Hassan Abo Qamar’ın We Are Not Numbers’da yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.
Neredeyse her yerin tehlikeli geldiği topraklarda yaşadığınızda — haritalardaki renkli çizgilerin askeri bölgeleri işaretlediği, askerlerin herhangi bir canı alabileceği ve sözde “güvenli bölgelerin” sadece acı dolu anıları canlandırdığı bir yerde — kendinize basit bir soru sormaya başlarsınız: Gerçekliğinizden ve onu değiştirememekle ilgili tekrarlanan başarısızlıklarınızdan kaçmak için nereye gidebilirsiniz?
Gazze’de, gidebileceğimizi bildiğimiz tek bir yer olmuştur: Deniz.
Ama artık deniz, bir kaçış yeri gibi gelmiyor. Sanki tamamen başka bir dünyaya aitmişçesine, açık ve kayıtsız bir şekilde önümde sonsuzca uzanıyor. Orada dururken, ufkuna baktığımda hissettiğim her şeyin — özgürlük, uzaklık, başka bir yer — tam da benden esirgenen şeyler olduğunu biliyorum. Yine de, içimde her gün yeniden beliren bir soruyla oraya dönüp duruyorum: Denizden ayrılamayan biri için deniz ne anlama gelir?
Denizle olan ilişkim çok uzun zaman önce başladı. Uzun bir iş ve okul haftasının ardından, ailem, Gazze’deki pek çok aile gibi, yaz aylarında hafta sonu ödülümüzü plaja gitmek olarak belirlerdi. Çocukken, kız kardeşim Esra, ağabeyim Hüseyin ve ben kumların üzerinde koşar, kumda geniş çukurlar kazar ve birbirimizi gömerdik. Kıyıya doğru yuvarlanan dalgaların peşinden koşardık.
İronik bir şekilde, annemin tek bir kuralı vardı: Suya girmemek. Denizin öngörülemezliğinden korkuyordu. Bize şöyle derdi: “Sizin için endişeleniyorum, çocuklarım. Ya başınıza bir şey gelirse? Sizden uzak kalmaya dayanamam.” İşte o zaman denize olan merakım artmaya başladı. Neden suya giremiyorduk? Ve neden daha da uzağa, denizin ötesine gidemiyorduk?
Olasılıkların hayali
Daha sonra, ergenlik çağına geldiğimizde deniz buluşma yerimiz haline geldi. Gazze’liler için plaj her zaman bir araya geldiğimiz yerdi. Okuldan sonra ya da konuşmaya ihtiyacımız olduğunda oraya giderdik. Yüzmek, kumda oturmak ya da sahil şeridindeki kafelerde uzun akşamlar geçirmek için oraya giderdik. O sahil kafeleri kahve içen, satranç ya da kart gibi masa oyunları oynayan gençlerle doluydu.
Doğum günlerimizi orada kutlardık ya da kız arkadaşını arayabileceğin yer orasıydı. Mısır’dan gelen arkadaşım Yusuf’un yanında oturduğumu hatırlıyorum. Kız arkadaşını aramak için denize bakan bir masadan daha iyi bir yer bulamamıştı. Belki bir buçuk saat boyunca konuştular; ben ise onun yanında oturmuş Twitter’da gezinip insanların paylaşımlarını okuyup siyaset hakkında tartışıyordum. Siyaseti ondan daha çok seviyordum. Siyaset, sınırlar, kısıtlamalar ve hayatıma dayatılan sınırlamalarla ilgili kafamdaki soruları irdeliyordu.
Ancak çoğu zaman ufka bakarak oturur, Arap dünyasının en sevilen şarkıcılarından biri olan Mohamed Mounir’in şarkılarını dinler ve onun sözlerini tekrar ederdik: “Denize aşığım — senin gibi şefkatli, aşkım, bazen senin gibi vahşi; dolaşan, sonsuza dek yol alan ve zaman zaman senin kadar kaybolmuş ve kararsız.”
O masaların etrafında toplanan genç adamlar hayaller kuruyordu. Yine de hislerimiz her birimiz için farklıydı. Ailesi Mısır’da yaşayan Yusuf, liseden sonra oraya dönüp bir gün küresel çapta bir şirket kurmaktan çekinmeden bahsediyordu. Ben de hayallerimi paylaştım, ancak o hayallerin ne olduğunu artık tam olarak hatırlayamıyorum. Hatırladığım tek şey, onlardan bahsederken ne kadar utangaç olduğum — neredeyse hayal kurmaktan bile korkuyordum, çünkü denizin çok ötesine gitme arzum, ailem tarafından hiçbir zaman tam olarak kabul görmemişti; onlar, farklı ülkelere dağılmamızı izlemektense bir arada kalmaya daha çok değer veriyorlardı.
Gözlerimizi denize dikmiş, şarkıyı dinlemeye devam ettik. Mounir’in sözlerine kendi sessiz satırımı ekledim: “ve senin kadar ulaşılamaz.” Yusuf’un uzak bir ülkeden bir kıza aşık olmasına gülmüştük, oysa “ulaşılamaz” kelimesi benim için farklı bir anlam taşıyordu.
Deniz bir kafese dönüşüyor
Soykırım başladığında Gazze birdenbire çok dar gelmeye başladı; boyut olarak değil, imkânlar açısından. Refah hayalleri, sadece hayatta kalma mücadelesiyle yer değiştirdi. En önemlisi, İsrail insanların psikolojik coğrafyasının sınırlarını çizmeyi başardı ve bu, belki de soykırımın başlangıcından bu yana elde ettiği en büyük zaferdir.
Sınırsız gökyüzüne baksanız, onun sonunu aramaya başlardınız. Genellikle plastik poşetlerden yapılmış, her an çökebilecek türden bir uçurtma görebilirdiniz. Derin bir nefes alsaydınız, başınızın üstündeki uçakları ve gözetleme insansız hava araçlarını sayabilirdiniz. Gökyüzünün sınırları işte bunlardır.
Deniz de farklı değildi, sadece orada olmak daha kötüydü. Ufku iki tekne belirliyordu: Biri, çocuklarını beslemeye çalışan bir adamı taşıyan, büyük bir risk altında denize sadece kısa bir mesafe açılmaya izin verilen, yıpranmış bir Filistin balıkçı teknesi. İkincisi ise, kıyı şeridinde devriye gezen hızlı bir İsrail donanma gemisi. Ne uçurtma ne de balıkçı bir şey yapabilirdi. İkisi de aynı kafesin içindeydi.
Deniz ne kadar tehlikeli hale gelmiş olursa olsun, yine de oraya gitmeye devam ettim. Ölmek istediğimden değil, ama ölümden de pek korkmadığım için. Orada ölmem mi gerekiyordu, yoksa Allah’ın benim için başka bir bölüm mü hazırladığına bakmak için gittim.
Yaşam ve ölüm arasında seçim yapmak
Bir gün öğleden sonra, Raşid Caddesi’nde oturmuş, yukarıdan denize bakıyordum. Aşağıdaki sular, her an ateş açabilecek İsrail donanma gemileriyle doluydu. O sırada, arkamda cadde boyunca konuşlanmış tanklar bizim yönümüze doğru hareket etmeye başladı. Etrafımdaki herkes koşmaya başladı. Ama bazıları kaldı. Sadece tankları kendi gözleriyle görmek için ayakta durup beklediler.
Ben ikisini de yapmadım. Yürüdüm. Ne hızlı, ne yavaş, sadece ileriye doğru. O günden sonra bir şeyi net bir şekilde anladım: Benim yönüm hayatta kalmaktı. Ve sudan canlı olarak her çıktığımda, zihnimde bir ses aynı sessiz talimatı tekrarlıyordu — hayatta olduğun sürece işine geri dön.
İşte o zaman denize geri döndüm — ama değişmiştim. Artık ölüme karşı kayıtsızlıktan değil, hayata doğru çekiliyordum. Keşke Musa’nın asası olsaydı da denizi ikiye ayırıp hayallerime giden yolu açabilseydim.
Arkadaşım Ahmed her zaman yanımdaydı. Yan yana oturur, sadece dalgaları seyrederdik. Güneş batarken güneşin suyla buluşmasına kadar orada kalır, sonra sessizce eve yürürdük. Yine de birbirimizi anlardık. Hayallerimiz benzerdi ve hatta onlara ulaşma çabalarımız bile aynı sessiz yolu izliyordu.
Olası gelecekleri hayal etmek
Hayal gücüm hâlâ Gazze’nin ötesine uzanıyor. Ablukayı kırıp yurtdışındaki hayatı görmeyi hayal ediyorum. Dağlara tırmanmayı, konferanslara katılmayı, bir dinleyici kitlesinin karşısına geçip gizlenmiş gerçekler hakkında açıkça konuşmayı hayal ediyorum — sanki bir romanın kahramanıymışım gibi; her ne kadar az da olsa bir şeyleri değiştirebilecek bir kahraman. Bazen daha az dramatik şeyler de hayal ediyorum: tam burslu olarak Avrupa’daki bir üniversitede mühendislik okumayı, Gazze’nin içinden bakıldığında imkânsız gibi görünen bir gelecek inşa etmeyi.
Artık denize her baktığımda tüm bu düşünceler aklıma geliyor. Bunlardan beni bir tanesi en çok korkutuyor: şu anda yaşadığım hayatı kabullenme olasılığı; yaşlanıp hayallerimin yavaş yavaş sönüp gitmesini izleme, ta ki onlar sadece bir zamanlar inandığım bir şey olarak kalana kadar. Bir gün aynaya bakıp, sınırları aşmaya çalışmak yerine onları kabullenmiş birini görmekten korkuyorum. Daha da önemlisi, denize baktığımda o özgürlük ve imkân hissini kaybetmekten korkuyorum. Çünkü denizi terk edemeyen biri için deniz ne anlama gelir ki?
Burada duruyorum; bazen gün batımından bir saat önce, bazen gece çökene kadar; bazen tek başıma, bazen de arkadaşlarımla. Ufkun en uzak noktasına bakıp henüz yaşamadığım bir hayatı, denemediğim deneyimleri ve henüz tanışmadığım insanları özlüyorum.
*Hassan Abo Qamar, Gazze kökenli Filistinli bir yazar, programcı ve girişimcidir. Geleneksel siyasi anlatılardan farklı bir bakış açısıyla Gazze’deki insani durumu belgelemeye odaklanmaktadır. The Electronic Intifada, Al Jazeera ve We Are Not Numbers için yazılar yazan Qamar, işgal altındaki yaşamı belgelemeye öncelik vererek mağdurların sesini duyurmayı ve insani ayrıntılara ışık tutmayı amaçlamaktadır.
Yazmanın yanı sıra Hassan, iş dünyası ve teknolojiye de derin bir tutku beslemektedir. WorkNet kuruluşunda aldığı eğitimler aracılığıyla uzmanlığını genişletmeye devam eden Hassan, ileri düzey web geliştirme konusunda uzmanlaşmaktadır. Hassan ayrıca, karşılaştığı zorluklara rağmen programlama ve girişimcilik alanındaki çalışmalarına devam ederken, endüstri mühendisliği okumayı da hedeflemektedir.


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.