Celaleddin Vatandaş: Aileyi tehdit eden en büyük tehlike zihinsel dönüşüm

Celaleddin Vatandaş: Aileyi tehdit eden en büyük tehlike zihinsel dönüşüm

Özgür-Der'in düzenlediği programda aileyi tehdit eden meseleler ve çözüm önerileri konuşuldu.

HAKSÖZ-HABER

Özgür-Der’in 2026-2027 dönemi aylık paneller serisinin ilkinde “Küresel İfsada Karşı Aileyi Korumak” başlığı ele alındı. Programda konuşan Celaleddin Vatandaş, aile kurumunun yalnızca neslin devamını sağlayan bir yapı olmadığını, insanın kimliğini, ahlakını ve değerler dünyasını şekillendiren temel kurum olduğunu vurguladı. Ailenin dünya genelinde ciddi bir krizle karşı karşıya bulunduğunu belirten Vatandaş, sorunun ekonomik koşullardan çok zihniyet dönüşümünde aranması gerektiğini söyledi.

Yasir Aktaş’ın yönettiği programda konuşmasına ailenin toplum açısından taşıdığı öneme dikkat çekerek başlayan Vatandaş, siyaset ve ekonomi gibi alanlarda yaşanan sorunların güçlü bir aile yapısıyla aşılabileceğini, ancak aile kurumunun zayıflaması durumunda toplumsal sorunların giderek derinleşeceğini ifade etti.

“Aile, çocuğun yalnızca doğmasını değil, insan olmasını da sağlar”

Vatandaş, bir ülkede siyaset, ekonomi gibi birçok alanın elbette çok önemli olduğunu fakat bunların kötüye gitmesi durumunda aile kurumunun güçlü ve sağlıklı olması halinde kötü gidişatın önüne geçebileceğini söyleyerek, "Fakat aile kurumunda sorun varsa her şey kötüye gitmeye devam edecektir. Bu yüzden aile, öncelik sırasında en öne oturmaktadır.” dedi.

İnsanın dünyaya biyolojik olarak insan olma özellikleriyle geldiğini ancak kişiliğinin, düşünce dünyasının ve değerlerinin büyük ölçüde aile içerisinde şekillendiğini belirten Vatandaş, bu süreci dil öğrenimi üzerinden örneklendirdi.

Her insanın dil öğrenme potansiyeliyle doğduğunu ancak bu potansiyelin gelişebilmesi için bir dil ortamına ihtiyaç duyduğunu anlatan Vatandaş, insanın ahlaki ve toplumsal kimliğinin oluşumunda da benzer bir sürecin yaşandığını söyledi. İnsan kişiliğinin temelinin hayatın ilk yıllarında atıldığına işaret eden Vatandaş, bu dönemin büyük bölümünün aile içerisinde geçtiğini hatırlattı.

Vatandaş, “İnsan oluşumuzun omurgası hayatımızın ilk üç-beş ya da sekiz-on yılında gerçekleşiyor. Bu süreç de ailede geçiyor. Bu anlamda aile kurumu sadece çocuğun doğmasını sağlamaz, onun insan olmasını da sağlar.” ifadelerini kullandı.

Ailenin bu işlevinin başka kurumlarla ikame edilemeyeceğini savunan Vatandaş, ne kadar iyi tasarlanmış olursa olsun hiçbir kurumun çocuğun kişilik ve kimlik gelişiminde ortalama bir ailenin sağladığı olumlu etkiyi bütünüyle karşılayamayacağını dile getirdi.

İnsanın iki annesi olduğu benzetmesini yapan Vatandaş, bunlardan ilkinin kendisini biyolojik olarak dünyaya getiren annesi, ikincisinin ise insan olma sürecini şekillendiren ailesi olduğunu söyledi. Hayata bakış açısının, varlığı anlamlandırma biçiminin ve değer ölçülerinin aile içerisinde oluştuğunu vurguladı.

“Küresel güç odaklarının hedefinde aile var”

Ailenin bireyi toplumsal ve ahlaki bağlarla kuşatan temel kurum olduğunu belirten Vatandaş, küresel güç odaklarının aileyi hedef almasının da bu özelliğinden kaynaklandığını savundu.

İnsanı bütün aidiyetlerinden kopararak yönlendirilebilir/güdülebilir bir bireye dönüştürmeyi amaçlayan anlayışların önündeki en büyük engelin aile olduğunu ifade eden Vatandaş, aileyi yalnızca biyolojik üremeyi sağlayan veya kadınla erkeğin birlikteliğinden ibaret bir yapıya indirgemenin ciddi sonuçlar doğuracağını söyledi.

Vatandaş, aile içerisinde insanın kimliğini oluşturan temel belirleyicilerin din ve ahlak olduğuna işaret ederek şöyle konuştu:

“Diyebilirsiniz ki en önemli mefhum din değil mi? Ama aile içerisinde insan olma sürecinde zaten en önemli belirleyici din ve ahlaktır. Bu yüzden üç yüz yıldır aile hedef alınmakta, sığlaştırılmakta, daraltılmaktadır.”

Ailenin yaşadığı dönüşümün yalnızca kadınların çalışma hayatına katılması üzerinden açıklanamayacağını belirten Vatandaş, asıl sorunun anneliğin ve ailenin toplumsal işlevlerinin daraltılması olduğunu dile getirdi. Geçtiğimiz yüzyılda aileye verilen en büyük zararlardan birinin kadının evden koparılması ve annenin çocuğun yalnızca bakımını üstlenen kişi konumuna indirgenmesi olduğunu savundu.

“Bütün dünya demografik bir kıyametle karşı karşıya”

Aile kurumundaki çözülmenin yalnızca belirli toplumlara özgü olmadığını, Çin’den Afrika’ya dünyanın hemen her bölgesinde benzer sorunların tartışıldığını ifade eden Vatandaş, ülkelerin bu krize farklı çözümler üretmeye çalıştığını söyledi.

Vatandaş’a göre son üç yüz yılda ailenin işlevlerinin daralması ve zayıflaması, günümüzde ülkelerin demografik ve toplumsal geleceklerini tehdit eden boyutlara ulaştı. ABD, Çin ve Avrupa ülkelerinin aile ve nüfus meselesini öncelikli gündemleri arasına aldığını belirten Vatandaş, Güney Kore’yi bu durumun çarpıcı örneklerinden biri olarak gösterdi.

Güney Kore’de doğurganlık oranının 0,7 seviyelerine kadar gerilediğine işaret eden Vatandaş, bu eğilimin sürmesi halinde ülkenin geleceğinin ciddi biçimde tehlikeye gireceğini savundu. Türkiye’nin de nüfus dinamikleri bakımından iyi bir durumda olmadığını belirten Vatandaş, dünya genelinde nüfus artış hızının düşmesiyle yaşlı nüfusun payının artmasının ekonomik ve sosyal sistemleri zorladığını dile getirdi.

“Tüm dünya demografik bir kıyametle karşı karşıya.” diyen Vatandaş, üretken nüfusun azalması, sağlık harcamalarının büyümesi ve sosyal mekanizmaların sürdürülebilirliğinin zorlaşmasının ülkeleri yeni önlemler almaya yönelttiğini anlattı.

Özellikle Avrupa ülkelerinde çocuk sayısını artırmaya yönelik ekonomik teşviklerin uygulandığını hatırlatan Vatandaş, bu önlemlerin tek başına yeterli olmayacağını söyledi. Konuşmasında ev kadınları ile çalışan kadınlar arasındaki doğurganlık oranlarına ilişkin karşılaştırmalara da yer veren Vatandaş, çocuk sahibi olma kararının yalnızca maddi imkânlarla açıklanamayacağını vurguladı ve "Ev kadınlarında bile çocuk yapma oranı kişi başına 1.7 civarı. Çalışan kadınlarda ise 1.3 civarı. Çalışan kadınlara ne teşvik yaparsanız yapın bu rakamın 2 olması pek olası görünmüyor. Bu senaryo ve önlemler nicel durumlarla ilgili. Ama tüm bunlar aile kurumu ile ilgili temel problem değil. Temel sorun zihniyette yatıyor. " ifadelerini kullandı.

Geçmiş kuşakların bugüne göre daha sınırlı ekonomik imkânlarla çok çocuklu aileler kurduğuna dikkat çeken Vatandaş, aile krizinin ekonomik boyutlarının bulunduğunu ancak asıl meselenin zihniyet değişimi olduğunu ifade etti.

“Temel sorun ekonomide değil, zihniyette”

Modern dünyada kadın ve erkek rollerinin yeniden tanımlanmasının aile üzerindeki etkilerinin yeterince tartışılmadığını savunan Vatandaş, özellikle bireysel bağımsızlık ve boşanma gibi konuların sunuluş biçimini eleştirdi.

Kadının kendi kendine yetmesi ve herhangi bir ailevi bağlılığa ihtiyaç duymaması gerektiği yönündeki söylemlerin giderek yaygınlaştığını belirten Vatandaş, bu anlayışın aile içerisindeki dayanışma ve sorumluluk ilişkilerini zayıflattığını ileri sürdü.

“Bir erkeğin gölgesinde yaşamaktansa kendi kırıntılarımla yetinirim.” şeklindeki ifadeleri örnek gösteren Vatandaş, bu tür söylemlerin kadını aile ve toplumsal bağlarından bağımsız bir birey olarak konumlandırdığını savundu. Öte yandan erkekten bağımsızlaştığı iddia edilen kadının öne çıkarılırken teşhir edildiğini de sözlerine ekledi.

Vatandaş, aile sorununu yalnızca gelir düzeyi, çalışma hayatı veya çocuk bakımına yönelik desteklerle çözmenin mümkün olmadığını, kadın ve erkek rollerinin hangi değerler üzerinden tanımlandığının da sorgulanması gerektiğini belirtti.

Zihinsel kolonizasyon uyarısı

Konuşmasının devamında “zihinsel kolonizasyon” kavramı üzerinde duran Vatandaş, toplumların karşı karşıya kaldığı en ciddi tehditlerden birinin kendi değerlerini ve kimliklerini kaybetmeleri olduğunu söyledi.

Bir ülkenin işgal edilmesi durumunda toplumun ortak kimlik ve aidiyet bilinci etrafında yeniden toparlanabileceğini belirten Vatandaş, işgalcilerle işgale uğrayanlar arasındaki ayrımın güçlü bir “biz bilinci” oluşturabileceğini ifade etti.

Ancak bir toplumun kendi değerlerini terk ederek kendisine dayatılan anlayışları benimsemesi durumunda bu direncin ortadan kalkacağını savunan Vatandaş, zihinsel işgalin fiziksel işgalden daha kalıcı sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekti.

Vatandaş, “Zihinlerin işgal edildiği bir vasattayız.” diyerek Cezayirli düşünür Malik bin Nebi’nin “sömürülmeye müsait olma” kavramına atıfta bulundu.

Bir toplumun zihinsel olarak dönüştürülmesi durumunda artık dışarıdan işgal edilmesine ihtiyaç duyulmayacağını söyleyen Vatandaş, ailedeki değerler değişiminin de bu süreçten bağımsız değerlendirilemeyeceğini dile getirdi.

“Lügatimizden çıkardığımız her kelime hayatımızda bir boşluk oluşturuyor”

Ailede değerlerin aktarılmasında dilin belirleyici rol oynadığını anlatan Vatandaş, insanın doğuştan sahip olmadığı ayıp, günah, yasak ve sorumluluk gibi kavramları ailesi ve toplumu içerisinde öğrendiğini belirtti.

İnsanın ahlaki sınırlarının bu kavramlar üzerinden oluştuğunu vurgulayan Vatandaş, sınırları bulunmayan bir insan anlayışının sağlıklı bir değerler sistemi ortaya çıkaramayacağını söyledi.

Dilin yalnızca iletişim aracı olmadığını, aynı zamanda düşünceyi ve hayatı şekillendirdiğini ifade eden Vatandaş, günlük hayatta kullanılan kelime sayısının azalmasının insanın düşünce dünyasını da daralttığını savundu.

Vatandaş, “Tedavülden kalkan her bir kelime bir boşluk oluşturuyor. Örnek vermek gerekirse şifahi sözlüğümüzden iffet kelimesini çıkartırsak iffetin olmadığı bir hayat inşa edersiniz. Dil hayatın sınırlarını tayin ediyor. Lügatimizden onuru çıkarırsak onursuz bir hayat süreriz.” dedi.

Günümüzde bazı ahlaki kavramların kullanım dışına itildiğini, bunların yerini haz ve heyecan gibi kavramların aldığını öne süren Vatandaş, bu değişimin aile ilişkilerine de yansıdığını ifade etti.

Bazı boşanma taleplerinde herhangi bir ahlaki sorun veya ciddi geçimsizlik bulunmamasına rağmen heyecanın ve hazzın azalmasının gerekçe gösterilebildiğini belirten Vatandaş, bu yaklaşımın evliliğin anlamının değiştiğine işaret ettiğini söyledi.

Kelimelerin yalnızca kullanım sıklığının değil, anlamlarının da dönüştüğüne dikkat çeken Vatandaş, geçmişteki “beğenmek” ve “beğenilmek” kavramlarıyla bugün sosyal medyada kullanılan aynı ifadelerin farklı anlamlar taşıdığını belirtti.

Vatandaş, insanın kelimeleriyle düşüncelerini, düşünceleriyle hayatını ve nihayetinde kaderini şekillendirdiğini vurguladı.

“Kişisel tercih en üst değer haline getirildi”

Modern birey anlayışının aile içindeki ilişkileri dönüştürdüğünü savunan Vatandaş, aidiyetin yerini özerkliğin, dayanışmanın yerini kendi ayakları üzerinde durmanın, sabrın yerini kendini gerçekleştirmenin aldığını ifade etti.

Bireysel tercihlerin hayatın doğal bir parçası olduğunu ancak günümüzde neredeyse bütün değerlerin üzerinde konumlandırıldığını belirten Vatandaş, kişisel tercih kavramının ahlaki sınırları ortadan kaldıracak biçimde kullanılmasını eleştirdi.

“Renk seçerken, yemek beğenirken, alışveriş yaparken tabii ki kişisel tercihlerimiz olacak. Ancak bu mefhumu alıp bugün en üst değer haline getirdiler.” diyen Vatandaş, çocukların dahi ahlaki konularda kişisel tercih söylemini öne çıkardığını söyledi.

Sekiz-on yaşındaki çocukların bazı ahlaki konularda kendi tercihlerini mutlak ölçü olarak sunabilmesinin ciddi bir sorun olduğunu belirten Vatandaş, özgürlük ile sorumluluk arasındaki ilişkinin yeniden kurulması gerektiğini ifade etti.

“İnsan özgür bir varlıktır ama özgürlük sınırlıdır ve en önemli sınır sorumluluktur.” ifadelerini kullanan Vatandaş, özgürlüğün hiçbir değer ve sorumluluk tanımayan bir anlayışa dönüştürülmemesi gerektiğini vurguladı.

Kız çocuklarının yetiştirilmesinde ekonomik özgürlüğün tek başına belirleyici bir hedef haline getirilmesini de eleştiren Vatandaş, yardımlaşma, dayanışma ve sabır gibi değerlerin geri plana itildiğini savundu.

Vatandaş, bu yaklaşımı “Kızları arenaya çıkacak gladyatörler gibi hayata hazırlıyorlar.” sözleriyle eleştirdi.

“Asıl problem çocuklarımızda değil, bizlerde”

Toplumların yalnızca benimsedikleri değerlerle değil, bu değerler arasında kurdukları öncelik sıralamasıyla da şekillendiğini anlatan Vatandaş, her insanın ve toplumun bir “değerler hiyerarşisi” bulunduğunu belirtti.

Peygamberlerin gönderildikleri toplumlarda bütün değerleri ortadan kaldırmak yerine, mevcut değerlerin önem sırasını yeniden düzenlediğini ifade eden Vatandaş, esas dönüşümün hangi değerin diğerlerinden üstün tutulduğuyla ilgili olduğunu söyledi.

Bu durumu günümüzdeki mezuniyet törenleri ve sosyal medya paylaşımları üzerinden örneklendiren Vatandaş, bazı ailelerin çocuklarının eğitim başarısını ahlaki hassasiyetlerin önüne geçirdiğini savundu.

Özellikle mezuniyetlerde paylaşılan bazı fotoğrafların ahlaki sınırları zorladığını belirten Vatandaş, çocuklarının bu davranışlarına ailelerin de onay vermesini eleştirdi.

Dindar ailelerde yetişen gençlerin sosyal medya paylaşımlarında dahi zaman zaman ailelerinin benimsediği değerlerle çelişen görüntüler ortaya çıkabildiğini ifade eden Vatandaş, ebeveynlerin bu durumu sorgulaması gerektiğini söyledi ve şu ifadeleri kullandı: "Tesettürlü annelerin Sümeyye ismi verdiğini kızlarımız ahlak sınırlarını zorlayan fotoğraflar paylaşıyor. Hatta bu anneler o kızlarıyla birlikte fotoğraflara giriyor. Kızlarımıza söz geçiremesek bile en azından o fotoğraf karesinde yer almayabiliriz. Hiç olmazsa o fotoğrafı çekerken yüzümüzde memnuniyetsizliği hissettirebiliriz. Ama yok… Demek ki asıl travmayı anneler yaşıyor. Demek ki değerler hiyerarşisi değişmiş, diploma en önemli değer haline gelmiş. 'Kızımız da üniversiteli oldu' ifadesi gurur duyulması gereken esas mesele olmuş. Problem kızlarımızda, oğullarımızda değil, bizde. Bizler dönüştük ve değiştik. İşte zihinsel kolonizasyon budur. Sümeyye’nizi, Fatma’nızı görsel bir metaya dönüştürür ve siz de bununla gurur duyarsınız."

Vatandaş, geçmişte de toplumların utanma duygusuna sahip olduğunu, ancak hangi davranışlardan utandıklarının farklılık gösterdiğini söyledi. Günümüzde utanma duygusunun bütünüyle ortadan kalkmadığını, daha çok içeriğinin ve yöneldiği alanların değiştiğini ifade etti.

Bu durumu Mekke müşrikleri üzerinden örneklendiren Vatandaş, onların da utanma duygusuna sahip olduklarını ancak utanmayı gerektiren davranışlara ilişkin ölçülerinin İslami değerlerden farklı olduğunu hatırlattı.

“Çözümü devletten beklemeyin, aileye dönün”

Konuşmasının sonunda aile kurumunu korumak için yapılması gerekenlere değinen Vatandaş, çözümün yalnızca devlet politikalarında ve resmî kurumların çalışmalarında aranmasının yeterli olmayacağını söyledi.

Aile içerisindeki ilişkilerin yeniden güçlendirilmesi gerektiğini belirten Vatandaş, çocukların yetiştirilmesinde başarı ve kariyer hedeflerinin tek belirleyici ölçü haline getirilmemesi çağrısında bulundu.

Özellikle ekran bağımlılığının aile ilişkileri üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çeken Vatandaş, günümüzde dijital ekranların oluşturduğu sorunların geçmişte televizyonun yol açtığı etkilerden çok daha büyük boyutlara ulaştığını ifade etti.

Aile bireylerinin birlikte zaman geçirmesinin, ortak faaliyetler gerçekleştirmesinin ve okumaya zaman ayırmasının önemini vurgulayan Vatandaş, aile içinde en azından haftada bir gün ortak kitap okuma etkinliği yapılmasını önerdi.

Vatandaş, ailenin korunmasının yalnızca nüfus artışını sağlamaya yönelik ekonomik teşviklerle mümkün olamayacağını; din, ahlak, sorumluluk, dayanışma ve aidiyet gibi değerlerin yeniden aile hayatının merkezine yerleştirilmesi gerektiğini belirterek konuşmasını tamamladı.

ozgurder-aylik-seminer-aile-ekim-2026-8

ozgurder-aylik-seminer-aile-ekim-2026-9

ozgurder-aylik-seminer-aile-ekim-2026-3

ozgurder-aylik-seminer-aile-ekim-2026-7

ozgurder-aylik-seminer-aile-ekim-2026-1

ozgurder-aylik-seminer-aile-ekim-2026-4

ozgurder-aylik-seminer-aile-ekim-2026-5

ozgurder-aylik-seminer-aile-ekim-2026-6

ozgurder-aylik-seminer-aile-ekim-2026-11

ozgurder-aylik-seminer-aile-ekim-2026-10

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir