Netanyahu’nun Gerileyişi ve Amerikan Hegemonyasının Sonu
Mahmut Alrantisi / Fokusplus
Binyamin Netanyahu, 18 yılı aşan görev süresiyle İsrail’de başbakanlık koltuğunda en uzun süre kalan isim oldu. Netanyahu, 2019 yılında İsrail’in kurucusu David Ben-Gurion’un iki ayrı dönemde toplam yaklaşık 13 yıl süren görev rekorunu geride bıraktı.
1996’dan bu yana üç ayrı dönemde iktidara gelen Netanyahu, toplamda 18 yılı aşkın süre başbakanlık yaptı. Böylece İsrail siyasetinin güçlü isimleri arasında yer alan ve yaklaşık altışar yıl görev yapan İzak Rabin ile İzak Şamir’i de geride bıraktı.
Netanyahu’nun Washington avantajı
İsrailli bazı siyasi analistler, Netanyahu’nun iktidarda kalmasını, tek kutuplu dünya düzeninin şekillendiği ve ABD’nin gücünün zirveye ulaştığı dönemde Washington ile kurduğu güçlü ilişkiye bağlıyor.

İzak Rabin, ABD’de İsrail Büyükelçisi olarak görev yaptığı dönemde edindiği tecrübeyi daha sonra başbakanlık yolunda kullanmıştı. Netanyahu ise ABD’de yetişmesinden, İngilizceye hâkim olmasından, ülkenin geleneklerini ve siyasi kültürünü içeriden tanımasından yararlandı.
Netanyahu, bu birikimini önemli bir avantaja çevirdi. Kendisini, ABD’yi en iyi tanıyan ve Washington üzerinde İsrail lehine en fazla etki kurabilen siyasetçi olarak sundu. Bu söylem yalnızca siyasi bir slogandan ibaret değildi. Sahadaki gelişmeler de Netanyahu’nun bu iddiasını büyük ölçüde doğruladı. Nitekim dünya düzenine liderlik eden Washington, ona çok sayıda ayrıcalık sağladı.
Netanyahu’nun İsrail’deki iktidarı, Bill Clinton, George W. Bush, Barack Obama, Donald Trump, Joe Biden ve Trump’ın ikinci başkanlık dönemi olmak üzere altı ABD başkanının görev süresiyle kesişti. Netanyahu aynı zamanda İngiltere’de dokuz farklı başbakanın görev yaptığı döneme tanıklık etti.
Batı’nın büyük güçleriyle, özellikle de Washington ile kurduğu ilişkiler sayesinde Netanyahu, İsrail’i ve İsrail politikalarını ABD’nin Orta Doğu’daki temsilcisi konumuna getirdi. Öte yandan kendisini de İsrail içindeki Amerikan temsilcisi olarak konumlandırdı.
Bu kolay bir süreç değildi. ABD, uzun yıllar dünyanın lideri ve küresel güç dengesinin merkezi olarak kabul edildi. Bir siyasetçinin kendi ülkesinde ve bölgesinde Washington’un temsilcisi gibi hareket etmesi, ona önemli bir güç kazandırıyordu.
Netanyahu’nun ABD’deki etkisine duyduğu güven öyle bir noktaya ulaştı ki 2015 yılında dönemin ABD Başkanı Barack Obama’nın onayı olmadan Kongre’de konuşma yaptı. Donald Trump’ın 2018’de İran’la imzalanan nükleer anlaşmadan çekilmesi ise Netanyahu’da, ABD’nin İsrail hükûmetinin politikasını ve yaklaşımını benimsediği düşüncesini güçlendirdi.
7 Ekim sonrası güven kaybı
Bütün bunları hatırlatmamızın nedeni, Netanyahu’nun bugün İsrail içinde ciddi bir popülerlik kaybıyla karşı karşıya olmasıdır. Kamuoyu araştırmaları, 7 Ekim 2023’te yaşananların ardından Netanyahu’ya verilen desteğin büyük ölçüde gerilediğini gösteriyor. İsraillilerin yüzde 75’inden fazlası Netanyahu’nun iktidardan çekilmesi gerektiğini düşünürken yaklaşık yüzde 60’ı kritik krizleri yönetme biçimine güvenmediğini ifade ediyor.
Netanyahu’nun gerilemesini iç siyasi gelişmelere, güvenlik alanındaki başarısızlıklara, hakkındaki yolsuzluk suçlamalarına ve devam eden davalara bağlayanlar da bulunuyor. Netanyahu, rüşvet, dolandırıcılık ve güveni kötüye kullanma suçlamaları kapsamında şimdiye kadar 98 duruşmaya katıldı.
Ancak bu görüşe karşı çıkanlar, Netanyahu hakkındaki resmî yolsuzluk soruşturmalarının Aralık 2016’da başladığını hatırlatıyor. Buna rağmen Netanyahu yaklaşık on yıl boyunca siyasi olarak ayakta kalmayı başardı ve bu süreçte birden fazla seçimi kazandı. Bu nedenle söz konusu analistler, Netanyahu’nun bugünkü gerilemesini ABD’nin gücündeki azalmaya ve Washington ile ilişkilerinin zayıflamasına bağlıyor.
Bu analistlere göre ABD, kendi çıkarlarıyla örtüşmediği dönemlerde bile İsrail’e koşulsuz destek verdi. Onların değerlendirmesine göre Washington, izlediği politikanın yanlış olabileceğini bilmesine rağmen bunun sonuçlarını karşılayabilecek geniş bir hareket alanına sahipti. Çünkü küresel düzenin lideri konumundaki ABD’nin pozisyonunun bu politikalar nedeniyle sarsılmayacağı düşünülüyordu.
Ancak 7 Ekim’den sonra yaşananlar, İsrail ile ABD arasındaki özel ilişkiyi çok daha görünür hâle getirdi. ABD’deki Siyonist lobinin çabalarıyla bu ilişki, neredeyse dokunulmaz ve kutsal kabul edilen bir seviyeye ulaştırılmıştı.
Öte yandan bu tablo da değişmeye başladı. Pek çok kişi, Netanyahu’nun teşvikiyle Trump’ın İran’a karşı savaşa girmesinin, ABD’nin tamamının iradesini değil, daha çok Trump’ı ve çevresindeki ekibi temsil ettiğini düşünüyor. Üstelik Trump’ın ekibinin tamamının da bu yaklaşımı desteklediği söylenemez.
Savaşın arkasındaki nedenler ve perde arkasında yaşananlar bir yana, ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaşın ortaya koyduğu sonuç açıktır. Washington artık Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonraki dönemde olduğu gibi büyük bir güç olarak yaptığı hataların sonuçlarını kolaylıkla karşılayabilecek hareket alanına sahip değildir.
İsrail gazetesi Haaretz’in yazarı Avner Ben-Zaken’in de ifade ettiği gibi Washington’un Orta Doğu’da alacağı her yanlış karar, Çin ve Rusya ile yürüttüğü küresel rekabeti, enerji piyasalarını ve genel olarak uluslararası ilişkileri doğrudan etkileyecektir.

İsrail’deki bir yaklaşıma göre Netanyahu’nun iktidarda yükselmesi ve ABD’de İsrail yanlısı lobinin güç kazanması, Amerikan hegemonyasının yükselişiyle doğrudan bağlantılıdır. Aynı şekilde Netanyahu’nun siyasi konumundaki bozulma da ABD’nin küresel sistem üzerindeki hâkimiyetinin gerilemesiyle ilişkilidir.
Çünkü geçmişte Netanyahu’nun özel ilişkiler kurabilmesinin ve hem iç hem de dış politikada büyük ayrıcalıklar elde edebilmesinin önünü açan temel unsur Amerikan hegemonyasıydı. Kısacası bu yaklaşım, ABD’nin küresel düzen üzerindeki hâkimiyet döneminin sona ermesinin, Netanyahu döneminin de İsrail’de sona ermesi anlamına geldiğini savunuyor.
Mutlak Amerikan desteğinin sonu
Kanaatimce ABD’nin yaklaşık 60 yıldır İsrail’e sağladığı ve Netanyahu’nun en azından siyasi ve askerî açıdan yoğun biçimde kullandığı mutlak stratejik koruma dönemi gerileme sürecine girmiştir.
Washington’un küresel ölçekte güç kaybetmesi, Netanyahu’nun İsrail kamuoyu karşısındaki en önemli argümanlarından birini zayıflatıyor. Ancak Netanyahu aynı zamanda İsrail’deki aşırı sağın müttefikidir ve iktidarda kalabilmek için bu yerel unsura dayanmaya devam edecektir.
Bununla birlikte aşırı sağa daha fazla yaslanması, Netanyahu’yu ABD’nin politikalarıyla doğrudan karşı karşıya gelme riskiyle karşı karşıya bırakıyor. İsrail ise çevresindeki bütün aktörleri korkutmak için kullandığı en önemli caydırıcılık unsurunu, yani İsrail’in güvenliğini kırmızı çizgi olarak gören ABD desteğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Bu durum, İsrail’in hem küçük hem de büyük rakiplerini ona karşı daha cesur davranmaya yöneltebilir.
Hukuki ve siyasi alanda da İsrail’in ciddi kayıplar yaşaması bekleniyor. Özellikle Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich’in temsil ettiği Siyonist aşırı sağın daha fazla güç kazanması, İsrail üzerindeki siyasi ve hukuki baskıyı artıracaktır.
Bütün bu gelişmeler, genel olarak Filistin meselesinin lehine bir dönüşümün önünü açabilir.


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.