ABD’nin 2026 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapmasının meşruiyeti ofsayttır

ABD, siyasi gerekçelerle İran ve Güney Afrika milli futbol takımlarının ülkeye girişini engelleyerek, ev sahibi ülkesinin meşruiyetini sorgulanır hale getirdi.

Greg Pence’in Middle East Monitor’de yayınlanan yazısını Barış HoyrazHaksöz Haber için tercüme etti.


31 Mayıs 2026’da, Güney Afrika milli futbol takımını taşıyan charter uçağı Johannesburg’dan hiç havalanamadı. Aylar süren çabalara rağmen, en az 20 oyuncu ve teknik ekip üyesi ABD topraklarından geçmek için transit vize alamamıştı. Ülkenin spor bakanı açıkça şöyle dedi: “Bizi pas geçiyorlar.” ABD vize bürokrasisinin büyük bir uluslararası etkinliğin arifesinde krize girmesi ilk kez olmuyor. Ancak bu kez kriz, marjinal bir devleti değil, Batı’nın geleneksel ortaklarından birini, Washington ile uzun süredir yakın işbirliği içinde olan demokratik bir hükümeti içine çekti. Son yıllarda Güney Afrika, Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) İsrail aleyhine dava açarak ABD’nin hoşuna gitmeyen bir tutum sergiledi. Başka bir örnek olarak, İran milli takımı da haftalardır ABD’ye giriş vizesi alamadı ve antrenman kampını Meksika’nın Tijuana kentine taşımak zorunda kaldı. 2026 Dünya Kupası’nı çevreleyen vize krizi, yalnızca idari bir işlev bozukluğunun örneği değildir; bu, küresel etkinliklere ev sahipliği yapma konusunda ABD’nin ahlaki ve siyasi meşruiyetinin aşınmasının bir işaretidir — özellikle Trump yönetiminin politikaları altında, Amerika’nın beyan ettiği değerler ile fiili davranışları arasındaki uçurumu giderek daha fazla ortaya çıkaran bir eğilim.

ABD’nin Güney Afrika milli takımına yönelik tutumu, vize uygulamasının “itaatsiz” ülkeleri cezalandırmak için bir araca dönüştüğünü göstermektedir. Güney Afrika, Aralık 2023’te İsrail aleyhine Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) şikâyette bulunmuş ve o günden bu yana Washington’un eleştirilerinin odak noktası haline gelmiştir.

ABD, davayı sadece “asılsız” olarak nitelendirmekle kalmadı, daha önce UAD yargıçlarına da yaptırım uygulamıştı. Şimdi, Dünya Kupası’nın arifesinde, ülkenin milli takımı benzeri görülmemiş bir engelle karşı karşıya. Güney Afrika spor bakanı “haksızlık” ifadesini kullandı, ancak bunu daha da ileri götürerek “idari araçlar yoluyla siyasi misilleme” olarak tanımlamak da mümkün. Dünyanın en büyük spor etkinliğinin ev sahibi olan Amerika Birleşik Devletleri, vizelerin siyasi baskı için bir silah olarak kullanılabileceği izlenimini yarattığında, en büyük zarar başkalarına değil, Amerika’nın kendi itibarına ve uluslararası kurumların tarafsızlığı konusundaki uzun süredir devam eden iddiasına düşer.

İran’ın durumunda mesele, siyasi anlaşmazlıkların ya da diplomatik ihtilafların ötesine uzanmaktadır. Son aylarda gerçekleştirilen ABD-İsrail ortak saldırıları, yalnızca İran’ın askeri altyapısını hedef almamıştır; bu saldırılar, spor kompleksleri ve tesislerine verilen hasardan savaş sırasında sporcuların ve İran spor camiasının üyelerinin ölümlerine kadar uzanan bir yelpazede spor alanını da etkilemiştir. Bu gerçeklik, dünyanın en büyük spor etkinliğinin ev sahibi olarak Washington’un ahlaki meşruiyeti hakkında temel bir soruyu gündeme getiriyor. Birçok Amerikalı için de şu soru ortaya çıkıyor: İran ile askeri çatışma içinde olan bir ülke, siyasi şüphe uyandırmadan, dünyanın en önemli spor etkinliğinde aynı ülkenin tarafsız ev sahibi rolünü nasıl üstlenebilir? Bu durum, vize gecikmeleri, idari kısıtlamalar ve İran’ın katılımına ilişkin ABD’li yetkililerin siyasi açıklamalarıyla birleştiğinde, mesele artık sadece bürokratik bir anlaşmazlık olmaktan çıkar. Bunun yerine, spor tarafsızlığı iddiaları ile ev sahibinin davranışlarının siyasi gerçekliği arasındaki uçurumun bir sembolü haline gelir; bu uçurum, her şeyden önce, Amerika’nın böyle bir etkinliğe ev sahipliği yapma konusundaki ahlaki otoritesini sorgulamaya yol açar.

İran milli futbol takımının karşı karşıya olduğu durum, antrenman kampını ev sahibi ülkenin sınırları dışına gönüllü olarak taşımanın bile ABD’nin dayattığı siyasi engelleri ortadan kaldırmadığını göstermektedir. 25 Mayıs 2026’da FIFA, İran’ın antrenman kampını Arizona’nın Tucson kentinden Meksika’nın Tijuana kentine taşıdığını doğruladı. Bununla birlikte, İran'ın grup aşamasındaki üç maçının da ABD içinde oynanması planlanıyor ve işte tam da bu noktada ev sahibi ülkenin engellemesi ortaya çıkıyor.

İran Futbol Federasyonu Başkanı Mehdi Taj'ın vizesi, daha önce İslam Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) ile olan geçmiş bağlantısı gerekçe gösterilerek, uçağa bindiği sırada iptal edilmişti.

ABD Başkanı Donald Trump, İran'ın katılımının “kendi güvenlikleri açısından” uygun olmadığını açıkça belirtmişti. FIFA tüzüğüne göre, siyasi veya ulusal köken temelinde her türlü ayrımcılık yasaktır, ancak FIFA bu davranış karşısında sessiz kalmıştır.

Bazıları, ABD’nin güvenlik endişeleri temelinde belirli ülkelerin vatandaşlarının girişini kısıtlama konusunda egemenlik hakkına sahip olduğunu savunabilir. İlk bakışta bu argüman makul görünebilir. Her egemen devlet, iç güvenliğini koruma yetkisine sahiptir. Ancak iki husus bu argümanı zayıflatmaktadır. Birincisi, Güney Afrika örneğinde, ülkenin bir güvenlik tehdidi oluşturduğuna dair hiçbir kanıt veya inandırıcı gösterge sunulmamıştır; dolayısıyla, bu ülkenin vatandaşlarının girişini kısıtlamak için güvenlik gerekçelerine başvurmak temelsiz görünmektedir. İkincisi, İran'a gelince, güvenlik endişeleri gerçekten ciddiyse, FIFA ve ev sahibi ülke neden İran'ın maçlarını üçüncü bir ülkede düzenlemek gibi alternatifler önermedi? Vize belirsizlikleri çözülmemişken maçların ABD topraklarında oynanmasında ısrar edilmesi, bu kararlarda güvenlik endişeleri kadar siyasi kaygıların da en azından aynı derecede önemli bir rol oynadığı izlenimini yaratmaktadır. Dahası, Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği (ACLU) gibi ABD sivil toplum kuruluşları tarafından yapılan uyarılar, yabancı ziyaretçilerin karşı karşıya olduğu en büyük tehdidin terör değil, keyfi gözaltı ve sınır dışı etme dâhil olmak üzere ABD hükümetinin kendi davranışları olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, “güvenlik gerekçeleri” iddiası, siyasallaştırma ve ayrımcılığı örtbas etmekten öteye gitmemektedir.

Amerika’nın ev sahipliği rolünü çevreleyen meşruiyet krizi, sınırlarının ötesindeki gelişmelerle sınırlı değildir; Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi içinde bile gerçeklik ile medyada yansıtılan durum arasında derin bir uçurum bulunmaktadır.

23 Nisan 2026'da, Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği (ACLU) ve Ulusal Renkli İnsanların İlerlemesi Derneği (NAACP) dâhil olmak üzere 100'den fazla kuruluştan oluşan bir koalisyon, bir seyahat uyarısı yayınladı. Bu uyarı, yabancı destekçilere Amerika Birleşik Devletleri'nde “keyfi gözaltı, sınır dışı edilme ve insanlık dışı muamele” ile karşı karşıya kalabilecekleri konusunda ikazda bulundu.

Amerikan sivil kurumlarının kendileri tarafından dile getirilen bu uyarı, güvenli ve adil bir etkinlik düzenlemenin önündeki en büyük engelin dış aktörler değil, ABD hükümetinin ayrımcı ve zorlayıcı uygulamaları olduğunu gösteriyor. Amerika’nın en önde gelen sivil kurumları yabancı ziyaretçilere yönelik muamele konusunda uyarıda bulunduğunda, kaçınılmaz bir soru ortaya çıkıyor: ABD, başkalarından talep ettiği standartları kendisi için hâlâ uyguluyor mu?

Güney Afrika milli takımı Johannesburg havaalanında mahsur kaldı. İran milli takımı, kampını Meksika’ya taşımasına rağmen, maçlar için ABD’ye giriş yapmak üzere gerekli vize işlemleri konusunda hâlâ netlik kazanamadı. Onlarca Amerikan sivil toplum örgütü, yabancı taraftarlara gözaltına alınma ve sınır dışı edilme riskiyle karşı karşıya oldukları konusunda uyarıda bulunuyor. Bu manzaralar, Dünya Kupası daha başlamadan meşruiyetini yitirmiş bir ev sahibi ülkeyi gözler önüne seriyor.

Bu krizin altında yatan şey, idari işlev bozukluğundan daha fazlasıdır; bu, küresel sahnede Amerika’nın ahlaki otoritesinin gerilediğinin bir işaretidir. Dünyanın en büyük spor etkinliğinin ev sahibi, vizeleri siyasi bir ceza aracına dönüştürdüğünde (İsrail aleyhine dava açtığı için Güney Afrika) ve zaten ev sahibi ülke dışında antrenman kampını kurmuş bir takımı (İran) engellemeye devam ettiğinde, artık “kurallara dayalı uluslararası düzen”den inandırıcı bir şekilde söz edilemez. Uluslararası spor kurumlarının bu çelişkiler karşısında sessiz kalması, karar alma sürecinde beyan edilen ilkelerden çok siyasi hesapların ve devlet gücünün daha fazla etki yarattığına dair endişeleri de artırmaktadır.

2026 Dünya Kupası henüz başlamadı, ancak dünyaya verdiği mesaj şimdiden açık: ev sahipliği meşruiyeti yalnızca FIFA sertifikalarıyla verilmez; tüm takımlara adil muamele ve tarafsızlık ilkelerine bağlı kalınarak kazanılır.

Amerika Birleşik Devletleri Dünya Kupası’na ev sahipliği yapma hakkını elde etti, ancak ev sahipliği yapma hakkı, ev sahipliği yapma meşruiyeti ile aynı anlama gelmez. Mevcut gidişat devam ederse, zarar görecek olan turnuvanın düzenlenmesi değil, Amerika’nın uluslararası itibarı olacaktır.

*Greg Pence, San Francisco Üniversitesi'nden Uluslararası İlişkiler alanında lisans derecesine sahiptir. Geopolitical Monitor, Eurasia Review ve Modern Diplomacy gibi çeşitli uluslararası ilişkiler platformlarına makaleler yazmıştır.

Çeviri Haberleri

Gazze'de bayram yine bir katliamla sonuçlandı. Ateşkes bir yalandır
Görünüşe göre CIA analistleri İran konusunda oldukça iyi bir iş çıkarıyor ama…
Somaliland vekâlet savaşlarına sürüklendiğinde Kızıldeniz’de ne olur?
Kan iftiraları ve cinsel şiddet: İsrail, Filistinli tutuklular ve The New York Times
Trump’ın Netanyahu’ya “delinin teki” olduğunu ve “herkesin ondan nefret ettiğini” söylemesi neden hikâyenin tamamı değil?