1. YAZARLAR

  2. Sait Alioğlu

  3. Muhafazakârlık İdeolojisi Üzerine
Sait Alioğlu

Sait Alioğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

Muhafazakârlık İdeolojisi Üzerine

A+A-

Konumuz gereği özetle ‘muhafazakârlık’

Muhafazakârlık lügatlerde karşımıza sözlük anlamı itibarıyla “muhafazakâr olma hali ve muhafazakâr olanın hali” ifadesiyle karşımıza çıkar. Muhafazakârlığın siyasal, düşünsel ve kültürel alanı kapsaması açısından İslam dünyası ve Müslümanların geçmişten tevarüs ettirdikleri İslam algısı ve o algıyı besleyen dinin kendisiyle bir ilişkisi varit olmamıştır! Bu kavram sadece seküler algı içerisinde değerlendirilebilir ve modern dönemlerin yıkıcılığına karşı yine batının kendi anlam dünyası içerisinde bir karşılığı olabilir! Bizim için değil!

Tamamen hem çıkış noktası ve hem de onu kendi şartları mucibince ‘elzem’ kılan ş artlar gereği muhafazakârlık Avrupa/Batı merkezli olup, gerçek anlamıyla; Aydınlanma, sanayi devrimi ve Fransız ihtilalinin yıkıcı, yok edici etkilerine karşı üretilmiş modern bir ideoloji olup, aslına statükoyu itidalli bir biçimde dönüşümlere adapte etme, hiç olmazsa bile var olan statükonun zararlarını en aza indirme, minimize etme arayışının, çabalarının bir ürünüdür!

Dikkat edilirse bizde de izdüşümlerini yeterince gözlemlediğimiz ‘esas’tan sapma, kırılma, savrulma ve ‘inhiraf’ hallerine bakıldığında gelenek gibi kavramların ve olguların hayatiyet kazanmasında olduğu üzre muhafazakârlıkta batıdan devşirme, adapte etme, onun üzerinden yine Batıdan devşirme bir ideoloji olan Kemalizm’e sığınma, ona duyulan nefrete rağmen, onun safında görünme hallerini içeren bilgilenme yöntemi ve bilgi kırıntısı da yine diğerlerinde olduğu gibi Batıdan devralınmıştır.

 

Kategorik olarak

Muhafazakâr ideoloji kategorik olarak; Kıta Avrupası muhafazakarlığı ve Anglo-Amerikan Muhafazakarlığı olarak iki ana gruba ayrılır. Kıta Avrupası muhafazakârlığı da kendini ifade temeline yönelik olarak genel itibarıyla; Fransız(Frankofon) ve Alman(Germenofon) olarak iki ana gruba ayrışırlar. Kıta Avrupası muhafazakârlığı daha tutucu, Anglo-Amerikan muhafazakârlığı ise daha esnek olup bir nevi ‘muhafazakâr liberalizm’ olarak da tanımlanabilir. Bizdeki muhafazakarlığa Avrupa’dakinin bir kopyası gözüyle bakıp cumhuriyet dönemi modernizminin yıkıcı ve –moda tabirle-travma oluşturan yönünü Kemalizm’i yıpratmadan halletme eylemidir diyebiliriz!

Yeri gelmişken Kemalist kadronun Osmanlı’nın çöküşüne binaen Anadolu’da elde kalan Müslüman halklardan ‘ulus’ formunda oluşturulan(!) bir Türklükten yola çıkarak “bir ümmetten bir ulus yarattık!” beyanı ve bu beyanın izahı olan devrimlerin hem yıkıcı etkilerine ve hem de devrimleri ‘temelden’ yanlışlarına rağmen, görece olarak görmezden gelip Türk inkılâbına atıf yapılmasını, o kadronun din adına dikte ettirmeye çalıştığı saçmalıkları pasif direnişlerle eleştirme, milliyetçi, sağcı kimliği içselleştirme ameliyesi ve giderekte Türklükle İslam’ı neredeyse aynileştirme/bir görme çabaları muhafazakâr kadroların, tabanların ürünü olarak tarihteki yerini almış olmaktadır. Bazı noktalar açısından muhafazakârlık milliyetçilikten ayrılır.

 

 

Muhafazakârlığın “tek taraflı olarak” ‘din’le ilişkisi üzerine

Muhafazakârlığın dinle ilişkisi diğer ideolojilere nazaran geniş boyutlu, görece olarak ta esnek ve hoşgörü(!) biçiminde olagelmiştir hep! Ama bu geniş boyutluluk, görecelilik dinin özüne ve künhüne vakıf olmaktan ziyade, bireyciliğe karşı, toplumculuğu kurabilme ve onu toplumculuğun faydası adına(!) savunmada ondan azami derecede yararlanma tarzındadır! Hatta ‘Deist’ bir filozof olan David Hume’un dine –daha doğrusu Hıristiyanlığa yaklaşımı-onun insan hayatının en önemli yönlerinden birisi olduğu ve toplumsal bütünlüğü sağladığı içindir! Bu yaklaşımı, yararlanma mantığı içerisinde bir itiraf olarak değerlendirdiğimizde onu sözde savunanların deist, hatta ateist olmalarının hiçbir önemi yoktur!

Bizim muhafazakâr demokratların gelinen süreçte dinin öngördüğü tevhid inancı, şeriatın asıllığı ve o çerçevede oluşacak olan maslahata rağmen; dini kendi dünyevi çıkarları uğruna bir temel bütünleyici ve sağlayıcı olarak ‘çimento’ derekesine düşürme ve olaya o gözle bakma zihniyeti de aynen David Hume’un kadim yaklaşımından farklılıklar içerse bile, yaklaşık olarak aynı kapıya çıkar! Aradaki temel fark ötekinin deist ve ateist olması, berikinin ise temeli şeriata dayanan bir dini –kültürel boyutta kalmasına razı olarak!-küresel projeler bütünlüğünde alabildiğince eneme niyetinden ibarettir, sonuçta…

Aradaki farka baktığımızda; birisi müntesiplerinin nezdinde teslis inancıyla tevhidi özü kalmayan, aynı zamanda da yediği darbelerle belirlenen sınırlara çekilen, ama olması düşünülen toplumsallığa katkı sunması istenen ve bu isteğe amade bir din! Diğeri ise; yaklaşık 100-150 ve hatta 200 yıllık geçmişi ve arka planı olan batıcı projelere, mahrumiyetlere ve disiplinel kıyımlara rağmen, varlığını sürdürmekte olan din! Bir külliyetin temelini ortadan kaldırıcı, var olan bir literatürü yok edici ve bir dini imhaya yönelik Batıcı çabalar karşısında daha sonraki yıllarda muhafazakâr zeminde kendine yer bulan Türkiyeli muhafazakârlar; kendilerine sunulan muhafazakârlığı sorgulayıp red edeceklerine, ona bir yararlanma dürtüsü içerinde yaklaşmayı tercih etmektedirler!

Onlar şunu düşündüler; Batı zemininde yıkıcılık yönü olan modern durumlara karşı yaklaşımda Batılı muhafazakârlar gibi tavır almak en akıllıcaydı! Sanki onlar gibi davransa idiler üzerlerine gelen belayı savacaklar ve inançlarını koruyacaklardı! Unuttukları bir şey vardı; nasıl ki bir teklif ve kabul bağlamında kendini insanlara arz eden Allah’ın vahyi olan İslam kendisine tabi olan müntesiplerinden gayr-i İslami düşünce, eylem ve yaşam biçimini red etmelerini istiyor ise; aynen İslam gibi karşımıza bir din olarak çıkan muhafazakârlık gibi  ideolojilerde düşünce, eylem ve yaşam biçiminde İslam gibi –belki de haklı(!) olarak-temel bir farklılık istiyorlardı!

Öyle ya “ya tam Batılı, ya tam Doğulu olunacak ve ya da tam Müslüman kalınacaktı! Ki, bunun aksi eşyanın tabiatına aykırılıklar içerirdi, sonuçta…  

Bu meyanda ister kerhen ve isterse de künhüne vakıf olunarak ya kurtuluşu, ya geçici olarak bir reçeteyi ya da tümünü batıdan almayı düşünen bazı Osmanlı ve bir kısım cumhuriyet dönemi aydınlarında olduğu gibi “Batının fennini almak, ama aynı fennin içeriğinin literatürünü red etmek!” pekte işin ahlakına uygunluk arz etmiyordu! Ki, o güne kadar dünyanızda hiçbir yeri olmamış ama bir modernlik bağlamında husule getirilen araçlarla yüz yüze geldiğinizde ilk önce o aracın ne anlama geldiği, neye binaen üretildiği ve sizlerden hayati anlamda neleri terk etmenizi, nelerden vazgeçmenizi isteyip istemediğidir! Bu ontolojik olguyu el’an kendi hayatımızda olabildiğince müşahede etmekteyiz. Kısacası bize özgü bir şark kurnazlığı içerisinde “Batının fennini almak, ama onun yaşam tarzını red etmek” maalesef bizlere kolaylık sağlamamaktadır! Bu meyanda şu ifadeyi de meramımızı dile getirmesi açısından serdedebiliriz; muhafazakârlık vs. bir tarafa kültürümüz tabiri caizse bir ‘iman kültürü’ üzerine kurulu olmakla anlam kazanırken; muhafazakârlık gibi Batıda neşvünema bulan gayr-i İslami ideolojiler de haliyle bir ‘şirk kültürü’ üzerine oturmaktadır! O halde herkesin dini, ideolojisi ve yaşam tarzı kendine…

Yukarıdaki yaklaşımımızı baz alır isek; Bizim muhafazakârlar da Batıdaki muadilleri gibi dine –İslam¬aynı anlam örgüsü içerisinde yaklaşıp, onda toplumsallığı sağlayıcı bir birliktelik ve menfaat arayıp durmaktadırlar yıllar yılı! Bu diyarın muhafazakârları bazı argümanlar açısından Kemalizm’e şöyle ya da böyle karşım olsalar da ona devam eden süreç içerisinde bir şey yapamayacaklarını, müdahale edemeyeceklerini gördüklerinden, en azından onun toplum nezdinde var olan yıkıcı ve tramva oluşturucu etkilerini minimize etme konusunda gayretlerini sergilemektedirler! Bunun örneklerini Türkiye siyasal zemininde yıllardır bolca görmekteyiz! Tabii ki dini hiçbir kaide ve kurala uyma ahlakını göstermeden deist ve ateist ölçeklerde kullanma çabalarını da var olan rejimin adamlarının fütursuzca gayretlerinde müşahede etmekteyiz!

Sonuçta doğu ve Batı bir hakikat olarak karşımızda durmakla birlikte bize düşen görev ne doğuyu ve nede Batıyı salt kendi malımız olarak görmekten ziyade; Allah’ın vahyinin adı olan İslam dairesi içerisinde hakikate raci ve kaybolan hikmeti aramaya yönelik İslami/insani çabalar bizleri kuşatmaktan aciz olan kavram, ideoloji ve yaşam biçimleri karşısında tek ölçümüz olduğu sürece içeriği şeytaniliğe dayalı şaşırtmaca olgulara muhtaç olmayız vesselam…

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum