78 yaşındaki soykırım çetesi hâlâ sadece silahla ayakta kalabileceğine inanıyor

​​​​​​​Ülkenin Bağımsızlık Günü'nde, liberal İsraillilerin daha iyi, geçmişteki bir devlete duydukları özlem, iç rahatlatıcı bir yanılsamadır. Nekbe ve işgal, başından beri oradaydı.

Gideon Levy’nin Middle East Eye’da yayınlanan yazısını Barış HoyrazHaksöz Haber için tercüme etti.


İsrail bu hafta 78. Bağımsızlık Günü’nü kutluyor. Artık genç sayılmayacak bir ülke için bu, en güzel bağımsızlık günlerinden biri olmayacak.

Çocukluğumda bu gün, biz yeni İsrailliler için gurur ve sevinç dolu bir gündü.

Holokost'tan ve devletin kurulmasından sadece birkaç yıl sonra, devletin ilk neslinin bir oğlu olarak, babamın dolaptan katlanmış ulusal bayrağı çıkarıp dairemizin balkonuna asmasını hatırlıyorum. Çevremizdeki tüm balkonlarda bayraklar dalgalanıyordu, Lebel ailesinin balkonu hariç - onlar ultra-Ortodoks'tu ve Siyonist devletin bayrağını asmıyorlardı. Hem babam hem de bayrakla gurur duyuyordum.

O zamanlar Nekbe hakkında hiçbir şey bilmiyorduk. Kimse bize bundan bahsetmemişti, İsrail’in Arap vatandaşlarının yaşadığı askeri yönetimden de. Yol kenarındaki yıkık evlerde kimlerin yaşadığını ya da onlara ne olduğunu hiç sormamıştık. Filistin köylerinin ve mahallelerinin kalıntılarına sanki manzaranın bir parçasıymış gibi bakıyorduk. Akşamları, şehir sokaklarında kutlama yapmak için dışarı çıkardık.

Bağımsızlık Günü arifesi, ebeveynlerimizin bize kısıtlama olmaksızın geç saatlere kadar dışarıda kalmamıza izin verdiği yılın tek gecesiydi. Bağımsızlık Günü tatil günüydü.

On yıllar sonra her şey farklı görünüyor. Nekbe kelimesi, her ne kadar İsraillilerin küçük bir azınlığı arasında olsa da ve aramızdan çok daha azımızın hissettiği tarihsel suçluluk duygusuyla birlikte, yavaş yavaş toplumsal bilince girmiştir. Bu arada, son yıllardaki olaylar, aramızdan bazılarının devletimizden utanmasına neden olmuştur.

Bu olayların, ne kadar yakın geçmişte ya da ne kadar uzun zaman önce yaşanmış olursa olsun, birbirinden ayrılamayacağını anlamam birkaç yılımı daha aldı.

Bu devletin başlangıcında Nekbe vardı: bizim kutlama günümüz, bizden önce burada yaşayan başka bir halkın tarihi felaketinin günüydü. O günden bu yana her şey, öncesiyle bağlantılı hale geldi. 1948'de başlayan şey, 2026'da bile sona ermedi.

Bitmeyen Nekbe

Nekbe’den günümüze kadar, Siyonizmin işleyişinin temel ilkeleri değişmedi; Yahudi devletinin ard arda gelen hükümetlerinin politikası da değişmedi. Nekbe hiçbir zaman sona ermedi; sadece biçim değiştirdi. 78 yıl önce Nekbe’ye yol açan değerlerin, 2026 yılında da İsrail Devleti’ni yönlendirdiğini düşünmek ne kadar da iç karartıcı – aynı ilkeler, aynı hedefler, aynı yöntemler.

Artık bir bölgesel güç ve dünyanın en güçlü süper gücünün en yakın müttefiki olan İsrail'in genel bakış açısında, kurulduğu günden bu yana hiçbir şey değişmemiştir. Hâlâ kılıçla – ve sadece kılıçla – yaşayabileceğine ve kılıçla sürdürülen bir yaşamdan başka alternatifi olmadığına inanmaktadır.

Hâlâ askeri gücü, varlığının ve güvenliğinin tek garantisi olarak görüyor. Hâlâ Akdeniz ile Ürdün Nehri arasındaki bölgede mutlak Yahudi üstünlüğü politikasını sürdürüyor.

Hâlâ kendini bir kurban olarak gösteriyor – varoluşsal tehditlerden söz eden bir bölgesel güç. Hâlâ mutlak adaletin kendi tarafında olduğuna inanıyor. Hâlâ tüm Arapların öldürmek için doğduğunu ve Arap dünyasını meşgul eden tek şeyin Yahudileri denize atmanın yollarını aramak olduğunu düşünüyor.

1948'dekiyle aynı inançlar, aynı ilkeler.

Ve yüzeyin altında, dini inançlar mayalanmaya devam ediyor; hatta bu 78 yıl içinde çok daha güçlendi: Tanrı bu toprağı Yahudilere verdi, sadece onlara ve bu İncil'deki vaat, toprağın tapusudur - kendilerini seküler olarak tanımlayan Yahudilerin gözünde bile, münhasır egemenliğin ilahi kanıtıdır.

İlkeler aynı kalmış olsa da, İsrail bağımsızlığının geçtiği yıllar boyunca değişmiştir. Bu değişikliklerin çok azı olumlu yönde olmuştur.

Likud iktidara gelmeden önceki eski güzel İsrail'i özleyen birçok İsraillinin yakındığı şey, büyük ölçüde hayaldir: bir kendini kandırma eylemidir. İşgali icat eden Başbakan Binyamin Netanyahu değildi, Yahudi üstünlüğünü getiren de onun partisi değildi. Bunlar, o eski güzel İsrail'de başladı – “İsrail İşçi Partisi'nin sosyalizmi” ve “aydınlanmış işgal”.

1948'den sonra, 1967'den sonra, 7 Ekim 2023, İsrail'in şimdiye kadarki en kader belirleyici dönüm noktası oldu.

O günden bu yana geçen iki buçuk yıl içinde İsrail, bölgenin liderlerinin büyük bir kısmını ortadan kaldırdı, neredeyse tüm komşu ülkeleri işgal edip bombaladı ve orantı duygusundan yoksun bir şekilde askeri gücünü serbest bırakarak geniş çapta savaş suçları işledi. Bu 78. Bağımsızlık Günü'nde, İsrail'de bunu kabul edenler çok az.

Görünüşe göre burada hiçbir zaman bir hakikat ve uzlaşma komisyonu kurulmayacak. İsrail'in bir parya devlete dönüşmesi konusunda bile gerçek bir hesaplaşma yok. “Dünya neden bizden nefret ediyor?” sorusu, kamuoyundaki tartışmalarda geçersiz bir soru olarak reddediliyor. Dünya antisemitik, nokta. Bu, bu Bağımsızlık Günü'ndeki hâkim ruh hali.

Asla bir demokrasi olmadı

İsrail demokrasisi hiçbir zaman gerçek bir demokrasi olmadı – ve bu 78. Bağımsızlık Günü, bunu açıkça söylemek için en uygun anlardan biri. Filistinlilerin İsrail askeri yönetimine tabi tutulmadığı tek dönem, 1966 ile 1967 arasındaki birkaç aydı. O zamana kadar bu yönetim İsrail’in Arap vatandaşlarına uygulanıyordu; 1967’den beri ise işgal altındaki topraklara uygulanıyor. Kalıcı bir askeri rejimi olan bir devlet demokrasi değildir. Nokta.

Aynı şey apartheid için de geçerlidir: apartheid son yıllarda kurulmuş değildir. Devletin ilk günlerine kadar uzanır ve 1967 işgalinden sonra pekiştirilmesi için güçlü bir baskı yapılmıştır.

Tarihi boyunca – 1967 işgalinden önce ve elbette sonrasında da – İsrail, Filistinlilerin Ürdün Nehri ile deniz arasındaki bölgede eşit haklara sahip olduğu öncülünü hiçbir zaman kabul etmemiştir.

Daha da temelinde, İsrail Filistinlileri İsrailli Yahudilerle eşit insan olarak hiç görmemiştir. Sorunun kökü buydu ve hâlâ da budur – ama bunu ele alan neredeyse hiç kimse yoktur.

Son yıllarda bu tabloda meydana gelen tek önemli değişiklik şudur: Azınlık ile çoğunluk arasındaki çatışma hissi – Davut (İsrail) ile Goliath (Araplar) – yerine, yeni bir İsrail megalomanisi ortaya çıkmıştır. Bu durum, 7 Ekim 2023’ün ardından zirveye ulaşmıştır. Artık İsrail, her şeyin mübah olduğuna inanıyor. Artık hiçbir sınır tanımıyor; ne askeri gücünü sınırsızca kullanırken, ne de bölgedeki diğer devletlerin çoğunun egemenliğine saygı göstermezken.

Bu Bağımsızlık Günü'nde, İsrail'in kararan gökyüzünün üzerinde ağır bir bulut asılı duruyor. Toplum, neredeyse tamamen tek bir konu etrafında kutuplaşmış durumda: Netanyahu – evet mi, hayır mı? Diğer hemen hemen her şeyden neredeyse hiç bahsedilmiyor. Diğer çoğu konuda, altında yatan geniş bir mutabakat var gibi görünüyor. Savaşa, herhangi bir savaşa, işgale ya da apartheid'e karşı Yahudi muhalefeti yok.

Karanlıklaşan ufuklar

Ciddi bir tartışma ya da vicdan muhasebesinin olmamasına rağmen, ufukların karardığına dair bir his var. Faşist sağın en ateşli propagandacıları bile, çok fazla savaş cephesi açıp hiçbirinde hedeflerine ulaşamayan bugünün İsrail’inin karşı karşıya olduğu tehdidin boyutunu kavramaya başlıyor.

Gazze ve Lübnan başarı öyküleri değil, İsrail'e hiçbir kazanç sağlamayan, gereksiz ve suç niteliğindeki savaşlardır; sadece zamanla sürdürmekte zorlanabileceği yüksek maliyetler getirmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’in etkisinden yavaş yavaş sıyrılıyor; Donald Trump henüz İsrail’e sırtını dönmüş olmayabilir, ancak her halükarda üç yıldan az bir süre sonra onun yerini alacak başkan – ister Demokrat ister Cumhuriyetçi olsun – bu önemli müttefike karşı farklı bir politika izleyecektir. Amerika’nın İsrail’in kontrolü altında rahatça oturduğu günler, belki de temelli olarak sona ermiştir.

Avrupa da, İsrail'e yönelik kendi politikasını değiştirebilmesini sağlayacak bir sinyali Amerika Birleşik Devletleri'nden bekliyor. Orada da, işgalci, saldırgan ve megaloman olarak görülen İsrail'e karşı sabır tükeniyor.

İsrail son yıllarda pek de iyi bir performans sergilemedi. Ne kadar çok savaş açarsa, ne kadar çok toprak işgal ederse ve ne kadar çok insanı evlerinden kovarsa – şu anda İsrail'in eylemleri sonucunda Ortadoğu'da yaklaşık altı milyon yerinden edilmiş insan var ve bunların bir kısmının geri dönebilecekleri bir yer yok – uluslararası itibarı o kadar hızlı bir şekilde bozuluyor.

Uluslararası toplumun her kurumuna – her karara, uluslararası hukuka ve en yakın müttefiklerinin görüşlerine – sistematik olarak burun kıvıran bir devlet, apartheid dönemi Güney Afrika'sının izlediği yoldan giderek izole olma yolunda ilerliyor. Bu, tersine çevirmesi zor olacak bir gidişat.

* Gideon Levy, Haaretz gazetesinde köşe yazarı ve gazetenin yayın kurulu üyesidir. Levy, 1982 yılında Haaretz'e katıldı ve dört yıl boyunca gazetenin genel yayın yönetmen yardımcılığı görevini yürüttü. 2008 yılında Euro-Med Gazetecilik Ödülü'nü, 2001 yılında Leipzig Özgürlük Ödülü'nü, 1997 yılında İsrail Gazeteciler Birliği Ödülü'nü ve 1996 yılında İsrail İnsan Hakları Derneği Ödülü'nü kazandı. Yeni kitabı The Punishment of Gaza (Gazze'nin Cezası), Verso yayınevi tarafından yayınlandı.

Çeviri Haberleri

ABD’li şahinler, İran ile Versay Antlaşması'nın bir sonraki aşaması için heyecanlanıyor
Avrupa, destek ile ihanet arasındaki sınırı hâlâ bulanıklaştırıyor
Amerika Birleşik Devletleri'ne güvenilebilir mi? Tarih, hayır diyor!
ABD Senatosu'nun D9 buldozerleri hakkındaki oylaması üzerine
Kendini Tanrı yerine koyan Trump