Zeynep Burcu Uğur / Fokusplus
Modern Zamanların “Cadıları”: Göçmenler
Bugün tarihin o utanç dolu sayfalarına benzeyen bir sürece yeniden tanık oluyoruz. Cadı avlarının modern versiyonunda hedef tahtasında göçmenler var. Nasıl ki geçmişte cadıların toplumu saptırdığına dair bir algı oluşturulduysa, bugün de göçmenlerin suç oranlarını artırdığı, ekonomik sorunların ve kültürel değişimin nedeni olduğu yönünde bir algı inşa ediliyor.
15. ve 17. yüzyıllar arasında Avrupa'da bazı hesaplamalara göre 10.000’lerce kişinin yakılarak ya da asılarak öldürülmesine neden olan cadı avları yaşandı. Bugün geriye dönüp baktığımızda akıl almaz görünen uygulamalar, o dönemin hukuk düzeninin ve toplumsal atmosferinin sıradan parçalarıydı. Mahkemelerde rüyalar delil olarak kabul ediliyor, söylentiler tanıklık yerine geçebiliyor, "cadı" olduğu iddia edilen kişiler işkence altında suçlarını itiraf etmeye zorlanıyordu. İtiraf etmeyenler daha ağır işkencelere maruz kalıyor, itiraf edenler ise çoğu zaman yine idam ediliyordu.
Bu kitlesel histeriyi mümkün kılan şey yalnızca mahkemeler değildi. Ondan önce toplumun "cadı" fikrine ikna edilmesi gerekiyordu. İnsanlara cadıların kuraklığın, çocuk ölümlerinin, dinden çıkmanın ve toplumsal bozulmanın sorumlusu olduğu anlatıldı. Böylece cadılar yalnızca farklı insanlar olmaktan çıktı; toplumun güvenliğine yönelik varoluşsal bir tehdit olarak sunuldu. Bir grubun insanlıktan çıkarılması, ona yönelik şiddetin meşrulaştırılmasının ilk adımıydı.
Yıllar sonra birçok suçlayıcı ifadelerin uydurma olduğu ortaya çıktı. Bazı tanıklar yalan söylediklerini itiraf etti ancak artık çok geçti. Masum insanlar işkence görmüş ve hayatlarını kaybetmişti. Tarih bugün cadı avlarını hukukun değil, kitlesel paranoyanın ürünü olarak hatırlıyor.

Aradan yüzyıllar geçti, fakat "cadılaştırma" yöntemi ortadan kalkmadı. Sadece hedefleri değişti.
Bugün Avrupa ve Amerika'da benzer bir mekanizmanın göçmenler üzerinden işletildiğine tanık oluyoruz. Nasıl ki bir zamanlar cadılar toplum düzenini bozan, şeytanla iş birliği yapan görünmez düşmanlar olarak resmedildiyse, bugün de göçmenler artan suçun başlıca sorumluları olarak gösteriliyor.
Bilimsel veriler ne diyor?
Hâlbuki kamuoyunda sıkça tekrarlanan bu söylem, bilimsel verilerle desteklenmiyor. Hem Amerika Birleşik Devletleri'nde hem de Avrupa'da yapılan çok sayıda araştırma, göç ile suç oranları arasında sistematik bir ilişki bulunmadığını ortaya koyuyor. ABD'de 1870-2020 dönemini inceleyen çalışmalar, göçmenlerin cezaevine girme oranlarının ABD doğumlulara kıyasla daha düşük olduğunu gösteriyor. Avrupa Birliği bünyesinde yürütülen araştırmalar da göçün suç oranlarını artırdığı iddiasını doğrulamıyor. Buna rağmen kamuoyunda oluşan algı verilerden değil, tekrar edilen anlatılardan besleniyor.
Cadı avlarının başarılı olabilmesi için halkın önce cadılara inanması gerekiyordu. Günümüzde ise göçmenlerin "tehlikeli" olduğuna dair Noam Chomsky’nin tabiri ile toplumsal rızanın üretilmesi gerekiyor.
Bu “rıza üretimi”nin belirli bir başarı elde ettiği söylenebilir. Saygın araştırma kuruluşlarının verileri, göçmen karşıtlığının toplumsal olarak karşılık bulduğunu bir miktar teyit ediyor. Haziran 2024 Gallup'un trend verilerine göre, Amerikalıların %55'i ülkeye göçün azaltılması gerektiğini savunuyor.
Güz 2025 Eurobarometer verilerine göre, Avrupa Birliği vatandaşlarına "AB'nin karşı karşıya olduğu en büyük sorun nedir?" diye sorulduğunda; Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden (%26) hemen sonra, %20 ile "Göçmenlik/Göç" sorunu gelmekte.
Propagandanın yeni yüzü: Sinema ve sosyal medya
Bu rıza üretimi sürecinde popüler kültür de önemli bir rol üstleniyor. Dün bu işlevi vaazlar, broşürler ve cadılık üzerine yazılmış kitaplar görüyordu; bugün aynı işlevi kimi zaman sosyal medya, kimi zaman da sinema üstleniyor.

Bu açıdan yakın zamanda gösterime giren Citizen Vigilante dikkat çekici bir örnek oluşturuyor. Film, ismi verilmeyen bir Avrupa ülkesinde geçen hikâyesinde, göçmenleri ve ailelerini öldüren silahlı bir milisi kahraman olarak sunuyor. Filmin temel mesajı şu: Avrupa'daki mülteci krizi şiddet suçlarında patlamaya yol açmıştır ve çözüm, göçmenleri ortadan kaldırmaktır.
Bu anlatı yalnızca şiddeti meşrulaştırmakla kalmıyor; aynı zamanda göçmenleri kolektif bir tehdit olarak resmederek onlara yönelik nefreti normalleştiriyor. Filmin baş aktör yargıçları öldürüyor, polise saldırıyor ve bir Müslüman ailenin tamamını katlediyor. Buna rağmen izleyiciye bir kahraman olarak sunuluyor. Böylece hukuk dışı infaz, "toplumu kurtaran cesur bir vatandaşın" eylemi gibi gösteriliyor. Ayrıca filmde Kur’an ve İslami değerlerin kadına yönelik şiddeti teşvik ettiği yönündeki diyaloglarla açıkça İslamofobik bir söylem benimseniyor.
Filmin etkisini artıran unsur ise yalnızca içeriği olmadı. Teknoloji milyarderi Elon Musk'ın filmi X platformunda ücretsiz olarak paylaşmasının ardından Citizen Vigilante geniş kitlelere ulaştı ve dijital platformlarda en çok izlenen yapımlar arasına girdi. Musk uzun süredir Batı ülkelerinin Küresel Güney'den gelen göçmenler tarafından "işgal edildiği" düşüncesini dile getiriyor. Citizen Vigilante tam da bu anlatının sinemadaki karşılığı niteliğinde. Kurgusal bir hikâye üzerinden, göçmenlerin Batı medeniyetini tehdit eden istilacılar olduğu fikrini vurguluyor ve öldürülmelerini kahramanca bir eylem olarak sunuyor.
Burada mesele kötü bir film değildir. Sorun, bir propaganda aracının milyonlarca kişiye ulaşmasıdır. Tarihte cadılar hakkında anlatılan hikâyeler nasıl insanların yakılmasına zemin hazırladıysa, bugün de göçmenleri sistematik biçimde suçla, şiddetle ve medeniyet tehdidiyle özdeşleştiren anlatılar benzer bir toplumsal iklim oluşturuyor.
Elbette bugün kimse meydanlarda cadı mahkemeleri kurmuyor. Ama bir grubun sürekli suçla ilişkilendirilmesi, insanlıktan çıkarılması ve toplumun sorunlarının kaynağı olarak gösterilmesi, tarihin defalarca tanık olduğu tehlikeli bir sürecin ilk aşamalarıdır. Cadı avları da insanların bir sabah ansızın yakılmasıyla başlamamıştı; önce hikâyeler anlatılmış, korkular büyütülmüş, sonra da şiddet meşrulaştırılmıştı.
Şunu söylemek fazla olmasa gerek: Mültecilerin plastik botlardan geri itilip, bazen de botları batırılıp Akdeniz’de ölüme terk edilmesinin arka planı böylece oluşturuluyor.
Tarih, almak isteyene önemli bir ders veriyor: Toplumlar, korkularını belirli gruplara yönelttiklerinde önce gerçekleri kaybeder, ardından adaleti. Bugünün göçmenleri, dünün cadıları değil fakat maalesef onlara yönelik "cadılaştırma" mekanizması ürkütücü ölçüde benzer.


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.