Trump ile Xi'nin görüşmesi, uluslararası güç dengesindeki değişimi ortaya koyuyor

Chris Bambery, Pekin’de düzenlenen ABD ve Çin cumhurbaşkanları arasındaki zirvenin, ilişkilerde gerçek bir dönüşümün işareti olduğunu ve bunun da ABD emperyalizminin gerilemesini daha da belirgin hale getirdiğini yazıyor.

Chris Bambery’nin Counter Fire’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.


Trump, Çin ziyaretini bir zafer olarak ilan etti; ancak ABD medyası ve pek çok sağcı yorumcu bu ziyareti bu şekilde değerlendirmedi.

Washington Post’un Cuma günkü manşeti şöyleydi:

“Pekin zirvesi Çin’in hedefine ulaştı — ABD ile eşit şartlar”

New York Times'ın manşeti ise şöyleydi:

“Çin, Trump'ın Amerika'sını giderek daha çok çöküşteki bir imparatorluk olarak görüyor”

Her iki gazete de ABD devletine, özellikle de savunma ve istihbarat servislerine çok yakındır. Ortaya çıkan şey, Çin'in ABD'ye eşit şartlarda seslenmeye cesaret edebilmiş olması şoku ve bunun, ABD'nin çöküşünün bir başka güçlü göstergesi olduğu hissi.

USA Today şöyle yazdı:

“Pekin artık, ABD liderliğindeki düzene kabul edilmeyi arayan yükselen bir güç gibi davranmıyor. Uluslararası sistemin ortak sahibi gibi davranıyor. Ve Washington da Çin'e giderek bu şekilde davranıyor... Trump, Pekin'e rakipsiz bir süper gücün zafer kazanan lideri olarak değil, yurtdışında giderek kısıtlanan, yurt içinde ekonomik olarak savunmasız ve çok daha zayıf rakiplerine bile iradesini dayatmakta zorlanan bir ülkenin başkanı olarak geldi.”

Amerika’daki bazı kesimler Pekin zirvesini bir “Süveyş anı” olarak nitelendirdi – bu, 1956’da İngiltere ve Fransa’nın Mısır’ı işgal etmesine atıfta bulunuyordu; bu işgal, Washington’un hem İngiliz sterlini hem de Fransız frangına verdiği mali desteği kesmesiyle aşağılayıcı bir şekilde sona ermiş ve bu ülkelerin emperyalist emellerine son vermişti.

Bunun ABD emperyalizmi için son olduğunu düşünmüyorum, buna çok uzak, ancak böyle bir karşılaştırmanın yapılması bile ABD egemen çevrelerinde bir şok etkisi yaratıyor.

The Times of India gazetesi şu yorumu yaptı:

“Asya’daki müttefikler – özellikle Hindistan, Japonya, Güney Kore ve Tayvan – için zirve karmaşık bir tablo çizdi: ABD Başkanı, Xi ile iş anlaşmaları ve kişisel bir ilişki kurmaya hevesli, ancak Hint-Pasifik’teki merkezi stratejik rekabette net kırmızı çizgiler belirlemeye giderek daha isteksiz. Sonuçta ortaya çıkan zirve, ortaya koyduklarından çok, şu şekilde hatırlanabilir: Amerika’yı sadece başka bir süper güç olarak gören kendine güvenen bir Çin ve eski hâkimiyetinin ne kadarını savunmaya hala istekli – ya da muktedir – olduğuna karar vermekte zorlanan bir Amerika.”

Geçen hafta Pekin’de Donald Trump ile yapılan zirve toplantısında yaptığı açılış konuşmasında Çin Devlet Başkanı Xi, Thucydides tuzağına atıfta bulundu. Thucydides tuzağı, yükselen bir gücün yerleşik bir gücü yerinden etme tehdidinde bulunması durumunda sonucun genellikle savaş olduğu fikrini ifade eder.

Thukydides, “Peloponnesos Savaşı Tarihi” adlı kitabında şöyle yazmıştı: “Savaşı kaçınılmaz kılan, Atina’nın yükselişi ve bunun Sparta’da uyandırdığı korkuydu.” Buradaki ima, Çin’in yükselişinin ABD ile endişe ve potansiyel bir çatışmaya yol açtığıydı.

Çin lideri daha sonra Trump’a, Çin’in egemenlik iddiasında bulunduğu Tayvan konusunda atılacak herhangi bir yanlış adımın iki ülkeyi “çatışmaya” sürükleyebileceği uyarısında bulundu. Xi, Çin’in kendi toprağı olarak gördüğü özerk ada hakkında, “Tayvan meselesi, Çin-ABD ilişkilerindeki en önemli konudur” dedi. “Yanlış yönetilirse, iki ülke çatışabilir, hatta bir çatışmaya girebilir ve bu da tüm Çin-ABD ilişkilerini son derece tehlikeli bir duruma itebilir” diye ekledi. ABD’nin İran’daki fiyaskosu olmasaydı, Xi’nin bunu söyleyeceğini hayal etmek zor.

Yakın zamana kadar ABD, Çin'i otoriter bir devlet olarak görüyor ve örneğin insan hakları ihlalleri, Uygurlara kötü muamele veya Tibet'in işgali konusunda Çin'e ders veriyordu. Pekin'e yaptığı bu ziyarette Trump, Çin'i eşit bir süper güç olarak gördü.

Daha önce Trump, Çin politikasını gümrük vergileri, yaptırımlar ve teknolojik baskı yoluyla değiştirmeye çalışmıştı. Gümrük vergileri uygulama yönündeki en son girişimi, Çin’in nadir toprak elementleri ve diğer ihtiyaç maddelerinin ABD’ye ihracatını durdurmakla tehdit ederek misilleme yapmasıyla sonuçsuz kalmıştı. Diğer bir deyişle, Çin endüstriyel darboğazlar üzerindeki kontrolünü kullanarak Trump’ı ‘U dönüşü’ yapmaya zorlamıştı.

Çin artık ABD’nin hâkim olduğu ‘uluslararası kurallara dayalı düzen’e tam erişim peşinde değil. Washington’dan kendisini eşit bir süper güç olarak tanımasını istiyor. Bu görüşmelerde gümrük vergileri gündeme gelmedi; bu da Washington’un önemli bir geri adım attığını gösteriyor.

ABD’nin bugüne kadar her ne pahasına olursa olsun bağımsızlığını savunacağını vurguladığı Tayvan konusunda da bir başka değişiklik yaşandı:

“Büyük bir anlaşma, ABD'nin Tayvan'ı terk ettiği anlamına mı gelir? Açıkça ifade edildiği şekliyle mutlaka öyle değil. Tartışılan çerçeve, resmi bir terkten ziyade Çin'in üstünlüğünün zımni olarak kabul edilmesini içeriyor. Müzakere yoluyla varılacak barışçıl bir çözüm, Tayvan'ı stratejik açıdan değerli kılan endüstriyel varlıkları muhtemelen yok edecek olan askeri bir çatışmadan daha iyi bir şekilde ABD'nin Tayvan'ın yarı iletken üretim üssüne erişimini koruyabilir.”

Xi, Trump'a Tayvan meselesinin Çin-ABD ilişkileri için hayati önem taşıdığı konusunda uyarıda bulundu. Trump, Washington’a dönüş yolunda Air Force One’da gazetecilere, ada ülkesinin Pekin’den askeri tehditlerle karşı karşıya kalması durumunda Tayvan’ı savunup savunmayacağını “söylemek istemediğini” belirtti ve bu kararı verebilecek tek kişinin kendisi olduğunu ekledi. Bu da, Tayvan’a koşulsuz destek verme yönündeki önceki tutumdan önemli bir geri adımdır. Bu durum, Tayvan’ın yanı sıra Japonya, Güney Kore ve Avustralya’da da endişe yaratacaktır.

ABD’nin hâlâ Çin’den daha büyük, muazzam bir mali ve askeri güce sahip olduğunu vurgulamak önemlidir. Trump’ın İran’la savaşının nedenlerinden biri, ABD’nin bağımlı olduğu Basra Körfezi’nden çıkan petrol üzerindeki kontrolünü yeniden teyit etmekti. Bu hamle feci şekilde geri tepti. Cesaretlenen Çin, İran’a bölgedeki ABD varlıklarının uydu izleme verilerini sağladığını ve bu sayede İran’ın insansız hava aracı ve füze saldırılarını çok daha isabetli hale getirdiğini gizlemiyor.

İran savaşının sonuçları, bir dönüm noktası, belirleyici bir değişim anını temsil ediyor.

Neo-muhafazakârların önde gelen isimlerinden Robert Kagan, The Atlantic dergisinde İran savaşıyla ilgili olarak şöyle yazdı:

“Washington, bu savaşı kaybetmenin sonuçlarını tersine çeviremez veya kontrol edemez.”

Kagan gibi birinin bunu söylemesi, ABD egemen sınıfı içinde gerçek bir etki yaratır.

Çin, kendi çıkarlarını gözeten bir emperyalist güçtür. Ancak gerileme sürecinde olan ABD, 1870 sonrası İngiltere gibi, konumunu sağlamlaştırmaya çalışırken çok daha agresif bir güçtür. Çin ve İran konusunda geri adım atmak zorunda kalması, bu bağlamda olumlu bir gelişmedir.

* Chris Bambery, yazar, siyasi aktivist ve yorumcu olup, İskoçya'daki radikal sol koalisyon Rise'ın destekçisidir. Kitapları arasında *İskoçya'nın Halk Tarihi* ve *İkinci Dünya Savaşı: Marksist Bir Analiz* yer almaktadır.

Çeviri Haberleri

“Filistin yürüyüşlerini yasaklamak kesinlikle yanlıştır”
MET, barışçıl Nekbe yürüyüşçülerine kıyasla Tommy Robinson'ı kayırıyor mu?
Filistin Laboratuvarı: İsrail işgal teknolojisinin sahada test edilmesi
İran'da 'çıkış yolu' aramayı bırakın
Kardeşimin Gazze’deki sınıfı aynı zamanda bir sığınak görevi görüyor