Washington-Tahran Medya Savaşını Kim Kazandı?
Kutub Elaraby / Fokus+
ABD ile İran arasında yaşanan ve uzlaşıya yönelik çerçeve anlaşmanın kabul edilmesiyle resmen sona eren savaş, yalnızca savaş uçakları, balistik füzeler, insansız hava araçları ve savaş gemileriyle sınırlı kalmadı. Bu savaş başka cephelere de taşındı. Bu cephelerin en önemlisi ise medya cephesiydi. Amerikan medyası, İran medyası ve her iki tarafa destek veren yayın organları bu süreçte büyük rol oynadı ve oynamaya da devam ediyor.
Medya savaşının son halkası, çerçeve anlaşmanın kendisiyle ilgiliydi. Resmî açıklama yapılmadan önce her iki tarafın medyası, anlaşma metinlerini kendi lehine olacak şekilde sızdırmak için âdeta yarıştı. Amaç, tarafların kendi şartlarını karşı tarafa kabul ettirdiği görüntüsünü vermekti. Ancak asıl mesele, sahada karşılığı tam olarak görülmeyen bir zafer anlatısını kamuoyuna kabul ettirmekti.
Medya gücü anlatıyı belirlemeye yetmedi
Kapasite, yaygınlık ve etki açısından Amerikan medyası ile İran medyasını karşılaştırmak mümkün değil. Bu alanda üstünlük tartışmasız biçimde Amerikan medyasının elinde. Bir tarafta geniş etki alanına sahip dev televizyon ağları, dijital alan üzerinde neredeyse tam hâkimiyet, yönetme, erişim sağlama ya da engelleme gücü bulunuyor. Ayrıca çok kollu ve farklı ürünlere sahip medya imparatorluklarının devasa sermayesi de bu tabloyu destekliyor. İran’da ise geleneksel medya daha sınırlı bir etki alanına sahip. İmkânları ve tecrübesi de daha kısıtlı. Ancak sonunda başarıyı belirleyen tek ölçü bu değil. Maddi ve teknik imkânların yanında içerik, verilen mesaj, davanın haklılığı, bu davaya duyulan inanç ve onu savunma kapasitesi de belirleyici oluyor. Bu noktada imkânları daha zayıf olan taraf, zaman zaman kendisinden çok daha güçlü görünen rakibini yenebiliyor.
Savaşı ve saldırıyı destekleyen medyadan söz ederken yalnızca Amerikan medyasını kastetmiyoruz. Ondan önce İsrail yanlısı medya da bu tabloda yer alıyor. Bu medya da yalnızca İsrail içiyle sınırlı değil, dünyanın birçok ülkesine yayılmış durumda. Bunun yanında Avrupa medyasının önemli bir bölümü ve hatta Arap medyasındaki bazı unsurlar da bu cephede yer aldı. Aynı ölçü, savaşa ve saldırıya karşı çıkan medya için de geçerli. Bu medya yalnızca İran’ın yerel medyası ve dış uzantılarından ibaret değil. Batılı, Arap, İslami ve Latin Amerika merkezli medya kuruluşları da bu cephede yer aldı.
ABD Başkanı’nı destekleyen medya, ister ABD içinde ister dışında olsun, savaşın ilk günlerinden itibaren Washington’ın zafer kazandığına takipçilerini ikna etmeye çalıştı. Bu anlatıyı bizzat Trump da hem basın açıklamalarında hem de kendi platformu Truth Social üzerinden sürekli tekrarladı. Bu çevrelere göre söz konusu zafer; İran yönetiminin birinci kademe isimlerinin, başta da dinî lider Ali Hamaney’in öldürülmesi, İran’ın birçok nükleer tesisine yıkıcı darbeler indirilmesi ve zaten yorgun olan İran ekonomisine ağır kayıplar yaşatılması anlamına geliyordu.
Buna karşın İran medyası, özellikle Devrim Muhafızları’na ait ya da onlara yakın yayın organları, bunun tam tersine bir anlatıyı öne çıkardı. Bu medyaya göre zafer, İran’ın üç ay boyunca dünyanın en güçlü iki askerî gücü olarak görülen ABD ve İsrail karşısında direnmesiydi. Yine aynı anlatıya göre Tahran, nükleer projesinin tamamen yok edilmesi, İran rejiminin devrilmesi ve ülkede siyasi karışıklık çıkarılarak Washington ile Tel Aviv’e bağlı bir yönetimin önünün açılması planlarını boşa çıkardı.
Savaşa karşı çıkan medyanın işi, Amerikan ve İsrail medyasına kıyasla görece daha kolaydı. Çünkü bu medya, açık bir Amerikan-İsrail saldırısıyla karşı karşıya olunduğunu savunuyordu. Bu saldırı, siyasi ya da ahlaki herhangi bir gerekçeden yoksun görünüyordu. Nitekim birçok halkın gözünde bu saldırı, eski sömürgeciliğin Asya, Afrika ve Latin Amerika halklarına yaşattıklarını hatırlatan sömürgeci bir hamle olarak görüldü.
Öte yandan Trump ve Netanyahu’yu destekleyen medya, yalan ve çarpıtma üzerine kurulu anlatısını pazarlamakta zorlandı. Ancak bu medya, yüksek mali imkânlara sahip olduğu için Arap ya da yabancı çok sayıda gazeteci ve analisti bu iddiaları dolaşıma sokmak üzere kullanabilecek güçteydi.
Trump için en büyük medya sınavı ise ABD içinden geldi. Büyük gazete, dergi ve televizyon kanalları, onun iddialarını yakından takip etti, açıklamalarındaki çelişkileri ortaya koydu ve söylemlerini boşa düşürdü. Son dönemde CNN’in yaptığı gibi, Trump’ın İran’la anlaşmaya varılacağına dair 38 asılsız vaadini tek tek saydı. Daha sonra bu sayının 40’a çıktığı belirtildi. Bunun yanında Trump’ın art arda zaferler kazandığı yönündeki iddiaları da çürütüldü. Çünkü gerçekte Washington, savaş için açıkladığı hedefleri gerçekleştiremedi.
Benzer bir durum İsrail’de de yaşandı. İran’a karşı savaşa genel olarak destek veren ve İran’ın nükleer programının İsrail için varoluşsal bir tehdit oluşturduğu görüşünü savunan medya atmosferine rağmen birçok İsrail televizyonu ve gazetesi, Netanyahu ile Trump’ın pazarlamak istediği iddiaları sorgusuz kabul etmedi. Hatta bu medya organları, resmî makamların yayın yasaklarına uymalarına rağmen İran füzeleri ya da füze parçalarının bazı İsrail askerî ve sivil tesislerinde yol açtığı yıkımın izlerini yayımladı. Bu durum, dolaylı biçimde İran medyasının anlatısını güçlendirdi.
Sosyal medyada algı yarışı
Sosyal medya platformları da savaş yanlıları ile savaş karşıtları arasında ayrı bir medya mücadelesine sahne oldu. Bu mücadele büyük ölçüde her iki tarafı destekleyen aktivistlere, fenomenlere ve onların kendi anlatılarını yayma gücüne dayanıyordu. Ancak bu alanın en büyük sorunu, sahte haberlerin, sahte görüntülerin ve yapay zekâ ile üretilen içeriklerin tuzağına düşülmesiydi. Uçakların ya da gemilerin imha edildiğine dair fotoğraf ve videolar buna örnek oldu. Bu tür içerikler, sahte oldukları ortaya çıkana kadar bir süreliğine taraflara hayali bir üstünlük duygusu veriyordu. Diğer sorun ise büyük platformların çoğunda saldırıyı destekleyen çevrelerin etkili olmasıydı. Bu da savaşa ve saldırıya karşı çıkan seslerin özel algoritmalarla takipçilere ulaşmasının sınırlandırılmasına imkân sağladı.
Bu medya savaşının önemli cephelerinden biri de savaşın sonuçlarından en fazla etkilenen Arap dünyası, özellikle de Körfez bölgesi oldu. Bölge hükûmetleri medya üzerinde büyük ölçüde hâkim olsa da yayın organlarının tavırları savaş karşıtı ve savaş yanlısı olarak farklılaştı.
Dikkat çeken noktalardan biri, İran anlatısını savunan seslerin El Cezire ve El Arabiya gibi büyük Körfez televizyonlarında güçlü biçimde yer bulmasıydı. Hatta Mısır medyasının büyük bölümü savaşa karşı tutum aldı. Mısır kamuoyu ise savaş ve saldırıyı reddetme konusunda medyasından daha önce davrandı. Buna karşın resmî tutum, Körfez ülkelerinin resmî pozisyonlarına daha yakın bir çizgi izledi ve hatta bu ülkelere askerî destek sağladı. Ancak Mısır yönetimi, medya üzerindeki fiilî kontrolüne rağmen savaşın ele alınmasında belli bir esneklik alanı bıraktı. Bu tercihin, Mısır’ın arabuluculuk çabalarına katılmasına imkân tanıyacak dengeli bir pozisyon inşa etme amacı taşıdığı düşünülebilir.
Sonuç olarak Trump yönetimi ve onunla birlikte Netanyahu yönetiminin medya savaşını kaybettiği açık görünüyor. Zaten askerî savaşı da net biçimde kazanmış değiller. Açıklanan hedefler gerçekleşmedi, ancak geniş çaplı bir yıkım yaşandı. Buna rağmen taraflar müzakereyi kabul etmek zorunda kaldı. Trump ise Kongre ara seçimleri öncesinde hem kendi egosunu hem de destekçilerinin beklentilerini tatmin etmek için hayali zafer bildirileri dağıtmaya başladı. Netanyahu ise bu sonuçtan duyduğu öfkeyi gizlemedi. Onun bu öfkesi, anlaşmayı herhangi bir yolla sabote etmeye yöneltebilir.