“ABD, Körfez’i saldırıya açık konuma getirdi”

“İran’a saldıran ABD, Körfez’deki sorumluluğunu ihmal etmiş kabul ediliyor. Diğer bir deyişle, Amerika’nın bu hamlesi Körfezi saldırıya açık bir konuma getirdi.”

Körfez’in Dönüşen Güvenlik Paradoksuna Dair Notlar

Betül Doğan Akkaş / Perspektif


ABD’nin Körfez güvenliğindeki etkisi düşünüldüğünde, Kuveytli Uzman Dr. Dania Thafer’in altını çizdiği gibi, Washington KİK ülkelerinin askerî bir müttefiki değil: bunun da ötesinde temel güvenlik sağlayıcısı. İsrail endeksli bir bölgesel okuma ile, İran’a saldıran ABD, Körfez’deki sorumluluğunu ihmal etmiş kabul ediliyor. Diğer bir deyişle, Amerika’nın bu hamlesi Körfezi saldırıya açık bir konuma getirdi. İran, ABD karşısında konvansiyonel bir zafer elde edemeyeceği için temel amacı Amerika’nın ve müttefiklerinin zararını arttırmak.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından, İran misilleme olarak Körfez monarşilerine saldırmaya başladı. 28 Şubat itibariyla Körfez başkentleri yoğun hava saldırısına maruz kalıyor. ABD-İsrail saldırıları sonucunda İslam Cumhuriyeti’nin kurucu kuşağından geriye kalan en etkili figür olan “Devrim Rehberi” Ayetullah Ali Hamaney’in ölmesi, Tahran’ın sert tepkisini anlamak açısından kritik bir gelişme. 

Bu denklem içinde 12 gün süren bir önceki İran-İsrail saldırılarından farklı olarak İran’ın daha hazırlıklı olduğunu söylemek mümkün. Asıl beklenmeyen ise Körfez monarşilerinin ulus-devletleşme sürecinden bu yana en büyük tehdit odağı olan İran’ın, Körfez İşbirliği Konseyini (KİK) oluşturan bütün ülkelere hava saldırıları düzenlemiş olması. Bu noktada, 28 Şubat’tan bu yana Körfez güvenliğinde neler değişti yahut bu alt-bölgenin güvenlik paradoksu süreçten nasıl etkilendi sorularına cevap verebiliriz. 

Öncelikle ilk noktada şu söylenebilir: İran rejimi ve İran’dan doğabilecek bir güvenlik riski KİK geneline yayılmış en öncelikli tehdit algılarından biri. 1981’de Konseyin kurulmasının nedeni de İran devrimi sonrası monarşilerin kendilerini güvende hissetmemeleri idi. KİK ülkeleri ve İran arasında dönem dönem sınır anlaşmazlıkları yahut Şii azınlık üzerinden iç işlerine karışma ithamları olsa da Körfez sularının iki tarafının bu denli yoğun bir askerî karşılaşma olmamıştı. 

Özellikle Arap Baharı sonrası süreçte İran, KİK güvenliğini iki temel biçimde tehdit etmeye başladı. Birincisi, özellikle protesto sürecinin başlarında yaşanan halk ayaklanmalarını İslami direniş örneği olarak resmetti ki kendi rejimini meşru İslami demokratik model olarak pazarlama çabasındaydı. Bu politika, İran’ın körfez güvenliğindeki kültürel ve siyasi tehditlerini öne çıkardı. Körfez genelinde İran’ın olası bir sosyal ya da siyasi etkiye sahip olması endişesi bu süreçte tetiklendi. Bu tehdit algısının nedeni KİK ülkelerindeki Şii halkın İran hegemonyası altına girmesi gibi bir riskle alakalı olsa da en temelde Sünni monarşilerin Şii İslam Cumhuriyeti ile yapısal meşruiyet rekabetini de yansıtıyordu. 

İran’ın KİK için ikinci büyük güvenlik tehdidi, doğrudan Körfez monarşilerine düzenleyeceği bir saldırı değil, bölgedeki agresif askerî müdahaleleri ile vekalet savaşları üzerinden yarattığı istikrarsızlık olarak tanımlanabilir. Örneğin Suriye, Lübnan ve Yemen örneklerinde Körfez monarşilerinin müttefiklerine zarar verebilecek ya da genel bölgesel huzuru sarsabilecek devlet dışı aktörlere finansal ve lojistik destek sağlaması ulunması bu kategorinin en kritik örneği. İran’ın bu politikası hem çatışma bölgelerinde ve iç savaşlarda daha büyük kayıplar verilmesine neden oluyor hem de yerel tansiyonları bölgesel ve mezhebi kutuplaşmalara dönüştürüyor. Yemen örneğinde Husilerin 2014’ten bu yana güçlerinin ve saha hâkimiyetlerinin artması İran’ın desteği ile oldu. Benzer şekilde Hizbullah ve Suriye’de savaşan diğer İranlı milisler hem iç savaşların uzamasında hem de Körfez’in destek verdiği grupların zayıflamasında neden oldular. 

Fakat bütün bu süreç içerisinde- Husiler dönem dönem Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine hava saldırılarında bulunsalar da- İran’ın doğrudan KİK ülkelerinden birisine saldıracağı söylemi yoktu. Asıl tehdit, yukarıda bahsettiğim iki temel güvenlik sorununun birleşmesi olarak tanımlanacak Şii jeopolitiğinin güçlenmesi idi.

İran, Bütün KİK Üyelerini Hedef Aldı

Bugün gelinen noktada ise, İran KİK ülkelerinin her birine hava saldırıları düzenledi. İran’ın söylemi ABD’nin bölgedeki üslerini hedef aldığını belirtse de saldırılar sivil bölgelere, enerji altyapılarına ve turistik alanlara da yapıldı. Katar’da LNG tesislerindeki soğuk hava depolarının, Suudi Arabistan’ın petrol tesislerinin, Dubai ve Kuveyt’in havalimanlarının ve ABD’nin hem bölgedeki üslerinin hem de büyükelçiliklerinin vurulması, İran’ın kapsamı geniş bir saldırı politikası güttüğünü gösteriyor. Katar, ambargoya maruz kaldığı 2017-21 yılları arasında bile LNG tesislerinde üretimi durdurmamıştı. Fakat 4 Mart’ta yapılan bir açıklamada tesislerin bir süre kapatıldığı duyuruldu. Katar’ın bütün ekonomisi uzun süreli LNG anlaşmalarına dayalı ve bu temin sürecine halel gelmemesi de temel dış politika prensiplerinden birisi. Saldırıların Körfez eko-politiğine etkisine dair vurucu bir örnek olarak enerji piyasasındaki potansiyel problemler önümüzdeki haftalarda daha çok karşımıza çıkacak. Benzer bir ekonomik zafiyet, özellikle Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi uluslararası firmalara ve veritabanlarına ev sahipliği yapan ülkelerin güvenlik ölçeklerinin değişmesi. Örneğin Amazon veri tabanlarının yer aldığı Bahreyn ve BAE ‘de zarar gördüklerini açıkladı. Bu da uzun vadede Orta Doğu’da güvenli ticaret alanı olarak nam salan bu ülkelerin imajı açısından riskli bir durum oluşturuyor. 

İran’ın Körfez’le ciddi biçimde iyileştirdiği diplomatik ilişkilerini yok ettiği bu saldırı sürecinde temel mesajı: eğer ABD iddia ettiği gibi bölgesel güvenliği sağlayan hegemonya ise, müttefiklerini korusun. Bu mesaj, 7 Ekim sonrasında İsrail’in saldırıları ile verdiği kayıplarla siyasi ve askerî imajı büyük zarar görmüş Tahran’ın agresif duruşunu gösteriyor. Aslında KİK’e saldırarak ABD’ye hem dolaylı bir mesaj veriyor böylece doğrudan karşı karşıya gelmiyor hem de zedelenen askerî imajını tazelemeye çalışıyor.  

Bu süreçte, hem KİK yetkilileri hem de bölge uzmanları benzer bir değerlendirme yapıyor: Yaşanan kriz Körfez’in savaşı değil, ancak hem İran hem de ABD, Körfez ülkelerini zor bir güvenlik denklemine sürüklüyor. 

İran’dan başlamak gerekirse hem nükleer müzakere sürecinde hem de genel olarak bölge ülkeleri ile son yıllardaki ilişkilerinde, Tahran’ın diyalog masasındaki yüzü ön plandaydı. Suudi Arabistan’la Pekin’de uzlaşı anlaşması imzalandı; Katar’la ortak doğal gaz rezervleri ve BAE ile ekonomik ilişkileri nedeniyle her daim istikrarlı bir iletişim yürüttü. Umman ise bölgenin İran’a en çok alan açan ülkesi olarak diyalog çağrısını sürdürdü. Fakat bütün KİK ülkeleri İran saldırılarına maruz kaldılar. 

ABD, Körfez’i Saldırıya Açık Konuma Getirdi

ABD’nin Körfez güvenliğindeki etkisi düşünüldüğünde, Kuveytli Uzman Dr. Dania Thafer’in altını çizdiği gibi, Washington KİK ülkelerinin askerî bir müttefiki değil: bunun da ötesinde temel güvenlik sağlayıcısı. İsrail endeksli bir bölgesel okuma ile, İran’a saldıran ABD, Körfez’deki sorumluluğunu ihmal etmiş kabul ediliyor. Diğer bir deyişle, Amerika’nın bu hamlesi Körfezi saldırıya açık bir konuma getirdi. İran, ABD karşısında konvansiyonel bir zafer elde edemeyeceği için temel amacı Amerika’nın ve müttefiklerinin zararını arttırmak. 

Hava saldırıları arttıkça, Amerika’nın İsrail’in hava güvenliğini öncelediği ve KİK devletlerinin bu nedenle daha çok zarar gördüğü yönünde bir iddia Arap basınında yer aldı. Fakat Center for Strategic and International Studies (CSIS) bünyesindeki Futures Lab’de direktör yardımcısı ve veri araştırmacısı olarak görev yapan Yasir Atalan, Körfez ülkelerinde füze saldırılarına karşı kullanmak üzere yeterli kabiliyetlerin bulunduğunu ifade etti. Atalan’ın öne çıkardığı nokta, Körfez’in İran’a olan jeopolitik yakınlığı nedeniyle yapısal bir zafiyetle füzeleri durdurmak için İsrail’e nazaran daha az zamanının olması. Bu füzelerin karşılama maliyetlerinin yüksek olması da belli boş alanlara düşüp imha olmalarının da öncelenen bir ihtimal olduğu gerçeğini gösteriyor. 

Körfez ülkelerinin ABD ile yapısal ve organik askerî ilişkileri var. Bu saldırılar belli değişiklikler getirebilir ama doğrudan bu güvenlik denkleminden Washington’ın çıkacağını söylemek doğru olmaz. Son yıllarda, KİK genelinde gerek bölgesel entegrasyon gerek askerî iş birlikleri -ortak askerî eğitim, siber güvenlik, ortak çevre politikası gibi- daha yumuşak başlıklarda ilerliyordu. Bu saldırılardan sonra Körfez’in sert güce daha çok odaklanması ve bu zafiyetlerini gözden geçirmesi beklenebilir. Gerilim devam ederken Katar ve Umman’ın İran’la diplomatik görüşmelere başlaması aslında Körfez devletlerinin de İran’ın da siyaset için açık kapı bıraktığını gösteriyor. 

Son olarak, özellikle Yemen üzerinden BAE ve Suudi Arabistan arasında yaşanan gerilim ve İbrahim Anlaşmaları ile bölge politikasında ayrışan KİK ülkelerinin hepsinin eş zamanlı olarak İran’ın saldırılarına maruz kalmaları, son yıllarda ayrışan tehdit algılarını ve ortak KİK güvenliği söylemini tekrar gündeme getirdi. Bu minvalde, Körfez genelinde yeniden bir “Körfez kimliği” vurgusu oluşabilir.

Yorum Analiz Haberleri

İran Savaşı: Yanlış hesap, tırmanma sarmalı ve Türkiye'nin pozisyonu
Siyonist kuşatmanın Hexagon planı: Pençeler ve hançer
Siyonist İsrail/ABD-İran savaşı küresel ekonomiyi nasıl etkiliyor?
ABD-İsrail’in İran’a saldırıları Mesihçi Siyonistlere göre beklenen Mesih’in habercisi
ABD üsleri Körfez’i koruyor mu hedef haline mi getiriyor?