Mohammed Basem Abu Qamar’ın We Are Not Numbers’da yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.
Saat sabah 7:00. Gökyüzü bulutlu, bulutların arasından ışık sızıyor. El-Raşid Caddesi’ndeyim; El-Ezher Üniversitesi’nde tıp öğrencisi olarak hayatımdaki ilk derse gitmek üzereyim. Bir “aqalaa”ya biniyorum — bir arabanın arkasına bağlanan bir el arabası/hameş — bu, savaş sırasında ulaşım imkânlarının yetersizliği nedeniyle ortaya çıkan bir alternatif. Gözlerim denize doğru kayıyor. Kalbim rahatlıkla doluyor ve etrafımdaki her şeye kendimi bırakıyorum: aqalaa’nın sarsıntıları, üstümüzde vızıldayan insansız hava araçlarının sesi, yol boyunca dağınık duran evler. Hayatımın son üç yılını düşünüyorum, özellikle de uzun zamandır kurduğum yurtdışında okuma hayalimin ne hale geldiğini; kardeşim İbrahim’in gerçekleştirebildiği o hayali.
2022 yılının Ekim ayında yağmurlu o günü hatırlıyorum. İbrahim’in Türkiye’deki bir üniversiteye gitmek için eşyalarını toplama sesiyle uyanmıştım. Yataktan kalkıp, onu havaalanına götürecek araba gelene kadar ona yardım etmeye başladım. Gözlerinde yaşlarla kapının önünde durmuş, önce annemden başlayarak kız kardeşlerime kadar herkese veda etmek için sarılıyordu. Sıra bana geldiğinde, uzun bir süre birbirimizi görmeyeceğimizi bilerek bir an birbirimize baktık. Gözyaşlarımı tutmaya çalışarak ona sarıldım.
Birkaç gün sonra, bana yeni hayatına ait fotoğraflar ve videolar göndermeye başladı. Videolardan biri, üniversite kampüsünde yürürken çekilmiş basit bir çekimdi. Her yer yeşilliklerle doluydu ve o kadar sessizdi ki ayak seslerini duyabiliyordum. Video ne kadar basit olsa da, sanki başka bir dünyadan gelmiş gibi hissettim; umutsuzca deneyimlemek istediğim bir dünyadan. O günden beri, yurtdışına seyahat etme arzum daha da alevlendi. Yurtdışında okumak, yeni deneyimler yaşamak, farklı kültürlerden insanlarla tanışmak istiyordum.
Umuda tutunmaya çalışmak
İbrahim’in ayrılmasından sadece bir yıl sonra, dünyanın farklı yerlerinden tıp öğrencilerinin YouTube videolarını izleyerek beslediğim yurtdışında tıp okuma hayalim paramparça oldu. Lise ikinci sınıfa alışmaya çalışırken savaş başladı.
7 Ekim 2023’ten önce bile, üçüncü ve son yılım olan Tevcihi (lise sınavları) konusunda endişeliydim. Kardeşlerimin bu süreci yaşamasını izlemiştim ve bunun ne kadar büyük bir yük olduğunu biliyordum. Tıp okumak ve belki de burs kazanmak gibi hayalimi gerçekleştirmek istiyorsam, notlarımı yüksek tutmam gerektiğini biliyordum.
Başlangıçta savaşın sadece birkaç ay süreceğini ve eğitimime normal şekilde devam edebileceğimi düşünüyordum. Ancak zaman geçtikçe ders çalışmak gittikçe zorlaşıyordu. İlk başta ablamın yardımıyla fizik, matematik ve kimya gibi temel derslere ayak uydurmaya karar verdim. Ancak yıl sonu yaklaşırken savaşın şiddeti artınca sınavların elektronik ortamda yapılacağı kesinleşti. Elimden geleni yaptım, ancak zayıf bir Wi-Fi bağlantısı ve gecikmeli çalışan bir telefonla her geçen gün endişem artıyordu.
Sonra tahliye başladı. El-Nuseyrat’taki evimizi terk edip Refah’taki bir çadıra taşındık; geride, diğer her şeyin yanı sıra tüm kitaplarımı da bıraktık. Ama tek bir düşünceye sıkı sıkıya sarıldım: Bir gün yorgun düşecektim, odun kesmekten ya da rüzgâra karşı çadırı sabitlerken değil, tutkumu kovalamaktan. Bu düşünce, devam etmem için yeterliydi.
Hayatta kalma, hayallerin yerini alıyor
Savaşın başlamasından neredeyse bir buçuk yıl sonra, kendimi uzun zamandır korktuğum Tevcihi sınavlarıyla karşı karşıya buldum.
Çalışmaya başlamak için her zaman erken uyanırdım. Bir gün sabah saat 5’te uyandım, sabah namazını kıldım ve pencereden gökyüzüne baktım. Hava sakin ve hayat doluydu — şafak vakti, sabah namazından hemen sonra her zaman böyledir. Gökyüzü leylak rengi bulutlarla kaplıydı. Çalışmak için zihnimi boşaltmak amacıyla derin bir nefes aldım.
Matematik denklemlerimi açtım, telefonumdan Fairuz’un sabah şarkılarını kısık seste açtım — onun melek gibi sesi, savaşın derinlerde yatan hüznünü yatıştırıyordu — ve problemleri tek tek çözmeye başladım.
Yaklaşık iki saat sonra, su kamyonunun kornası duvarlar arasında yankılandı. Her ne kadar her zaman rastgele saatlerde gelse de, bu sefer her zamankinden çok daha erken gibi görünüyordu. Hâlâ defterime dalmıştım. Kalemimi düşürdüm ve pencereden dışarı bakarak su kamyonu olduğundan emin oldum. Öyleydi. Kendi kendime “Tüm su kaplarını al” diye mırıldandım ve onları doldurabilmek için kamyonun peşinden koştum. Kamyonu yaklaşık 200 metre kadar kovaladım.
Sıraya girdiğimde, iki arkadaşımı ve Tevcihi sınıf arkadaşlarım Hamid ile Ahmed’i zaten sırada beklerken gördüm. Onlar da korna sesi duyulana kadar ders çalışıyorlardı. Ortalık tam bir kaos içindeydi: Her yere su sıçrıyordu, çocuklar çığlık atıyordu, yaşlı adamlar suyla dolu ağır kapları taşıyordu. Yüzümde hafif bir gülümsemeyle Ahmed’e baktım; o da bana gülümsedi ve benim de Hamid’e bakmam için dirsek attı.
Galonlarımızı doldurduktan sonra, ben kendiminkini üçüncü kata taşıdım. Daha sonra, bulutlar ve güneş arasında kararsız kalan bir gökyüzünün altında, serin ve hafif bir esintinin eşliğinde birlikte yürüdük.
“Derslerin nasıl gidiyor?” diye sordu Hamid.
“İyi gidiyor,” diye cevap verdim, ikna edici olamayacak kadar kuru bir ses tonuyla. İkimiz de bu cevabın gerçekte ne anlama geldiğini biliyorduk, ama belki de o sadece o tuhaf sessizliği bozmak için sormuştu. Sonra planımdan saptım. “Ama en zor kısmı ne biliyor musun?”
İkisi de bana baktı, bekleyiş içinde.
“Hiçbir şey buna imkân vermediğinde motivasyon yaratmak. Okul yokken, özel öğretmen yokken, her gün ders çalışmak yerine su kamyonunu kovalamaya öncelik vermek zorunda kaldığım bir ortamda, savaştan öncekinden daha çok çalışmanın bir anlamı yok. Hiçbirimiz Tevcihi sınavlarımızın tarihini bile bilmiyoruz, ya da bu sınavlara girebilecek miyiz, onu da bilmiyoruz. Ve yurtdışında okumakla ilgili hayalimi biliyorsun — şimdi bu hayal her zamankinden daha da uzak.”
Bir anlık kabullenmiş bir sessizliğin ardından, gerçekliğin ne kadar acımasız olduğunu yüksek sesle dile getirmek ne kadar yıkıcı olsa da, söylediklerime katıldılar. Ama rahatlamış görünüyorlardı, belki de acının yükünü birlikte paylaşmanın getirdiği bir tür dayanışma duygusu yüzündendi.
Sonra Ahmed sessizce ekledi: “Ama Allah’a güvenini kaybetme ve umudunu yüksek tut.”
Umut, iki ucu keskin bir kılıçtır; taşımak gittikçe zorlaşıyor.
Savaşın ortasında hırs bir lüks haline gelir. Hayatta kalmakla yetinmek zorunda kaldığında, hayallere pek yer kalmaz. Savaşın ilk altı ayı benim için en zor dönemdi; bu, koşulların daha kötü olmasından değil, umuttan kaynaklanıyordu. Soykırımın sona ereceği umudu. Sınırların açılacağı umudu. Gazze’ye gıda gireceği umudu.
Umut, sizi daha iyi bir şey beklemeye itiyor ve gerçekliğin acımasızlığını inkâr etmenize neden oluyor. Tehlikeli bir araçtır; sizi içten içe yakabilecek bir araç. Hayaller artık neredeyse aklıma gelmiyordu. Amaçlarını yitirdikleri için değil, onlara daha fazla tutunmanın yararsız ve acı verici geldiği için.

Sağımda deniz, solumda enkaz varken, bir aqalaa’nın arkasında El-Raşid Caddesi boyunca ilerliyorum. (Fotoğraf: Mohammed Basem Abu Qamar)
Yine El-Raşid Caddesi’ndeyim; aqalaa hâlâ altımda sarsılıyor, sağımda deniz, solumda ise sadece enkazlar var. Yurtdışında okuma hayalimi hiç kaybetmediğimi fark ediyorum. Pişmanlık ve kederle doluyum, neredeyse nefes almayı unutacak kadar. Aklım nihayet sakinleşiyor; rüzgâr yüzüme çarparak esiyorken derin bir nefes alıp veriyorum. Düşüncelerim kelimelere dönüşüyor: Keşke savaş başlamadan önce yurtdışına okumaya gitseydim.
Savaş sırasında ağabeyim her zaman bizi kontrol etmek için arardı. O aramalardan birinde bana, “Neden daha zayıf görünüyorsun?” diye sordu.
Cevap vermedim, ama aramızdaki mesafeyi anladım. Ne kadar empati duysa da — bunu kendisi yaşamadan içinde bulunduğumuz durumu tam olarak anlayamazdı. Bir yanım da onun gibi olmak istiyordu; açlığı hayal edememek, korkunun ne olduğunu bilmemek.
Kaybın diğer yüzü
Ama bu seferki arzu farklı geliyor. Bu sefer amaç, hırsların ya da hayallerin peşinden koşmak değil, sadece yeniden güvende ve istikrarlı hissetmek. Belki de zihnim, neyin mümkün olduğunu yeniden tanımlıyor. Pek çok başarısızlığın ardından, hedeflerim artık çok daha basit. Ya da belki de zihnim, beni ilerlemeye ve gelişmeye devam etmem için kandırıyor. Bu dönüşüme yol açan pek çok şey olabilir, ama artık bunun bir önemi var mı?
Hayat budur ve işte buradayım, onunla yüzleşiyorum. Şu anda hayat bana büyük ve imkânlarla dolu geliyor; daha önce o hayale tutunarak kendimi sınırladığımı, cezalandırdığımı ve hayattan zevk almamı engellediğimi hissediyorum. Bu hayal gerçekleşebilir de, gerçekleşmeyebilir de — fark etmez.
Henüz umudumu kaybetmedim. Dediğim gibi, umut tehlikeli bir araçtır, ama o olmadan ne için yaşıyoruz ki? Hayatımızı şekillendiren şey umuttur. Gazze’deki El-Ezher Üniversitesi’nde okuma fırsatı bulduğum için minnettarım ve bir gün ertelediğim yurtdışında okuma hayalimin peşinden koşacağım umuduyla doluyum.
Aqalaa’dan inip ilk dersime doğru yürümeye başlıyorum.
* Mohammed Basem Abu Qamar, Gazze’li bir Filistinli yazar ve hikâye anlatıcısıdır. El-Ezher Üniversitesi’nde, gerçekten tutkuyla bağlı olduğu tıp alanında eğitim görmektedir.
Yazma serüveni, dil ve yazma becerilerini geliştirmesine yardımcı olan ve aynı zamanda gönüllü faaliyetlere de katıldığı bir İngilizce programı olan Access Microscholarship ile başladı.
Muhammed’in en büyük hayali, yurtdışında saygın bir üniversitede tıp okumak ve bu süreçte yazmaya devam etmektir — onun için yazmak, Gazze’nin gerçeklerini dile getirmenin bir yolu ve sessiz bir direniş biçimidir.

