Olcay Can Kaplan / Tercüman
Kandan beslenen korkak: Mihraç Ural
Orta Doğu’nun kanlı satranç tahtasında piyonlar ve vezirler sık sık yer değiştirir lakin bazı figürler vardır ki varlıklarını bütünüyle ihanete, vahşete ve katliama borçludurlar. Suriye basınından ve istihbarat kaynaklarından yansıyan son dakika gelişmeleri, Türkiye’nin kalbine hançer saplamayı hayatının tek gayesi hâline getirmiş bir teröristin, Mihraç Ural’ın Suriye’den dışarı kaçmaya çabalarken yakalandığını duyurdu. Bu, on yıllar boyunca hem Anadolu topraklarında hem de komşu coğrafyalarda masumların kanını dökerek kendine alan açmaya çalışan çalışan iğrenç bir katilin nihayet yolun sonuna geldiğinin resmi.
Esed rejiminin kirli maşası
Mihraç Ural ismini bütünüyle idrak edebilmek, onun nasıl bir karanlık zihniyetin ürünü olduğunu görebilmek adına geçmişe, 1970’lerin ve 80’lerin başına dönmek icap eder. 1956’da Antakya’da doğan bu terörist, gençlik yıllarından itibaren şiddeti ve terörü meşru gören bir ideolojik sapkınlığın içine girmişti. Yasa dışı Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi içindeki bölünmelerin ardından ortaya çıkan ve şiddet sarmalını en uç noktalara taşıyan THKP-C/Acilciler örgütünün kurucuları ve en tepedeki yöneticileri arasında yer almıştı. Acilciler grubu, o dönemde sözde halk kurtuluşu sloganları atarken, perdenin arkasında sokakları kan gölüne çeviren, gencecik insanları ölüme sürükleyen, cinayet işleyen acımasız bir cinayet şebekesinden başka bir şey değildi. Ural, bu kanlı yapının beyni olarak, Türkiye’nin huzuruna kasteden eylemlerin baş aktörlüğünü üstlenmişti. 1982 yılına gelindiğinde ise döktüğü kanların ve işlediği ağır suçların hesabını yargı önünde vermekten korkan her terörist gibi çareyi adaletten firar etmekte bulmuş, sınırı geçerek Suriye’ye sığınmıştı.
Suriye’ye kaçışı, onun karanlık kariyerinde yeni ve çok daha kanlı bir evrenin başlangıcı olacaktı. Birçok terörist gittikleri ülkelerde marjinalleşip yok olurken, Mihraç Ural bu coğrafyanın diktatöryal yapısıyla adeta bir bukalemun gibi bütünleşmeyi başarmıştı. Esed ailesiyle akrabalık bağları bulunan Malak Fadel ile yaptığı evlilik, onun sıradan bir kaçaktan rejimin en karanlık dehlizlerinde söz sahibi olan bir derebeyine dönüşmesinin kapılarını aralayacaktı. Dönemin idarecilerinden Cemil Esed ile kurduğu derin ve kirli ilişkiler, ona Suriye’de büyük bir servet, geniş imtiyazlar ve dokunulmazlık kazandırmıştı. Sözde solcu ve eşitlikçi bir fraksiyondan gelen bir teröristin, Orta Doğu'nun en acımasız diktatörlüklerinden birinin himayesine girip lüks ve sefa içinde yaşaması, onun ideolojik yalanlarının ne kadar büyük bir sahtekarlıktan ibaret olduğunu kanıtlıyordu. O, güce ve kana tapan fırsatçı bir piyondu.
Suriye’de elde ettiği bu gücü asla kendi hâlinde yaşamak için kullanmamış, her daim gözünü Türkiye’ye, bilhassa da doğup büyüdüğü Hatay’a dikmişti. Hatay'ın Samandağ ilçesi başta olmak üzere sınır bölgelerindeki vatandaşlarımızı Suriye rejiminin etki alanına çekmek, bölgede mezhepsel fay hatlarını tetiklemek ve Türkiye'nin millî birliğine nifak tohumları ekmek için yıllarca sinsi bir istihbarat aparatı gibi çalışmıştı. Onun bu faaliyetleri, Şam yönetiminin Türkiye'ye yönelik taşeron terör siyasetinin en kullanışlı aracı olmasını sağlamıştı. Bu sinsi çabalar, salt bir ideolojik saplantının ötesinde, bölgedeki jeopolitik dengeleri kendi lehine çevirmeye çalışan bir maşanın hamleleriydi. Ankara ile Şam arasındaki ikili ilişkilerin seyri ne yönde olursa olsun, Ural'ın ajandasında daima Türkiye'yi zayıflatmak, sınır vilayetlerinde kaos yaratmak ve devletin otoritesini sarsmak yer alıyordu. Onun bu kirli misyonu, Soğuk Savaş dinamiklerinden beslenen arkaik bir tedhiş anlayışının yirmi birinci yüzyıla taşınmış en hastalıklı hâliydi. O, devrimcilik maskesi ardına saklanan, gerçekte ise bölgesel diktatörlüklerin böl-parçala-yönet stratejisine gönüllü hizmetkârlık yapan eli kanlı bir figürandı.
Banyas ve Beyda: Vahşetin vücut bulmuş hâli
Arap Baharı'nın rüzgarları Suriye'ye ulaşıp da halk otoriter rejime karşı onurlu bir direniş başlattığında, Mihraç Ural'ın içindeki o kana susamış canavar tam manasıyla zincirlerinden boşanacaktı. 2012’nin başlarında, mezhepsel bir nefret tabanı üzerine inşa ettiği “İskenderun Sancağının Kurtuluşu İçin Halk Cephesi - Suriye Direnişi” adlı terör yapılanmasını sahaya sürdü. Bu isim seçimi bile başlı başına bir provokasyon, Türkiye'nin toprak bütünlüğüne yönelik alçakça bir tehditti. Kendi etrafında topladığı militan çapulcularla birlikte Lazkiye kırsalında, Keseb ve Basit bölgelerinde adeta özerk bir terör kantonu kuran Ural, oğlu Bedrettin İbrahim Ural’ı da Esed ordusunda teğmen rütbesiyle bu kirli savaşın içine sokmuştu.
Mihraç Ural’ın insanlıktan ne kadar uzaklaştığının, ne kadar iğrenç bir katile dönüştüğünün en somut ve en acı kanıtı 3 Mayıs 2013’de Suriye'nin sahil şeridinde yaşanmıştı. Sünni Müslümanların yaşadığı Banyas ve Beyda köylerine rejimin milisleriyle birlikte giren bu canavar, tarihin en alçak katliamlarından birini gerçekleştirdi. Aralarında kucaktaki bebeklerin, yaşlı kadınların ve çocukların bulunduğu en az yüz elli masum sivil, bu köylerde vahşice katledildi. Banyas sokaklarında yankılanan çocuk çığlıkları, Ural ve çetesinin eseriydi. O gün orada yaşananlar, bir savaş taktiğinden ziyade bütünüyle hastalıklı, mezhepçi bir kinin, savunmasız insanları boğazlayarak tatmin olma dürtüsünün sonucuydu. Bir canlının kadınları ve çocukları kasatura ve kurşunlarla doğramaktan gurur duyması, onun artık insanlık vasfını tamamen yitirdiğinin kesin bir göstergesiydi.
Banyas'ta masumların kanını içerek iyice kuduran bu terör baronunun Türkiye'ye yönelik en büyük ihaneti ve en kanlı saldırısı ise birkaç gün sonra, 11 Mayıs 2013’te gerçekleşmişti. Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde, insanların gündelik telaşları içinde olduğu, çocukların sokaklarda koşuşturduğu bir cumartesi günü, iki devasa bomba yüklü araç peş peşe havaya uçuruldu. O karanlık günde elli iki canımız, elli iki vatan evladımız hayatını kaybetti, yüzlerce vatandaşımız yaralandı. Reyhanlı caddeleri bir anda cehenneme dönmüş, paramparça olan bedenler, yıkılan binalar ve göğe yükselen feryatlar tüm Türkiye'nin yüreğini dağlamıştı. Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı detaylı iddianameler, bu korkunç katliamın doğrudan doğruya devrik Şam rejiminin istihbarat birimleriyle koordineli bir biçimde, bizzat Mihraç Ural tarafından planlandığını ve icra edildiğini tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştu. Reyhanlı saldırısı, basit bir eylemin ötesinde doğrudan sivil halkı, pazar yerini, belediye binası etrafındaki kalabalığı hedef almıştı. İnsan canına kıymaktan haz alan bu zihniyet, Reyhanlı'da bebekleri öksüz, anneleri evlatsız bırakmıştı. O bombalar, binaları yıkmakla kalmamış; milletimizin hafızasında asla silinmeyecek derin bir yara açmıştı. Bu saldırı, terörizmin hiçbir ahlaki sınır tanımadığının, sivilleri hedef almayı bir strateji sayan korkakların ne denli alçalabileceğinin en karanlık vesikasıydı. O gün hayatını kaybeden gencecik insanların hayalleri, umutları ve yarınları, bu iğrenç katilin talimatıyla saniyeler içinde yok edilmişti.
Şimdi tüm bu kanlı geçmişin, işlenen sayısız insanlık suçunun ve dökülen binlerce masum kanının ardından, bu iğrenç katilin Suriye sınırında yurt dışına kaçmaya çabalarken enselendiği haberi manşetlere düşüyor. Kendisini geçmişte bölgenin en yenilmez gücü, dikta rejiminin en dokunulmaz adamı zanneden bu korkak, köşeye sıkıştığında ilk iş olarak gemiyi terk etmeye yeltenen bir lağım faresinden farksız olduğunu ispatladı. Hangi ülkeye sığınmayı planlıyordu bilinmez, fakat bilinen tek bir mutlak gerçek var. Yeryüzünde mazlumların kanını bu denli pervasızca döken hiçbir zalim, o kanın oluşturduğu girdaptan kaçarak kurtulamaz. Terörün karanlık dehlizlerinde saklanan, kandan ve gözyaşından beslenen hiçbir yapı, eninde sonunda adaletin keskin kılıcından kurtulamayacaktır. Ural’ın yakalanması, ihanet şebekelerinin er ya da geç kendi kazdıkları kuyulara düşeceklerinin mutlak ispatı niteliğindedir.
Mihraç Ural, Türkiye Cumhuriyeti'nin bekasına kasteden, komşu topraklarda bebekleri süngületen, Reyhanlı'da ocakları söndüren tescilli bir teröristtir. Onun bir sınır boyunda derdest edilmesi, yıllardır yanan yüreklere bir nebze su serpecek. Lakin asıl adalet, bu eli kanlı caninin, hayatını kararttığı kurbanların anıları önünde, işlediği her bir cinayetin hesabını tek tek vermesiyle tecelli edecek. Türkiye, bu iğrenç katilin ve onun temsil ettiği karanlık zihniyetin Orta Doğu coğrafyasından tamamen silinmesi gerektiği gerçeğini aklından çıkarmayacak, terörle mücadelesini kesintisiz sürdürecek. Evrensel tarih onu efendileri için masumları boğazlayan alçak, iğrenç ve korkak bir katil olarak kara kaplı defterine kaydedecek.
Gözünüz aydın ey mazlumlar!

