Üsküdar Özgür-Der’de Hamza Türkmen 26 Ocak Pazartesi akşamı ıslah öncülerimiz arasında zikredilen Hindistanlı Şah Veliyullah Dehlevi’nin doğduğu ortam, Hint kültürünü oluşturan tarihi süreç, Dehlevi’nin eğitim süreçleri, usuli ve siyasi yaklaşımı hakkında bir sunum yaptı.
Şayh Veliyullah Dehlevi ismini 1970’lerde okuduğu Mevdudi’nin 1966’de Türkçeye Çevrilen “İslamî İhya Hareketileri” kitbından öğrendiğini belirten Türkmen, ilkin Hint Alt Kıtası’ının tarihi ile ilgili bilgi verdi. Sonra, Hint-Avrupa dil grubunun kökenini oluşturan Aryanların kullandığı Sanskritçe ile Milattan önce 5 bin ile 2 bin yılları arasında oluşan ve yazılan, “ilahi ve kutsal bilgi” anlamına gelen ve şiir tarzında ilahi metinler içeren Vedalar’ın taşıdıkları inanç birikimi ile oluşan Hinduizm; ayrıca Tanrı ile buluşmanın yani Enelhak felsefesinin adı olan Brahmanizm hakkında kısaca bir özet sunum yaptı.
Vedalar’ın, kast sistemi ile oluşturduğu Hint toplumu ve onun üzerindeki putperest etkiden bahseden Türkmen, Budizm’in ise Milattan önce VI. yüzyılda Hindistan’ın kuzeydoğusunda Brahman şekilciliğine ve kast sistemine karşı insanları eşit görüp onlara şefkat göstermeye, ahlaken temizlenmeye yönelen felsefî-teolojik bir hareket olarak ortaya çıktığını aktardı. Budizm dini akımının da Ebu’l Kelam Azam’ın “Fatiha Tefsiri”ndeki görüşüne göre bir Resulü veya onun sahabesini aşırı yüceltmesiyle ortaya çıkmış olabileceği görüşünü aktaran Hamza Türkmen özetle şu hususlar üzerinde durdu:
Arap deniz tüccarları 600’lü yıllarda Hindistan’a, Malezya’ya ve Çin’e gidip geliyorlardı. Ummandan hareket eden Müslüman tüccarlar da Hindistan sahillerindeki yönetici rajalar ile iyi ilişkiler kurdular.
Abbasiler H. 99’da Sind diyarına vardılar ve bu bölge 710’da fethedildi.
Gazneli Mahmut 17 seferden sonra Hindistan’ı orta bölgelerine kadar fethetti ve putları yıktı. Gaznelilerin hâkimiyeti 963’ten 1186 tarihine kadar sürdü.
Afgan-Farisî kökenli Sünni Gurlular Bengal, Lahor, Delhi arasında 1173 ve 1206 yılları arasında bir imparatorluk kurdular. Kıpçak general Kutbiddin Aybek Gurlulardan bağımsızlığını ilan etti 320 yıl süren Delhi Sultanlığını kurdu.
1291-1292 yıllarında Hindistan Moğol istilasına uğradı.
Babur Şah ve Babürlüler, 1526’da 13 bin kişilik orduyla ki bu ordu içinde Osmanlıların gönderdiği bir topçu birliği de vardı, fillerle oluşan 100 bin kişilik Hint ordusunu yendi ve imparatorluğu 1858’e kadar sürdü.
Babur Şah’ın “Babürname”sindeki öğütler gayri Müslimlere yani Hindulara karşı Ömer bin Hattab (r)'ın Filistin fethiyle ilgili uygulamasıyla paraleldi.
Babür Şah, meşhur Babürname’sinde oğlu Hümayun’a şunları vasiyet etmişti:
“Ey oğul! Şimdi diyeceklerimi unutmayasın. Kalbinde kimseye dinî düşmanlık besleme. İnsanların dinî inanç ve ibadetlerine bakarak adaletten ayrılmayasın. İnekleri açık yerlerde kesmekten beri dur. Bu seni halkın gözünde yükseltir. Onların kalbini kazandırır. Başka dinlerin ibadethanelerini yıkıp zarar vermeyesin. Memleketin her köşesine adaleti götürmek istiyorsan, önce barışı sağlamalısın. İslâm’ı insanların kalbine sevgi kılıcı ile kazımak, öfke ve nefret kılıcı ile kazımaktan daha yeğdir. Şii ve Sünnileri birbirlerinden ayırmayasın. Halkının arasındaki farklara mevsimler arasındaki farklar gibi bakasın.”
Hümayun, babasının tavsiyelerine uymaya çalıştı. Ülkesinin imarına önem verdi, birçok İslâmî karakterde bina yaptı. Fakat ölümünden sonra yerine geçen Ekber Şah, Hindistan’ın bütününde hâkimiyet kurmak için “Ardaşur Vasiyetnamesi” gibi Hindu, Sih ve Hristiyan karışımı bazı inanç ve pratikleri İslam’ın içine sokmaya kalkıştı. İslami özgünlüğü savunan alimlere zulmetti.
Ekber Şah’ın 1605’te tahta çıkan oğlu Selim Cihangir Şah ise İmam-ı Rabbani’nin etkisiyle Müslümanlar ve İslam alimleri üzerindeki baskıyı kaldırdı. İmam-ı Rabbani iman hakikatleri ve sünnet-i seniye üzerinde vurgu yaptı. Muhiddin-i Arabi’nin Vahdet-i Vücud felsefesine karşı Vahdet-i Şuhud görüşünü savundu. Tasavvufun İslam dairesinin dışında olmadığını göstermeye çalıştı.
Cihangir Şah eşi Banu Hanım için Tac Mahal’i ve 25 bin kişilik Cuma Camii’ni yaptırdı.
Cihangir’in 1705’de ölen oğlu Evrengzib de dinine bağlı ve âlimleri seven bir hükümdardı. İmam Rabbani ekolünden olan Evrengzib, Vahdet-i Vücud kitaplarını toplatıp yaktırdı. 1699 ile 1781 yıllarında yaşayan Nakşi Mirza Mazhar / Can-e Canaan talebesi Abdullah Dehlevi ise, Nakşiliğin belli başlı özelliklerini kendine göre özetleyerek Nakşiliğin Müceddidilik kolunu oluşturdu. Halid el-Bağdadi de onun halifesiydi.
O sıralarda Hindistan Alt Kıtası’nda en yaygın olan tarikat Afganistan kökenli cehri ve hafi zikirler yapan, Suhreverdi ve Enelhak yolundan giden Çiştiye Tarikatı idi.
Şah Veliyullah 1703’te hem cehri hem hafi zikir geleneğinin yaygın olduğu böyle bir sosyo-kültürel ve politik bir ortamda, Delhi şehrinin bir köyünde doğdu. Babası, Delhi ulemasındandı, Nakşibendî şeyhiydi. Hafız olarak yetişti 14 yaşında seyrüsülûkünü tamamlayıp Nakşi şeyhi olarak babasına intisap ette. Babasıyla beraber “el-Fetâvayi Hindiyye”yi hazırlayan heyette yer aldı.
28 yaşında hac için Mekke ve Medine’ye gidip ilmi eğitimi için oralarda 14 ay kaldı. Döndüğünde Kaçkar Hanedanın Sultan Muhammed Han’dan yardım alarak Delhi Dârülulûmu’nu oluşturdu. Birçok talebe yetiştirdi ve 1762’de vefat etti.
Şah Veliyullah Dehlevi’nin düşüncelerini farklı yönlerden ele alan Türkmen. İlkin Kur’an ve Hadis veya Sünnet anlayışı üzerinde durdu:
Şah Veliyyullah dinî bilginin öncelikle Kur’an’dan öğrenilmesini, dolayısıyla toplumun her kesiminin doğrudan Kur’an’la irtibat kurup kendi seviyesine göre ondan yararlanmasını istiyordu. Yaşadığı toplumda belâgat ve edebî ilimler bilinmeden Kur’an’ı anlamanın zorluğuna kanaat getirerek sadece okunmasının yeterli görülmesi Şah Veliyyullah’ı meâl çalışmalarına yöneltmiştir. Kur’an’ı o dönemde Hindistan’da eğitim dili olan Farsça’ydı. Ve yörenin âlimlerinin tepkisine rağmen Kur’an’ın Farsça tercümesini tamamladı. Dinin ana kitabından gücü yettiğince dolaysız öğrenmek bütün Müslümanların göreviydi. İlim ehlinin ömürlerini yardımcı bilgileri öğrenmek ve hacimli tefsirleri okumakla geçirip Kur’an’ın özünü kavramaya vakit bulamamaları ona göre dinî hayatın gelişmesinin önündeki engellerin başında geliyordu. Bu nedenle kendisi tefsir yazmamış; ama klasik bir tefsir usulü yerine Kur’an’ın daha iyi anlaşılmasına dair önemli ilkeleri “el-Fevzü’l-kebîr”i kaleme almıştır.
Kur’an’da nesh meselesi iddiasını alimlerin ayetler arasında anlam ilişkisinin kurulamamasına bağlayan Dehlevi, mensuh ayet sayısını beş ayetle sınırlasa da, bu ayetlere “Tanrı Buyruğu” önsözünde yer veren Ömer Rıza Doğrul, aslında bunların da tahsis edilmesi gereken ayetler olduğunu göstermiştir.
Nüzûl sebebini bilmenin şart olmadığını, çünkü Kur’andaki özel hükümlerin de genellik ifade ettiğini belirtmiştir.
Müteşabih ayetleri rasihun’un yorumlatabileceğini söyleyen Dehlevi, hadisi bilimlerin esası olarak göstermiş ve İmam Malik’in “el-Muvatta”sını “Kütüb-i Sitte”den üstün görmüştür.
“Hüccetu’l Baliğa”da hadisleri veya Sünneti zamanı aşkın ve zamanla kayıtlı olarak tasniflemiş, bazı hadislerin Resulullah (s)’in kendi içtihadı veya zamanın adetleriyle ilgili olduğunu göstermiş, zayıf hadisle hüküm vermeyi eleştirmiştir. Rivayetlerde dirayete ve metin tenkidine dikkat çeker.
“İḳdü’l-cîd fî aḥkâmi’l-ictihâd ve’t-taḳlîd” çalışması Hayreddin Karaman tarafından “İctihad, Taklîd ve Telfîk Üzerine” Türkçeye tercüme edilmiş ve “Dört Risâle” adlı eserin içinde yayınlanmıştır.
Şibli Numani onun müstakil kelam usulü kitabı yazmadığını belirtir. Ama o, “Hüccetu’l Baliğa”da dinin hakikatleri ve esrarı üzerinde düşüncelerini yazmıştır. Allah’ın isim ve sıfatlarının tevfîkî olması hasabiyle değiştirilemeyeceği ve yorumlanamayacağını beyan edip, özellikle bu konularda avamın farklı te’villere ve yorumlara meydan verilmemesini istemekte ama ilimde derinleşenlerin yorumlarını nasslştırmadan bu konuları özel olarak ele alabileceğini belirdir. Şah Veliyullah Dehlevi’nin gaybi konularla ilgili bu tür felsefik tasavvurları arasına ruh tasavvurları, sudur telakkisi, İbn Arabi’nin görüşleriyle hem İmam Rabbani’nin hem İbn Teymiye’nin görüşlerini bağdaştırma denemeleri, Haşr gününün bilinemeyeceğini söylemesine rağmen Kıyamet Saati’ne üç veya dört asırlık zaman biçmesi; ayrıca Şîa’nın masum imam teorisini reddetmesine rağmen, hakikate mazhar kılınan ruhanilerden bahsetmesi kendisiyle çelişen durumlardır.
Ana öğretileri ile tezat oluşturan görüşlerini ise yoğun tasavvufi ortam içinde büyümesi ve bulunması ya da çok kültür ve inançlı Hint coğrafyasında yetişmesiyle irtibatlandırabiliriz. O yetiştiği tarikat ortamının ve tasavvuf kültürünün kuşatmasını aşarak ve bu kültürün mensuplarını tedrici olarak ıslah etmeye çalışarak kendi arayış ve metodolojisini de oluşturmaya çalışmıştır. Döneminde bu konuları istişare edeceği yeterlilik te muslih ve rasih insanları pek bilmiyoruz. O, bulamadığı muslihun yerine muslihunlar yetiştirmeye çalışmıştır.
Sufilerin eleştirilecek hususları ise şunlardı: Sosyal hayattan tamamen el çekmeleri. Mezarlara tazim ve ölülerden yardım dileme. Allah’ın verdiği nimetlerden feragat. Şeyhlerin kerâmet iddiaları.
Muhammed Reşid Rıza, davetli olduğu Hindistan seyahati ile ilgili hatıratında şunları söylüyor:
Şah Veliyullah Dehlevi bağımsız ilim anlayışına yöneldi. İlimde körü körüne taklitten kaçınarak ilimleri tecdid etti.
Fakat takipçileri, talebelerinin çoğunluğuna uyarak ve onları hoşnut etmek uğruna kendilerini taklid bataklığına attılar. Hakiki ilimle körü körüne taklid bir arada bulunamaz.
Hindistan’ın Ezheri lakaplı Diyobend Medresesi’nde dini-ilmi yükselmeyi müşahede ettim. Bu medrese Şah Veliyullah’ın takipçilerine ait. Seçkin alimlerine -ki üst düzey gayret ve ihlas sahibi kişiler- müfredat ile ilgili önerilerimin başlıcaları şunlardı:
1. Nisâba / Müfredata çağdaş bilimlerin eklenmesi.
2. Uzmanlaşacak öğrencilere akli ilimler ile kadim felsefe ve özel olarak Yunan felsefesi öğretilmeli.
3. Öğrenciler hem davetçi olarak hem Müslüman ahaliyi irşad ve ıslah için hazırlanmalı.
Toplumun gelişimi ve sosyal değişimi aşamaları hakkındaki tespitlerini Muhammed İkbal çok aydınlatıcı bulsa da bu izahlar İbn Haldun gibi döneminin sosyo-siyasal süreçleriyle sınırlıydı. Ancak itikâdî-kimliksel çözülmenin giderilip ıslahı kadar, toplumsal çözülme konusunun da üzerinde durmuştur.
Şah Veliyullah ıslah düşüncesinin çerçevesinde Müslüman toplum dinamiklerine zarar veren, ümmetin kendini temsil kabiliyetini örseleyen iki temel problem üzerinde durur ve konuyla ilgili analizler yapar. Birincisi: Hilafetin Saltanata dönüşmesi. İkincisi: Taklidin yaygınlaşması.
Şiblî Numani gibi birçok ıslah alimi 18. yüzyılda hem kendi, hem ümmet coğrafyasında yeniden ıslah ve canlılık rüzgârı estiren Şah Veliyullah Dehlevi’nin dönemi için Gazzâlî, Fahreddin er-Râzî ve İbn Rüşd’ün başarılarını bile aştığı üzerinde durmuşlardır.
Program hem Dehlevi’ye hem bütün muslihûna dualar yapılarak bitirildi.