Sizi ilk önce inceleme, deneme ve öyküleriniz ile tanıdık. Ardından Hiç birşey, Fatma Aliye: Uzak Ülke romanlarınız yayımlandı. Şimdi ise Timaş Yayınları tarafından yayımlanan Medyasenfoni adlı üçüncü romanınızla okur karşısına çıktınız. Yazmak sizin için nedir ve neden roman türüne yöneldiniz?
Yazmak benim için nedir? İlk söyleşilere verdiğim cevap değişmedi. Yapacak daha önemli bir işim olmadığı için yazıyorum. Yalnız zaman içinde şöyle bir durum çıktı ortaya. Eskiden bir gün daha önemli bir işim olacağına bir davet alacağıma ve bu davete icabet edeceğime inanıyordum. Şimdi ise Allah yazdığım yazılardan memnun ki yazının içinde kilitli kaldım diyorum. Yazı benim inzivam. Ben harflerin arasında yaşayan bir münzeviyim.
Kadınların zamanı kullanış şekli ile erkeklerin zamanı kullanış şeklinin çok farklı olduğunu düşünüyorum. Kadınlar yazarken tıpkı gündelik hayatta yaptıkları gibi pek çok şeyi bir arada yapıyorlar. Ben de yazarken sadece bir kitabı çalışmıyorum. Birden fazla konu çalışıyorum. Günün her saati kimyam farklıdır. Her saat edebiyat çalışamam. Her saat sosyoloji çalışamam. Sonra şunu fark ettim ki, güneşsiz günlerde hiç edebiyat çalışamıyorum. Velhasıl romana yönelmem diye bir şey yok.
Öyküyü unuttunuz mu?
Öyküyü unutmak söz konusu olabilir mi? İki Kişilik Rüyalar yayınlanalı üç yıl olmadı herhalde. Medyasenfoni'yi çalışırken "Son On Beş Dakika" diye bir öyküyü de çalışıyordum mesela. Yayınlamadığım on beş tane öykü var. Diyeceksiniz ki niye bunları kitap yapmıyorsunuz. Şunun için. Ben genellikle bir kitaplık öykü oldu hadi kitap yapayım diyerek bir araya getirmiyorum öykülerimi. Aynı frekansta olan öyküleri bir araya getiriyorum. Mesela Ahir Zaman Gülüşleri'ndeki bir öykü, İki Kişilik Rüyalar'daki bir öykü Acı Deniz'deki öykülerle yaşıttır. Onların dokusu Acı Deniz'e uymadığı için bu kitabın dışında kalmışlardı.
Peki, roman yazmaya nasıl karar veriyorsunuz??
Hiçbiryer başından itibaren düşünülmüş tasarlanmış bir romandı. Bir tezi vardı ve ben o tezin peşinden gittim. Fatma Aliye'yi ise roman yazmak amacıyla çalışmadım. Moda ve Zihniyet'i çalışırken Osmanlı kadınlarının "özne" olarak ortaya çıkması üzerinde durdum. Ben meraklarımın peşi sıra giden bir insanım. Tasavvurumu güçlendirecek bilgi olmaz ise düşüncem durur. Düşüncem yorulur. Fatma Aliye ile birlikte Tanzimat sonrası bir imza olarak edebi kamuya dahil olmuş bütün kadınların hikayesinin peşine düştüm. Bilim Sanat Vakfı'nda iki dönem Fatma Aliye Hanım'ı anlattım. Sonra nasıl oldu bilmiyorum. Romanın ilk bölümünü yazarken buldum kendimi. Öyle olunca bu defa roman yazmak için tekrar okuma yapmaya başladım. Medyasenfoni'nin diyalogları ise sayfa sayfa geldi. Bütün bunlar ne olacak diye merak ederek yazdım. En olmadık zamanlarda geldi bu diyaloglar. Onun için en olmadık yerlere yazılmak durumunda kaldılar.Çoğu defa kendi yazımı okumakta güçlük çektim.
Kolay mı yazıyorsunuz?
Öncelikle, henüz kitabı okumayanlara bir rehber olması adına, Medyasenfoni'yi yazmanıza yol açan asıl nedenleri açmanızı isteyeceğim... Bu kitabın yazılmasına vesile olan düşünsel ve toplumsal zemin nedir?
Yaşadığımız zaman bir medya zamanı. Bizim artık hüzün zamanımız yok mesela. Medya zamanın toplumdaki açmış olduğu hasar ve bendeki hasarın bu romanı yazacak kadar gizli bir enerji biriktirmiş olması diye cevaplayabilirim sorunuzu.
Medyasenfoni… Niçin bu ad?
Medyasenfoni kurgusal haberler ve kurgusal kimlikler yoluyla Türkiye'nin değerlerini ters-yüz eden bir gizli örgütün adı. İyilerin kötü, kötülerin kahraman yapılması birinci hedefleri. Senfoni orkestralarında enstrümanları çalanlar değil de şef önemlidir biliyorsunuz. Tek tek kişilerin varlığını yitirişine bir gönderme.
Günümüzde insanların, grupların, toplulukların mücadele alanları bambaşkalaştı kuşkusuz. Cephelere fazlasıyla sivil alanlar da eklendi. En uzun vadeye yayılan ve kazanması en zor belki de imkânsız olanı iletişim savaşları mı?
İletişim savaşlarına dahil olarak kazanmak mümkün değil. Esas mesele o iletişim dilinin dışında durabilmek.
Roman, sadece yaşananların anlatıldığı bir yazın türü değildir. Bir romanda otobiyografik ya da belgesel özellikler olabilir, ama roman, ne yazarın güncesi ne de otobiyografidir. Önemli olan yazarın kendi yaşamındaki kimi olaylardan hareketle, roman gerçeğine ulaşmasıdır. Elbette bir romancı en iyi bildiği olaylardan yararlanarak roman gerçeğine ulaşır. İçinde yaşadığımız medya zamanı gerçekliğini ortaya koyabilmek gazete/ci deneyimleriniz sizi yönlendirdi mi?
Kendimi gazeteci olarak nitelemem gazeteci arkadaşlara haksızlık olur diye düşünüyorum. Gazetede yazı yazan bir yazarım. Çünkü medyazamanını ve medya mekanını bir muhabir gibi, gazetede mesai yapan biri gibi kullanmıyorum. Bu romanı yazma sebebim benim bizzat deneyimlerim değil. "Medyazamanı"nın şiddetine, ekranın bu tarafından tanıklığım, bu tanıklığın bedelini ödemiş olmam. Ne demek istiyorum? Hiçbirimizin medyazamanı dışında bir zaman yaşama hakkımızın olmadığını fark ettim. Yani televizyon seyretmemeniz gazete okumamanız sizi medyazamanının şiddetinden kurtarmaya yetmiyor. Çünkü bu toplumdaki diğer bireyler ile bir arada yaşıyorsunuz ve onların zamanının önemli bir kısmını medyazamanı oluşturuyor. Öylen saatinde bir minibüse biniyorsunuz ve gece bir tartışma programını yarı anlar yarı anlamaz seyreden bir teyzenin sizin üzerinizde icra etmeye kalktığı şiddete maruz kalıyorsunuz. Herkesin içinde "bunlar var ya bunlar" diye başlıyor. Türkiye'de son on yıldır insanlar kendi sıkıntılarını toplumsal bir dil üzerinden şarj etmeye kalkıyor. İşleri kötü giden bir tekstilci her şeyin "başörtüsü yüzünden" olduğunu söyleyip sizi taciz etmeye kalkabiliyor mesela. Yani insanlar medyazamanı içinde kilitli kaldıkları için kendi dertleri ve tasalarıyla yüzleşmekten bile mahrum hale geldiler.
Romandaki kişiler çok canlı, hareketli, renkli. Sanki romandan fırlayıp günlük hayata karışacakmış gibiler. Bu karakterleri tanıdığınız kişilerden mi oluşturdunuz?
Muhakkak tanıdığımız kişilerin izi vardır. Ama hiçbir kahramanım birebir bir kişiyi temsil etmiyor.
Diyaloglarınız da çok ustaca
Teşekkür ederim. Roman yayınlandıktan sonra kendi romanıma yabancılaşıp kim neyi nasıl okuyor onun peşine düşüyorum. Mesela Hiçbiryer ile ilgili olarak bir konferans vermiştim. Nasıl yazıldı ve nasıl okundu diye. Medyasenfoni'de şimdiye kadar bana ulaşan "okuma biçimlerini" bir ayırıma tabi tuttuğumda erkek okuyucuların diyalogları kadın okuyucuların ise benliğin kıvrımlarında geçen Neşe'li iç konuşmaları çok beğendiğini fark ettim. Hatta bir psikiyatrist arkadaşım, -hanım olduğunu söylemem gerekiyor- depresif kişiliği iç konuşmalar yoluyla çok iyi verdiğimi böyle bir yakınımın olup olmadığını sordu.
Hiçbirimiz aynı gerçeği aynı biçimde iki kez yaşayamayız. Çünkü, yaşarken insanın kendisi de değişir. Bu noktada medya geçmişten günümüze hangi bağlamlarda dönüştü? Medya(lar)nın insan ve toplumlar üzerindeki biçimleyici etkisini nasıl yorumluyorsunuz?
Yunanlı filozof bir nehirde iki defa yıkanamazsın diyordu. Marks ise insanlar olayları birincisinde trajedi ikincisinde komedi olarak yaşar diyordu. Ben Ortadoğu'da olayların birincisinde de on birincisinde de hatta yüz birincisinde de trajedi olarak yaşanmaya devam ettiğini düşünüyorum. Tanzimat'ın etkileri orta sınıflarda ve alt sınıflarda çok derin olmamıştı. Değerler açısından söylüyorum. Çünkü gazete okumuyorlardı. Bunun ben bir şans olduğunu düşünüyorum. İnsanlar hala gazete okumuyor. Ama herkes ölürcesine televizyon seyrediyor. Bir şeyin hakiki olması için inanması için onu önce ekranda görmesi gerekiyor. Bilincin köleleşme süreci bu esasında. Görme ile ilgili olarak eskiden şöyle bir hiyerarşi vardı. Kalp gözü, kafa gözü. Şimdi ise önce kamera gözü sonra kafa gözü.Kalp gözünün ne olduğunu bilen insanların sayısı azalıyor.
Medyasenfoni için "gizli kahramanı zaman," diyorsunuz.. Bunu açıklar mısınız?
Dikkat ederseniz düşüncelerimi açıklamaya çalışırken sürekli medyazamanı diye bir kavram kullanıyorum. Kast ettiğim toplumu içine alan, hareket kabiliyetini, ufkunu kaybetmesine sebep olan kurgulanmış bir zaman medya zamanı. Gizli kahramanı derken bu kurgulanmış zamanı kast ediyorum. Ses ile Necati arasındaki diyaloglar kurgulanmış medya zamanını imliyor.
Medyasenfoni'de bütün kargaşası, hızı ve dehşetiyle bir Türkiye panoraması çizmek istediğiniz söylenebilir mi?
Evet. Niyetim tam da bu. Yaşarken fark edemediklerimizi satırlar üzerinden fark etmek.
Medyada İslamcılığın ve Müslümanlarının sunumu ve temsiliyet biçimleri de romanınızda yer buluyor. Bu sunum nasıl bir tahakküm biçimi oluşturuyor sizce?
Bu tahakküm ile birlikte Müslümanlar sürekli savunmada kalıyor. Sürekli başkalarının sorduğu sorulara başkalarının ön yargılarına cevap yetiştirmeye çalışıyor. Nasılım sorusunun yerini beni nasıl görüyorlar alıyor. Beni nasıl görüyorlar sorusunu merkeze koyduğunuz zaman ister istemez görüntünün tutsağı olursunuz. İslami kesimin yaşadığı en temel sıkıntı bu. Beni nasıl görüyorlar. Ne yaparsam onlara iyi görünürüm. Olmanın yerini görünmek alıyor.
Romanın kahramanı tesettürlü şaire Nazire bu tahakküm ilişkisinin neresinde nasıl konumlanıyor?
Roman çok yeni olduğu için kahramanlarımın benim yazdığım yerden okunmasını istemem. Onun için bu sorunuza müsaadenizle cevap vermeyeceğim. Belki altı ay sonra cevap veririm.
Son birkaç yılın gerçeğini düşünürsek, romanda bir sorgulama, bir yüzleşme var. Medyasenfoni için bu dönemle bir yüzleşme çağrısı diyebilir miyiz?
Her şey diyebilirsiniz. Ben yazdım siz okudunuz. Kitap artık sizin.
Romanınız için bir tür belirlemenizi istesem, ne söylersiniz?
Bunu yazarın kendisi yapmamalı diye düşünüyorum. Ben böyle yazdım. Gündelik hayatın dilini olabildiğince romana taşımak ama edebi açıdan da taviz vermeden bunu gerçekleştirmeye çalıştım. Bir manada Van Gogh'un yerleri süpüren kadını gibi düşündüm romanımı gündelik dil üzerinden anlatırken.
Güncel durumla çok içli dışlı roman yazmanın, dönemselliğe düşme tehlikesi gibi, diğer roman türlerinde başa gelme ihtimali daha düşük olan tehlikeleri, farklı zorlukları var mı?
Sıradan okuyucu anlamadığı ya da çok süslü uzun cümlelerin daha derin daha edebi olduğunu zannediyor. Ya da kısa cümlelerin günlük diyalogların çok kolay yazıldığını. Neticede sıradan okuyucu nasıl görecek ne diyecek diye bu kadar emek verilmez. Ben her defasında şöyle bakarım. Bütün bunları ben yazdım. Ama üzerinden zaman geçince zevkle okuyabiliyor muyum. O zaman iyi bir şey yazmışım demektir. Yazdıklarımı sağlama biçimim bu.
Romanınızda bir tür özel dil niteliğinde sayılan argo ifadeler de yer alıyor. Argonun sizin için dildeki/edebiyattaki yeri nedir? Günlük konuşmalarınızda, yazılarınızda kullanma gereksinimi duyuyor musunuz?
Ben argo kullanan bir insan değilim. Kitapta çok fazla argo yok esasında. Günlük dilde ne kadar varsa benim romanımda da o kadar var. Başbakan'ımızın konuştuğu kadar var argo. Ama şöyle bir durum var. İnsanlar günlük hayatta yav, oğlum, lan kelimelerini çok rahatlıkla kullandıkları halde edebi bir metinde karşılarına çıkınca şaşırıyor. Ben bir medyaromanı yazmaya çalıştım. Medyanın dilinin aristokrat bir dil olduğunu söyleyebilir misiniz? Dil ile dokunun uyuşması gerekiyor. Yoksa sahicilik olmaz. Yani hem medya romanı yazacağım hem de pek latif bir dil kullanacağım. Bu doğru olmaz. Nitekim bir okuyucum Fatma Aliye'nin dili çok latif idi dedi. Medyasenfoni'nin dili bana biraz sert geldi incindim dedi. Yaşarken incinmiyoruz da okurken inciniyoruz. Benim yapmak istediğim tam da bu işte. Bunun görülmesini sağlamak. Kilitli kaldığımızı fark etmemiz için önce bu durumu idrak etmemiz gerekiyor.
Farkında olmadan yaşamaktan vazgeçmeliyiz. Diyetisyenler her vesile ile karşımıza çıkıp lokmaları yavaş yavaş çiğnememizi, yediğimizin farkında olmamızı tavsiye ediyor bize. Oysa yediklerimizden daha çok işittiklerimizin ve gördüklerimizin farkında olmamız gerekiyor.
Romanda yazar görüntüleri var. Günümüz gazete yazarlarını nasıl kategorize etmek olası? Bu noktada kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?
Buna cevap vermek istemem. Kendimi şurada görüyorum diye söze başlamak bana uygun değil. Önemli olan okuyucunun bizi nerede gördüğü. Ama köşesini kendi yazmayan kadının yazarlar olduğunu tartıştık medyada. Pek çok kişinin burada isim vermeyelim ismine bir köşe açıldığı ve fakat o yazıları başkalarının yazdığı söyleniyor.
Medyasenfoni'de alt başlıklarından oluşan bir bölümleme düzeni var. Bu başlıkların çok olması romanın daha iyi anlaşılmasını mı sağlıyor; bunun romanın bütünlüğünü sekteye uğratması gibi bir sakıncası da olabilir mi?
Alt başlıklar zaman ve mekana dair kısa bir geçiş yapıyor. Bütünlüğü sekteye uğratmadığını düşünüyorum.
Romanda yer alan görsel unsurların karakterleri ön plana çıkarma amacına dönük olduğu görülüyor. Bu bir editör seçimi mi, yoksa sizin romanı oluştururken düşündüğünüz metni güçlendirici bir öge mi?
Bu benim seçimim. Roman yayınlanmadan önce on beş kişiye okuttum. Geçişi kolaylaştırmak, hıza ayak uydurmak konusunda maskelerin yardımcı olduğunu düşünüyorum.
Medyasenfoni'nin kahramanları arasında kendini erkek sanmakla suçlanan bir kadın yazar olan Zeynep Fişekçi var. Buradan hareketle edebi kimliğinizle de ilintili olması bakımından şunu sormak istiyorum: Kadın yazar olarak anılmak ve bu sınıflamaya dahil edilmek hakkında düşünceleriniz nedir?
Romanınızı köklü bir medya eleştirisi olarak görmek mümkün. Öte yandan eleştirmek olumsuzu sergileyip, olumluya giden yolu gösteriyorsa özel bir anlam taşıyor kanımca. Medya zamanı'ndan çıkış için bir yol var mı? Medya zamanı'ndan uzak olabilmek mümkün mü?
Biraz önce de bahsettim. Temel sıkıntımız bu. Medya zamanından uzak olmak diye bir şey söz konusu değil. Ama bunu aşabilmemiz için bu kilitlenmeyi idrak etmemiz gerekiyor. Kilitli kaldığımızı idrak edersek birbirimize bakışımız değişir. Medya zamanın dışına çıkmayı başarabiliriz. Woolf'un bir romanındaydı yanlış hatırlamıyorsam, kahraman gazetede yazılanlara inanıyor musunuz diye soruyordu. Oysa biz şimdi bir şeye inanmak için önce medyada haber olmasını bekliyoruz.
Medyasenfoni üçüncü romanınız. İlk iki romanınızı düşündüğünüzde, roman anlayışınızdaki değişimlerden/gelişmelerden söz eder misiniz?
Fatma Hanım, çok teşekkür ediyorum bu söyleşi için...
Sorularınız için ben teşekkür ediyorum. İyi sorular düşüncenin ebesidir biliyorsunuz.
Röportaj: Asım Öz
Haksöz-Haber