Zihniyet analizlerinin ötesinde tarihsel gerçeklik

Yasin Aktay, Atatürk’ün entelektüel dünyasının özellikle din ve laiklik ekseninde incelenmesinin önemli olduğunu ancak bunun tarihsel zorunluluk değil bilinçli bir tercih olması gerektiğini ifade ediyor.

Yasin Aktay / Yeni Şafak

Zihniyet okumalarının sınırlarının içinde asla anlayamayacağımız şeyler

Osmanlı’nın yıkılışı ve Cumhuriyetin kuruluş sürecini bu süreçlerde rol alan aktörlerin zihniyet dünyaları üzerinden takip etmek bir yol elbet. Neticede bu süreçte rol alanların niyetlerini, anlam dünyalarını yaptıkları işlerle bağdaştırmak bir zaruret. Neyi niye yaptılar? Hareketlerine yön veren saikler, motivasyonlar nelerdi? Bunları anlamak artık asgari sosyolojik bakışaçısının zorunlu bir adımı. İnsanların eylemlerine hariçten teorik bazı varsayımları atfedip yapıştıran açıklamacı sosyoloji yerine, eylemi yapanların kendi eylemleri hakkındaki tanımlarını, anlamlarını öne çıkaran Weberci sosyoloji bunu gerektirir.

Şerif Mardin’in Jön Türkler ve yeni Osmanlıların, sonradan İttihat Terakkiye dönüşecek kesimlerin zihniyet dünyaları üzerine yaptığı analizler Türkiye’de uzun zaman ihmal edilmiş bir alana el atmış oluyordu. Şükrü Hanioğlu’nun da daha önce yaptığı Abdullah Cevdet çalışması bu yolda önemli bir çalışma. Şimdi de Atatürk’ün entelektüel dünyası üzerine yaptığı çalışma kuşkusuz Atatürk’ün zihniyet dünyası üzerine yeterince yapılmamış bir çalışma olması dolayısıyla önemli.

Daha önce yakında vefat eden Taha Parla’nın çalışmaları, Vamık Volkan’ın yine Atatürk üzerine olan çalışması, Muhammed Arkoun’un kısa analizleri Atatürk’ün hem zihniyet dünyasına hem de psikolojik dünyasına ışık tutmaya girişmiş çalışmalar. Bunların hepsi kuşkusuz çok önemli ama benim son yazımın sonunda bu konuya yaptığım itiraz şerhini açmam lazım. Nuray Mert bilhassa Hanioğlu’nun Atatürk biyografisini bu konuda yetersiz bulsa da ben bu tür çalışmaların sınırlarında kalacak olursak asla anlayamayacağımız şeylerin olduğunu söylüyorum. Hatta bu tür analizlerin arasında o dönemin hengamesi içinde dönen asıl uluslararası paylaşımın mantığını da gerçeklerini de kaçırdığımızı söylüyorum. Neticede ilk büyük dünya savaşı sonuçlanmış ve bu savaşın sonuçlanma biçimi de bu savaşın neticesinde ortaya çıkan uluslararası paylaşım, anlaşmalar ve yeni uluslararası düzenin Türkiye’den ne pahasına ne alıp ne verdiğini, bu alışverişte kimlerin asıl aktör olduğunu hiç kimsenin doğru dürüst değerlendirmediğini görüyoruz. Bu alışveriş ise zihniyet dünyalarını çok ikincil hatta üçüncül bir mevzu haline getirmiş oluyor. Olayın içindeki kolonyal mantığa kim girebildi şimdiye kadar. Samsun’dan bir güneş doğdu ve ülkeye çökmüş karanlığı aydınlattı heroizminin ötesine kim geçebildi?

Tam da bu noktada tarihe farklı, ezberlerin dışında sorular sormamız gerekmez mi? Mesela daha 1908 yılında “bizden olmayan topraklar” denilerek gözden çıkarılmış olan toprakların zihinlerdeki tanımı ile bu dönemde Filistin cephesinin İngilizler açısından yağdan kıl çekilir gibi çözülmesi arasında zayıf veya güçlü bir korelasyon var mıdır, yok mudur? İşin neticesinde Osmanlı’nın yıkılışı ile Cumhuriyetin kuruluşu savaştığımız güçlere karşı

değil onlarla anlaşma ile yapılmışken, bu olayda yer alan aktörlerin zihniyet dünyaları nasıl bir fark ortaya koyabilir? Öyle bir sürü soru…

Nuray Mert’in Hanioğlu’nu eleştirdiği bir nokta kitabının “yeni resmi tarih için zamanın ruhuna uyarak” kitabının büyük bir bölümünü din ve laiklik kısmına ayırmış olması. Baktım 1000 sayfalık kitabın toplam 110 sayfasını oluşturuyor bu bölüm. Çok mu fazla hakikaten? Cumhuriyet rejiminin asıl büyük kavgası din konusunda, laiklik anlayışının yerleştirilmesi davasında olmadı mı? Cumhuriyetin iktisat, toprak reformu veya, ulaşım, kalkınma meseleleri çok mu daha önemli bir dava oluşturuyordu? Ülkeyi İslam ülkesi olmaktan çıkarıp bir batılı ülkeye dönüştürme meselesi her şeyden önce ve her şeyden çok daha fazla dinle ilgili, din anlayışı veya dinin bu toplumda tuttuğu yerle ilgili değil miydi?

Bence çok daha fazla ilgiyi hak eden bir alan. Bunu yaptığınızda asıl o zaman işin künhüne, Atatürk’ün entelektüel dünyasına gerçekten biraz daha yaklaşmış olursunuz. Niyazi Berkes “Türkiye’de Çağdaşlaşma” isimli kitabında Atatürk’ü ve devrimini anlatırken işin tam merkezine dini ve laikleşmeyi-sekülerleşmeyi koymuyor mu? Ama onu tam da tersinden, Kemalist anlatının bir başarısı, bir devrimci karakterini ortaya koymak için yapmıyor mu?

Türkiye’de Batılılaşma, modernleşme kendi kendine işleyen bir süreç değildi ki? Toplumun kendi kendine Hilafeti kaldırmaya, alfabeyi değiştirmeye, din eğitimi kurumlarını kapatmaya, ezanı ve ibadetlerin dilini Türkçeleştirmeye karar verdiğini mi düşünüyoruz? Bütün bunlar Türkiye’nin kendi kendine bir modernleşme sürecinin doğal adımları mıydı, birer zorlu ve zoraki müdahaleler miydi?

Nuray Mert gerek “Arap topraklarını gözden çıkarma” meselesinde gerek din meselesindeki fikirlerin Atatürk’e özgü olmadığını o dönemin subayları ve münevverleri arasında paylaşılan fikirler olduğunu söylüyor. Kuşkusuz, bu fikirleri paylaşanlar vardı, ama bunlar öyle zannedildiği gibi bütün Osmanlı subay ve aydınları arasında kabul gören fikirler değildi. O kadar ki Abdullah Cevdet’in savunduğu bazı görüşleri dolayısıyla toplumda dışlanmış olduğu biliniyor. Atatürk ise birçok görüşünü ancak dostlar meclisinde dile getiriyor daha kamusal alanlarda ise Hilafetçi, İslamcı ve Osmanlıcı görüşleri dile getiriyordu.

Evet, Atatürk’ün bu görüşleri batıcı aydın, askeri ve sivil bürokratları arasında yaygın ama bu insanlar çoğunlukta değildi. İkincisi ve daha önemlisi bu konuda Atatürk’ün bütün bunların arasında hiçbir özgünlüğü, farklılığı olmadığını söylemek de tersinden onu ve liderliğini hafife almak anlamına gelir. Atatürk’ün reformlarını tarihin zorunlu bir adımı gibi sunmaya çalışan bazı Kemalistlerin içine düştüğü bir çelişkidir bu. Bu hem bir çelişki hem de tarihin gerçeklerine aykırı. Çelişki çünkü Atatürk’ün dinle ilgili görüşleri çevresine, zamanına ve ortamına göre gerçekten özgün derecede değişiktir. O yüzden zihniyet dünyasına bireysel olarak girmek çok önemli. İkincisi ise o dönemde o kadar da çok kişi tarafından paylaşılıyor değil. Nitekim fikirlerini ilk açtığı kişiler, kendi arkadaşları bunları aşırı ve sakıncalı bulmuştur. Bu konuda Nuray Mert’in de kabul ettiği gibi ve tabii ki artık iyice malum olduğu gibi Atatürk Comte çizgisinde radikal pozitivist biridir ve din anlayışı da bununla tutarlıdır. Comte dinin her türlüsünün insan uydurması bir hurafe olduğunu ve bilimin gelişmesiyle yok olacağını düşünür. Pozitivist bir siyaset dinin tarihten çekilmesini kolaylaştıracak adımları atmaktan geçer.

Bunların üzerinde durmak, şimdiye kadar anlatılan resmi tarihe de haddi zatında çok ters şeyler söylemiş olmuyor. Zaten resmi tarih bütün bu anlatılara bir kahramanlık hikayesi gibi şecaat arzeder gibi işliyor. Bu noktada Atatürk’ün yaptığı şeyler kuşkusuz kendi kişisel özellikleriyle çok yakından ilgiliydi, tarihsel bir zorunluluk değil bir tercihti. Osmanlı subayları arasında zaten paylaşılan ve o olmasa bir başkasının kendiliğinden yapacağı şeyler değildi. Veya illa yapılacak idiyse bile kuşkusuz başka bir imzanın izlerini taşıyarak. Bu durumda Atatürk’ün özgünlüğünü hafife almamak gerekiyor, bunu da benim mi söylemem gerekiyordu?

Yorum Analiz Haberleri

İran savaşı ve taraf olmanın ahlaki sınırları
Modern kolonizasyon ve Batı paradigmasının çöküşü
Japonyalaştırılmışlardan mısın?
Yeni nesil savaşların laboratuvarı olarak Siyonist İsrail/ABD-İran savaşı
Siyonist İsrail'in "İran'da isyan çıkararak yönetimi devirme" planı nasıl iflas etti?