ABD-İsrail savaşı, İran Ortadoğu'daki tüm kozları nasıl eline geçirdi?

Tahran, Hürmüz Boğazı üzerinde kontrolü ele geçirirken, Arap dünyasını kendi arkasında birleştirdi ve Netanyahu’nun bölgesel hâkimiyet hayallerini suya düşürdü.

David Hearst’ün Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.


Her geçen gün Truth Social’daki paylaşımlar daha da çılgın bir hal alıyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın içinde panik büyüyor. İran’a yönelik sebepsiz saldırısı, onun en kötü kâbusuna dönüşüyor.

İranlıları “hükümetleri sizin elinize geçecek” sözleriyle özgürleştireceğine söz veren adam, şimdi görünüşte yardım etmek için geldiği aynı insanları “Taş Devri’ne geri” döndürmekler tehdit ediyor. Bu savaşın son hamlesi, İran'ın sivil altyapısını hedef alacak.

Hürmüz Boğazı'nı zorla yeniden açmak için binlerce deniz piyadesini bir araya getiren başkan, şimdi ABD filosu güvenli bir mesafede beklerken, İran'ın hangi tankerlere saldırıp hangilerini geçireceğine karar vermesini çaresizce izlemek zorunda. Hürmüz geçiş ücreti şu anda Çin yuanı cinsinden 2 milyon dolara kadar çıkıyor.

Dört hafta önce, İsrail ordusu komutanı Eyal Zamir, İsrail'in İran'ın hava savunma sistemlerinin yüzde 80'ini imha ettiğini ve “neredeyse tam hava üstünlüğü” sağladığını iddia etmişti.

Oysa şimdi ABD savaş uçaklarının düzenli olarak vurulduğunu görüyoruz. Hatta İran'ın hava savunması, savaşın altıncı haftasında daha da güçleniyor gibi görünüyor.

Trump’ın bakış açısından en kötüsü, 13.000 saldırıdan oluşan hava bombardımanının ardından İslam Cumhuriyeti’nin hâlâ ayakta duruyor olmasıdır.

İran senaryoya uymuyor. Aslında haftalar önce çökmüş olması gerekiyordu.

Irak ve Suriye'deki Baas partileri ile Libya'daki Jamahiriya (halk devleti), liderleri Saddam Hüseyin, Beşar Esed ve Muammer Kaddafi'nin yakalanması, öldürülmesi veya kaçmasından birkaç saat sonra çöktü.

Bu diktatörlükler, liderlerinin kişilikleri etrafında inşa edildikleri için çok kırılgandı. Suriye'de, Esed'in Aralık 2024'teki devrilmesi sırasında neredeyse tek bir kurşun bile atılmadı.

Şaşırtıcı direnç

İran için durum böyle değil. Mossad ve CIA'nın sızmasına ve Hizbullah ile Hamas liderliğini defalarca ortadan kaldıran suikast kampanyalarına rağmen, İran rejiminin komuta ve kontrolü hâlâ sağlam.

İran’ın hiçbir bölgesinde, rakip hiçbir siyasi veya etnik grup, özerkliği bırakın, üstünlük iddiasında bulunamaz – en azından İranlı Kürtler, Ocak ayındaki gösteriler sırasında protestoculara ABD silahları sağladıkları yönündeki bir haberi yalanladılar.

İslam Cumhuriyeti'nin kurumsallaşmış yapısı, Orta Doğu'nun tanıdığı diğer tüm siyasi modellerden daha fazla bombaya ve suikaste karşı dayanıklı olduğu ortaya çıktı. Mossad başkanı David Barnea'nın bu yılın başlarında hayal ettiği gibi kolay bir hedef olmaktan uzak olan İran, şaşırtıcı derecede dirençli olduğunu kanıtladı.

Bu, ülkenin bazı kesimlerinin Ocak ayında yaşananları unuttuğu anlamına gelmez. İran diasporasında, Devrim Muhafızları’nın Sovyet döneminden kalma ağır makineli tüfekler olan Dushka’larla kalabalığa ateş açmasını kınamak mı, yoksa Tel Aviv’e her füze düştüğünde sevinç çığlıkları atmak mı gerektiği konusunda yoğun bir tartışma yaşanıyor.

Ancak Trump’ın ülkeyi bir sopayla parçalamaya yönelik girişimlerine duyulan öfke, bu iki güçten daha ağır basıyor gibi görünüyor. İran’ın içinde, devrime verilen desteğin yeni nesil İranlı savaşçıların kahramanlıkları sayesinde yeniden canlandığını söylemek yanlış olmaz.

Her saat başı sergiledikleri direniş eylemi bulaşıcıdır. İran’ın kararlılığı, İslam Cumhuriyeti’ne karşı zaten olumlu ya da tarafsız olan Arap ülkelerine ilham veriyor. Ancak, İran’ın bölgedeki mezhepçi müdahaleleri nedeniyle İran’a düşmanca davranan ülkelerde tuhaf bir rekabet yaşanıyor: bu rekabet, Filistin için kimin daha fazlasını yapması gerektiği üzerine.

Geçen hafta Suriye’de, İsrail Knesset’inde “terörizm” suçundan mahkûm edilen Filistinlilere karşı kabul edilen idam cezası yasasına karşı ülke çapında protestoların yaşanması, zamanlama açısından bir tesadüf değil.

Geçen Cuma günü Şam’da başlayan gösteriler, Suriye genelinde Deraa, Kuneytra, Halep, Lazkiye, Humus ve İdlib’e yayıldı. Halep Üniversitesi kampüsü, Suriye ve Filistin bayraklarını dalgalandıran ve “Ruhlarımızla, kanımızla seni kurtaracağız Filistin” diye haykıran binlerce öğrenciyle doldu.

Artan öfke

Suriye iç savaşı sırasında Halep, Deraa, Humus ve İdlib’de neler olduğunu ve isyancı milislerin kime karşı savaştığını hatırlayın: Yerde Hizbullah ve Devrim Muhafızları, havada ise Rusya.

Son gösteriler, İsrail’in güney Suriye’yi işgaline karşı artan öfkeyi yansıtıyordu, ancak zamanlaması, güney Suriye’yi hava koridoru olarak kullanan İsrail jetlerine karşı İran’ın tutumundan esinlenmişti.

Kuneytra’da İsrail işgaline karşı direniş büyüyor. Bazı protestocular cephe hatlarına doğru ilerleyince, İsrail güçleri işaret fişekleri ateşledi. Yine Cuma günü, İsrail güçleri Kuneytra kırsalında bir aracı bombaladı ve içindekileri öldürdü.

İsrail'in hegemonyasına karşı isyan, kralı ateşli bir Batı yanlısı ve İran karşıtı olan Ürdün'de de kaynıyor. Ne zaman ve nasıl “Ürdün Aslanı” rolünü oynayacağını bilen babası Hüseyin'in aksine, Kral II. Abdullah’ın İngiltere ve ABD'de aldığı erken eğitim, ülkesinin tarihindeki tüm yanlış anlarda su yüzüne çıktı.

Ürdün’ün uluslararası düzeyde koruyuculuğunu üstlendiği El-Aksa Camii’ni kapatma yönündeki İsrail’in kararı, krallıkta öfkeye yol açtı; ancak resmi tepki, bir dizi tutuklama ve İçişleri Bakanlığı’nın Filistin için düzenlenecek tüm protesto etkinliklerini yasaklaması şeklinde oldu. Bu yasağı uygulamak için, krallık genelindeki camilerin çevresine güvenlik güçleri ve jandarma konuşlandırıldı.

Ürdünlü bir basketbol takımının taraftarları kısa süre önce şöyle tezahürat yaptılar: “El-Aksa kalbimde, oraya gideceğiz. Meydanlarınızda dua edeceğiz. Sularınızdan içeceğiz.”

Bu, boş bir övünme değil. Ürdünlü gazeteci Ali Younes’in sosyal medyada paylaştığı gibi: “Ürdün’de nüfusun büyük çoğunluğu, tutuklanma korkusundan dolayı bunu açıkça dile getirmese de, bu savaşta İran’ı İsrail ve ABD’ye karşı destekliyor. Ve bu, ülkeyi iyi tanıyanlar ve birkaç mevcut ve eski hükümet yetkilisine göre oldukça açık.”

Bu tartışmada Ürdün’ün önemi ne kadar vurgulanırsa vurgulansın azdır. Mısır’ın ardından Ürdün, 1994’te Arap dünyasında İsrail’i tanıyan ikinci ülke oldu.

Mısırlı analist Mamoun Fandy, İbrahim Anlaşmaları ve bölgesel barış konusunda Trump ile İsrail’in söylemlerini, her iki ülkenin kışkırttığı nefretin gerçekliğiyle karşılaştırarak çok önemli bir noktaya değiniyor.

“İsrail, Mısır, Ürdün gibi barış antlaşmaları imzalamış ülkelerde bile, hatta Bahreyn ya da BAE gibi Birleşik Arap Emirlikleri’nde bile, Arapların düşmanı olarak yeniden başlangıç noktasına döndü; İsrail artık tam anlamıyla Arapların düşmanı kategorisine giriyor.

“Dolayısıyla barış yaptığınız fikri hayal ürünü, bir sanrı, boş bir hayaldir. Sosyal medyada veya televizyonda İsrail’i ya da hatta İbrahim Anlaşmaları’nı desteklerseniz, kamuoyu önünde linç edilirsiniz.”

Önceden planlanmış strateji

Bu nefret, sadece son iki yıldır Gazze ve Lübnan’a yönelik aralıksız saldırılardan, Arap halkının hissettiği aşağılanmadan ve İngiltere ile Avrupa’nın İsrail’e uçak parçaları, petrol tedarikini sürdürmesi ve uluslararası hukuktan muafiyet sağlamasına yönelik halkın öfkesinden kaynaklanmıyor.

Aynı zamanda İsrail’in şu anda komşularına – Suriyelilere, Lübnanlılara, Ürdünlülere ve Mısırlılara – oluşturduğu tehdide bir tepki.

Bu, Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun İran’a saldırma kararının istenmeyen bir sonucu değildir. Aksine, İran’ın önceden planlanmış stratejisinin sonucudur – geçen yıl saldırıya uğradıktan sonra yüksek sesle ve sık sık duyurduğu bir strateji.

İranlı diplomatlar, dinlemeye istekli herkese, bir dahaki sefere saldırıya uğradığında İran’ın tüm dünyaya sonuçlarını hissettireceğini söylediler.

Bu konuda sözlerini tutmuşlardır. Gazze’deki soykırım, dünya çapında ahlaki öfke ve protesto dalgasına yol açmış olsa da, çoğu insanın hayatını etkilememişti.

Hürmüz Boğazı’nı kapatmak ve Körfez ülkelerini petrol ve doğalgaz üretimini durdurmaya zorlamak, dünyadaki her petrol ve doğalgaz tüketicisini etkiledi ve önümüzdeki aylar boyunca küresel piyasaları sarsmaya devam edecek. İran'a saldırıdan bu yana Avrupa'da dizel fiyatı yüzde 30 arttı.

Trump'ın saldırısı, İran'a uranyum zenginleştirme veya balistik füzelerden çok daha etkili ve anında sonuç veren bir kitle imha silahı hediye etti.

Savaştan önce Hürmüz Boğazı hakkında genel kanı, İran'ın Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt ve Katar kadar petrol ihracatı için bu boğaza ihtiyaç duyduğu yönündeydi. Bu, ölümcül bir yanlış değerlendirme olduğu ortaya çıktı.

Bundan sonra ne olursa olsun, İran'ın yeni kazandığı bu kozunu, Netanyahu'nun başka bir bilim insanını öldürmek için her an bozabileceği basit bir ateşkes karşılığında takas etmesi olası değildir. Bu durum, geçen hafta başarısızlıkla sonuçlanan iki barış önerisine İran'ın gösterdiği şiddetli tepkiyle açıkça ortaya çıktı.

'Saçma sapan konuşmak'

Pakistan’ın planı, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması karşılığında derhal ateşkes ilan edilmesini ve 15-20 gün içinde daha kapsamlı bir anlaşmanın sonuçlandırılmasını öngörüyordu.

Bu arada İran’ın eski dışişleri bakanı Muhammed Cevad Zarif, İran’ın uluslararası yaptırımların kaldırılması karşılığında uranyum zenginleştirme programına sınırlamalar getirmeyi ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmayı teklif etmesi gerektiğini söyledi. Zarif'in ülkesinde aldığı tepki pek de dostane değildi. İlke yanlıları onu vatan haini ilan etti ve idam etmekle tehdit etti.

Merhum Dini Lider Ali Hamaney'e yakın olan Saeed Hadadian, Cuma gecesi şunları söyledi: “Saçmalıyorsun ve İslam Cumhuriyeti için reçete yazmaya hakkın yok. Tövbe edip sözlerini geri almak için üç günün var.”

Zarif, eski ABD Başkanı Barack Obama ile yapılan İran nükleer anlaşmasının mimarıydı. İran bu anlaşmaya uydu, ancak ABD uymadı. Uluslararası yaptırımlar devam etti ve hatta daha da şiddetlendi. Bugün Zarif, siyasi rakiplerini İran'ın aynı hatayı iki kez yapmaması gerektiğine ikna etmek için en uygun konumda değil.

Hürmüz Boğazı’na askeri bir çözüm bulunmuyorsa, bu boğazın ancak İran’ın rızasıyla açılabileceği anlamına gelir. Bu durumda uluslararası toplumun iki seçeneği vardır: ya İran’la toplu olarak müzakere etmek ya da tek tek hesaplaşmak.

Her iki durumda da İran, böylesine yıkıcı bir savaşın ardından, önemli, sürekli ve doğrulanabilir mali getiriler olmadan Körfez komşuları üzerindeki hâkimiyetinden – ve dolayısıyla küresel dizel ve benzin fiyatlarından – vazgeçmeyecektir.

Analistler Muhammed Eslami ve Zeyneb Malakouti'nin Responsible Statecraft'ta yazdığı gibi: “Başkan, Tahran'ın boğazı ateşkes veya hatta yaptırımların hafifletilmesi karşılığında bir pazarlık kozu olarak kullandığını varsayıyor gibi görünüyor. Ancak bu varsayım yanlış olabilir. İran, boğazı savaşı sona erdirmek için bir araç olarak değil, savaş sonrası dönem için bir sabit unsur olarak görüyor gibi görünüyor.”

İran’ın boğazdan elde ettiği gelirler, nihayetinde petrol gelirlerini aşabilir. Eslami ve Malakouti, bunun özellikle Körfez ülkeleri için kabul edilmesi zor olacağını, ancak bu ülkelerin savaş sonrası ortaya çıkan düzende kendilerine bir yer bulmak için müzakere etmek ya da bu düzenin kendileri olmadan şekillenmesini izlemek gibi bir gerçeklikle karşı karşıya olduklarını savunuyor.

Trump’ın reddettiği İran’ın son karşı teklifi, Umman ile paylaşılacak şekilde tanker başına 2 milyon dolarlık bir geçiş ücretiydi. Bu nedenle, BAE ve Bahreyn’in İran’ın silahlarının karşısına atılma hamlesini takip etmek konusunda Körfez devletlerinin isteksizliği gerçektir.

Körfez ülkelerinin devasa kayıpları

Bu ülkeler, Trump’ın İran’a saldırmasını engellemek için ellerinden geleni yapmış olsalar da ve kendi sanayi tesisleri, havaalanları ve otelleri İran’ın insansız hava araçları ve füzelerinin sürekli saldırısı altında kalmış olsa da, Trump’ın zafer ilan ederek çekip gideceği – ki herkesin bildiği gibi öyle olacak – zaman geldiğinde komşularının kim olacağını herkes biliyor.

Körfez ülkeleri, tüm bunlar sona erdiğinde tek bir sonuca varabilirler. Trump ve ailesine yaptıkları trilyon dolarlık yatırımdan alabilecekleri en kötü getiriyi elde ettiler.

Petrol ve gaz endüstrileri savaş nedeniyle mahvoldu. Topraklarında kendilerine hiçbir koruma sağlamayan ABD askeri üsleri var. Ticaret ve turizmde milyarlarca dolarlık kayıp yaşadılar.

Ve tüm bunlar yetmezmiş gibi, Trump İran’ı ezme görevinin yerine getirildiğini iddia ederek bu meseleden çekilmeye hazırlanıyor.

Savaş sonrası dönemde, farklı ve daha öngörülebilir bir ortak bulmak için gözleri doğuya, Çin’e çevirme arzusu oldukça cazip olmalı.

Trump İran’dan çekilirse, bu ülkeyi Şubat ayında güçlerini ilk kez topladığında olduğundan daha güçlü bir stratejik konumda bırakmış olacak.

Trump, Netanyahu'nun hayallerinin gerçeğe dönüşmesiydi. Netanyahu, tüm siyasi kariyerini İran'a saldırı için kampanya yaparak geçirmişti; ancak bu adamın hayat boyu süren hırsının gerçekleşmesi, zengin ve fakir, Sünni ve Şii Arapları ve İranlıları daha önce hiç olmadığı kadar birleştirdi.

Körfez'in harabeye dönmesini görmek, Netanyahu'nun kana susamışlığına sadece geçici bir tatmin sağlayacaktır. Dikkatini yakında kuzeye, Türkiye'ye çevirecek ve yayılmacı gündeminin ilk maddesi, İsrail sınırı ile Dürzi bölgesi arasında yer alan güney Suriye topraklarını işgal etmek olacaktır.

Başarısız formül

Netanyahu henüz bunun farkında değil, ancak Güney Lübnan ve Güney Suriye’yi kontrol eden bir “Büyük İsrail” vizyonu İran’da çöktü. Büyük İsrail, hiçbir Arap’ın kabullenebileceği bir gerçeklik değildir. Ve gücünü büyük ölçüde yitirmiş bir İsrail, yakında kuvvetlerinin işgal ettiği tüm bölgelerde “çimleri biçmek” için gerekli kaynaklara sahip olmadığını fark edebilir.

İsrail'in kitleleri kontrol altında tutmak için itaatkâr Arap diktatörlerden oluşan bir ağa tarihsel olarak güvenmesi, artık çok uzun süre işe yarayacak bir formül olmayabilir.

Bütün bölgenin siyasi yapısının değişmesi için tek bir Arap diktatörlüğünün daha devrilmesi yeterli olacaktır.

2011 Mısır devriminin kilit isimlerinden biri olan Muhammed ElBaradey’in bana söylediği gibi, Arap Baharı ölmedi. Şu anda uykuda, ancak yoksulluk, güçsüzlük, adaletsizlik ve yolsuzluk gibi sorunlar, Hüsnü Mübarek’in devrildiği zamankinden daha belirgin hale geldi.

Arap Baharı yeniden patlak verirse, 2013'te olduğu gibi onu ezip geçmek için gerekli finansmanı sağlayacak ve organize edecek kadar güçlü bir Suudi Arabistan ya da BAE olmayacaktır. İsrail'in kuzey ve doğu sınırları, Suriye'den Yemen'e, Sudan'a kadar İslam dünyasının her yerinden akın eden İslamcı savaşçılara ardına kadar açık olacaktır.

Dolayısıyla İran'ı harabeye çevirmek, Trump ve Netanyahu'nun askeri zafer coşkusuyla yapabilecekleri en akıllıca şey olmayabilir. Zaferleri kesinlikle kısa ömürlü olurdu.

Alevler içindeki bir bölge, herhangi birinin siyasi tahminlerini doğruluyorsa, bu kesinlikle 7 Ekim 2023'te İsrail'e saldırıyı başlatan Hamas lideri Yahya Sinvar'ın tahminleridir. Sinvar, asırlık çatışmanın bir daha asla eskisi gibi olmayacağına dair bir kumar oynamıştı ve şimdi görünen o ki, bu kumar doğru çıkmıştır.

*David Hearst, Middle East Eye’ın kurucu ortağı ve genel yayın yönetmenidir. Bölge konusunda yorumcu ve konuşmacı, Suudi Arabistan konusunda ise analisttir. Daha önce The Guardian’da dış politika başyazarı olarak görev yapmış; Rusya, Avrupa ve Belfast’ta muhabirlik yapmıştır. The Guardian’a katılmadan önce The Scotsman’da eğitim muhabiri olarak çalışıyordu.

Çeviri Haberleri

Trump’ın şavaş alanında kazanamadığı şey, şimdi müttefiklere kaydırılıyor
İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’nin ateşkes ve müzakere koşullarına ilişkin açıklaması
Trump, İran'a yönelik “Taş Devri” tehdidiyle yeni bir vahşet çağını başlattı
Pete Hegseth’in yeni haçlı seferi
Mısır ve Körfez ülkeleri: İran savaşı konusunda keskin görüş ayrılıkları