar ve bağımsız medya çevrelerinde İsrail politikalarına yönelik eleştirel tutumlar belirgin şekilde arttı. 

Bu dönüşümün en somut göstergelerinden biri Pew Araştırma Merkezi’nin 36 ülkede gerçekleştirdiği kapsamlı kamuoyu araştırmasıdır. Araştırmaya göre dünya genelinde katılımcıların ortalama yüzde 67’si İsrail hakkında olumsuz görüş bildirirken, olumlu görüşe sahip olanların oranı yalnızca yüzde 25’te kalmaktadır. Türkiye’de İsrail’e yönelik olumsuz yaklaşım yüzde 96’ya ulaşırken, dikkat çekici olan asıl gelişme, Batı ülkelerindeki eğilimdir. ABD’de İsrail’e olumsuz bakanların oranı yüzde 60’a yükselmiş, Demokrat seçmenler arasında bu oran yüzde 80’lere kadar çıkmış durumda. Kanada ve Avrupa’nın birçok ülkesinde de İsrail’e yönelik olumsuz kanaatler yüzde 70’lerin üstüne çıkmış iken araştırmaya katılan ülkelerin büyük bölümünde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya duyulan güven son derece düşük seviyelerde. 

Bu veriler, İsrail’in Batı’daki sivil toplum nezdinde uzun yıllardır sahip olduğu meşruiyet ve sempatinin önemli ölçüde aşındığını açıkça gösteriyor. Batılı siyasal elitler arasında son dönemde yükselen eleştirel söylemler de büyük ölçüde sivil toplumda meydana gelen bu derin dönüşümün gecikmeli fakat kaçınılmaz bir sonucu olarak okunmalıdır. Batı siyasal sisteminde sivil toplumun, rıza üretim mekanizmaları aracılığıyla siyasal toplumu etkileme ve dönüştürme kapasitesi bu değerlendirmeyi daha da güçlendiriyor. 

Batılı siyasal elitler arasında son dönemde gözlenen İsrail’e yönelik eleştirel söylemlerin yalnızca diplomatik anlaşmazlıklar, stratejik çıkar çatışmaları veya bölgesel güvenlik hesaplarıyla açıklanması eksik kalmaktadır. Bu değişimin arkasında, çok daha derin ve yapısal bir dönüşüm olarak Batı sivil toplumunda yükselen İsrail karşıtlığı bulunuyor. Gazze’de İsrail’in gerçekleştirdiği soykırım, Batı Şeria’da İsrail ordusun desteğini arkasına alan yerleşimci terörünün altına imza attığı şiddet olayları ve İsrail’in tüm bölgeye yaydığı hukuksuz askerî operasyonları, uzun yıllar boyunca Batı kamuoyunda sahip olduğu meşruiyet ve sempatiyi ciddi biçimde aşındırdı. Pew araştırmasının ortaya koyduğu veriler de bu dönüşümün geçici değil, geniş toplumsal tabanlara yayılan kalıcı bir eğilim olduğunu gösteriyor. 

Bu bağlamda Trump ve Vance’in son dönemde İsrail hükûmetine ve Netanyahu’ya yönelik sert açıklamaları, yalnızca iki siyasetçinin kişisel tutumları ya da taktiksel çıkışları olarak değerlendirilmemelidir. Söz konusu açıklamalar, Batı kamuoyunda giderek güçlenen İsrail karşıtı duyguların siyasal alana yansımasının ilk işaretleri olarak okunmalıdır. Gramsci’nin işaret ettiği üzere, sivil toplumda yaşanan ideolojik ve kültürel dönüşümler er ya da geç siyasal toplumu da etkiler. Bu nedenle yakın gelecekte yalnızca ABD’de değil, Avrupa ülkelerinde de İsrail’e yönelik eleştirel söylemlerin daha görünür hâle gelmesi ve siyasal elitlerin kamuoyundaki değişime uyum sağlayarak İsrail’e karşı daha mesafeli pozisyonlar benimsemesi güçlü bir olasılık olarak karşımızda durmaktadır. 

Yorum Analiz Haberleri

Irak, 22 yıl sonra tek bir güvenlik otoritesi etrafında yeniden şekillenebilecek mi?
İnsan bedeni sınırsız bir coğrafya değildir!
İslamabad Mutabakatı ABD iç siyasetinde nasıl yankılandı?
Suriye’nin Lübnan’a müdahale planı oldu mu?
Keir Starmer’in istifası sonrası İngiltere başbakan konusunda dikiş tutturabilecek mi?