Ilan Pappé’nin Palestine Chronicle’da yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.
Bu eleştirel analizde Ilan Pappé, cevabın güvenlik veya nükleer endişelerin çok ötesine uzandığını savunuyor ve çatışmayı, Siyonizm, toprak genişlemesi ve Filistin meselesinden ayrılamaz bir şekilde Ortadoğu'yu yeniden şekillendirme yönündeki uzun soluklu çabaya dayanan daha geniş bir ideolojik projenin parçası olarak ele alıyor.
İsrail ve Siyonizm üzerine yapılacak herhangi bir analizde, İsrail’in ideolojik temellerinde kök salmış süreklilik kalıpları ile koşulların ve zamanın akışının bir sonucu olarak ortaya çıkan değişim kalıpları arasında ayrım yapmak gerekir.
Bu, İsrail'in kurulduğu günden bugünkü İran saldırısına kadar olan dönemde İran'a yönelik politikalarını analiz ederken de geçerlidir.
1979'da Şah ve rejiminin devrilmesine kadar İran, hem İsrail'in hem de Batı'nın Sovyetler Birliği'nin etkisine ve pan-Arapçılık ile Filistin'in kurtuluşuna adanmış ilerici Arap rejimlerinin ortaya çıkışına karşı kurmaya çalıştığı Arap olmayan ülkeler koalisyonunun önemli bir üyesiydi. Bu ittifak, İsrail gizli servisi Şabak ile İran gizli servisi Savak arasında, ilki Filistinlilere, ikincisi ise rejimin muhaliflerine karşı benzer baskıcı yöntemler uygulayan kötü şöhretli bir bağlantıya yol açtı.
Bu eksen, İran Devrimi'nden sonra ortadan kaldırıldı. İran, Filistinlilerin kurtuluş mücadelesiyle özdeşleşti ve 1930'ların başlarına kadar uzanan, Filistin'deki Müslüman Kardeşler hareketinin uzantıları olan siyasi İslamcı gruplara doğrudan yardım etti (bu nedenle, bu grupların İran tarafından kurulduğunu iddia eden Batı anlatısı yanlıştır).
İran Devrimi’nin ardından, özellikle de yeni rejimin Filistin’in kurtuluşuna olan bağlılığı ve Yahudi devleti fikrini reddetmesi göz önüne alındığında, İran’a yönelik strateji, Filistin davasıyla dayanışma içinde olmaya kararlı görünen Arap ülkelerine yönelik İsrail politikasına benziyordu.
20. yüzyılda bu strateji, söz konusu devletlerin iç işlerine gizli müdahalelere odaklanmıştı. Bu, toplumlar içinde bölünmeler yaratmak ve ana vatanından ayrılmak isteyen azınlıkları desteklemek anlamına geliyordu.
İran'da bu, Kürt azınlıkla bağlantılar kurma girişimlerini içeriyordu, ancak Iraklı Kürtlerle kurulan bağların aksine, bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. Genel amaç, hem İsrail'in bölgesel hegemonyasını tehdit eden hem de Filistin direnişine destek vermeye istekli olan ülkeleri önemli ölçüde zayıflatmaktı.
Bu yüzyılda ise bu politika çok daha açık ve agresif hale geldi. Bunun nedeni, İsrail’de mesihçi Siyonizmin hegemonyacı bir siyasi güç olarak ortaya çıkmasıdır. Bu, ABD’deki Cumhuriyetçi Parti içinde bir güç olarak Hıristiyan köktendinciliğin yükselişiyle ve Batı’da faşist ve neo-sağ partilerin ortaya çıkmasıyla aynı zamana denk geldi. Buna Hindistan’da Narendra Modi’nin iktidara gelmesini de ekleyebiliriz.
Bu politikanın özü, 19. yüzyılın sonlarında dünyanın büyük bir bölümünü harap eden türden bir toprak emperyalizmine geri dönüş anlamına gelmektedir. Bu, Arap unsurlarından arındırılmış bir “Büyük İsrail” kurma yönündeki toprak hırsının, tarihi Filistin sınırlarının ötesine uzandığını göstermektedir.
Bu, komşuları tarafından korkulan ve bölgede hâkimiyet kuran teokratik bir İncil krallığını yeniden oluşturma arzusunu yansıtmaktadır. Bu bağlamda, ABD'nin İsrail büyükelçisinin bir sözüne dikkat çekmek önemlidir. Amerikalı gazeteci Tucker Carlson, kendisinin ve mevcut İsrail hükümetinin hayal ettiği İncil devletinin Nil'den Fırat'a kadar uzanıp Orta Doğu'nun büyük bir bölümünü kapsayıp kapsamayacağını sorduğunda, büyükelçi şöyle cevap verdi: “Hepsini alırlarsa sorun olmaz.”
Eski ve yeni stratejilerin ortak noktası, Nekbe’yi tamamlamak ve Filistinlilerin tamamen yok edilmesini sağlamak için bölgenin boyun eğdirilmesi, caydırılması, gerekirse saldırıya uğratılması ve korku ve dehşet üzerine kurulu bir ittifakın kurulması gerektiği varsayımıdır. Geçmişte, en azından bazı ülkelere teknoloji, tıp ve tarım alanlarında İsrail’in bilgi birikiminden yararlanma fırsatı sunulmuştu. Artık bu tür teklifler anlaşmanın bir parçası değil.
Uluslararası hukuku tamamen ihlal ederek ve Ortadoğu ülkelerinin egemenliğini hiçe sayarak açıkça hareket etme eğilimi, bizi 19. yüzyılın emperyalizm dönemine geri götürmüştür. Ancak Ortadoğu ülkeleri artık sömürgeler değildir ve bu ülkelerin, kendi bütünlüklerine ve egemenliklerine yönelik bu saygısızlığa ne zaman tepki gösterecekleri merak konusudur.
İsrail’in bu yeni toprak emperyalizmi, devletin yıllardır Filistinlilere ve Lübnanlılara karşı uyguladığı aynı ölümcül saldırı biçimlerini Ortadoğu’nun diğer bölgelerine yaymasıyla kendini gösterdi.
Bu yeni politika, 2009 yılında Sudan'daki sözde İran üslerine yönelik saldırılarla başladı ve 2012 yılında, Suriye'nin ordusunun bu saldırılara karşılık vermesini engelleyen bir iç savaşın ortasında İsrail Hava Kuvvetleri'nin Şam ve diğer büyük Suriye şehirlerini bombalamasıyla yoğunlaştı. Bu politika, o dönemde Gazze Şeridi'ndeki savaşı sona erdirmek için İsrail ile müzakere eden Hamas heyetinin üyelerini öldürmeye yönelik başarısız bir girişimle Doha'nın bombalanmasıyla doruğa ulaştı. Diğer hedefler arasında Irak ve Yemen de vardı.
Tahran'ın da hedef alınması sadece an meselesiydi. İran'a saldırı tehditleri Netanyahu'nun 2009'da fiilen iktidara gelmesinden beri sürmesine rağmen, saldırının bu kadar geç gerçekleşmesinin nedeni, İsrail'in bitmek bilmeyen provokasyonlarına rağmen İran'ın saldırı için kolay bir bahane sunmamasıydı.
Bir saldırıyı meşrulaştırmak kolay değildi. İran’ın “El-Aksa Tufanı” operasyonuyla hiçbir ilgisi olmadığı, Hizbullah’ın operasyona katılmasını engellediği ve İsrail’in bilim adamlarını ve diplomatlarını suikastla öldürmesinin ardından büyük bir itidal sergilediği açıktı.
Netanyahu, bu politikayı daha da ileriye götürmek için birkaç ön adım atması gerektiğini anladı. Bunlardan biri, orduda veya Mossad’da İran’a yönelik bir saldırıya itiraz edebilecek herkesi tasfiye etmekti.
İkinci aşama ise ABD Başkanı Donald Trump'ı İran'a yönelik bir saldırıda öncü rol üstlenmeye ikna etmekti. İkinci dönemini yaşayan Trump, kişiliği, çevresindeki ekibi ve iç politikadaki yetersizliği nedeniyle kolay bir hedefti; bu durum, dikkatini dışa yöneltecek bir oyalama gerektiriyordu.
Ayrıca, herhangi bir tepki görmeden gerçekleşen Başkan Nicolas Maduro'nun kaçırılması ve Venezüella petrolünün ele geçirilmesi, ona bu operasyonun da benzer şekilde hızlı sonuçlanacağına inandırmış olabilir.
Bu maceracılık, şu ana kadar muazzam bir insani acıya yol açtı. Mayıs 2026 itibarıyla, bu politikalar nedeniyle altı milyon mülteci var: ikisi Gazze ve Batı Şeria’da, biri Lübnan’da ve üçü Tahran’da.
Bu durumun daha fazla acı yaratma potansiyeli, bölgesel ve küresel güçlerin tutumlarına bağlıdır. İngiltere ve Avrupa Birliği’nin İran’a yönelik saldırıda ABD’ye katılmayı reddetmesi, İsrail ve ABD’nin uluslararası hukuku sürekli ihlal etmesine ilişkin politikada bir kayma olduğunu gösterebilir.
Benzer şekilde, ABD’de savaşa verilen desteğin çok düşük olması, Demokrat Parti içinde değişikliklere yol açma potansiyeline sahiptir ve bu da, hem Orta Doğu’ya hem de İsrail’e yönelik daha geniş kapsamlı Amerikan yaklaşımının yeniden değerlendirilmesiyle sonuçlanabilir.
Arap dünyasının tutumu da, özellikle İsrail ile ilişkilerini normalleştiren ve böylece Filistinlilere yönelik etnik temizlik ve soykırımı normalleştiren ülkelerin politikaları açısından, hayati önem taşıyacaktır. Açıkça görülüyor ki, bölge genelindeki temel istikrarsızlık, onlara bu politikanın feci bir şekilde başarısız olduğu ve yön değiştirilmemesi halinde bu ülkelerdeki muhalefetin sonunda rejim değişikliğine yol açabileceği gerçeğini fark etmelerini sağlamalıdır.
Her şeyden öte, Filistin ve Gazze, göz ardı edilip Ortadoğu'da yeni bir savaşı önleme çabalarının merkezine yerleştirilmezse, bölgedeki Amerikan-İsrail şiddetinin devamını garantileyecek temel sorunlar olmaya devam etmektedir.
Bu durumun daha fazla acı yaratma potansiyeli, bölgesel ve küresel güçlerin tutumlarına bağlıdır. İngiltere ve Avrupa Birliği’nin İran’a yönelik saldırıda ABD’ye katılmayı reddetmesi, İsrail ve ABD’nin uluslararası hukuku sürekli ihlal etmesine ilişkin politikada bir kayma olduğunu gösterebilir.
Benzer şekilde, ABD’de savaşa verilen desteğin çok düşük olması, Demokrat Parti içinde değişikliklere yol açma potansiyeline sahiptir ve bu da, hem Orta Doğu’ya hem de İsrail’e yönelik daha geniş kapsamlı Amerikan yaklaşımının yeniden değerlendirilmesiyle sonuçlanabilir.
Arap dünyasının tutumu da, özellikle İsrail ile ilişkilerini normalleştiren ve böylece Filistinlilere yönelik etnik temizlik ve soykırımı normalleştiren ülkelerin politikaları açısından, hayati önem taşıyacaktır. Açıkça görülüyor ki, bölge genelindeki temel istikrarsızlık, onlara bu politikanın feci bir şekilde başarısız olduğu ve yön değiştirilmemesi halinde bu ülkelerdeki muhalefetin sonunda rejim değişikliğine yol açabileceği gerçeğini fark etmelerini sağlamalıdır.
Her şeyden öte, Filistin ve Gazze, göz ardı edilip Ortadoğu'da yeni bir savaşı önleme çabalarının merkezine yerleştirilmezse, bölgedeki Amerikan-İsrail şiddetinin devamını garantileyecek temel sorunlar olmaya devam etmektedir.
* Ilan Pappé, Exeter Üniversitesi’nde profesördür. Daha önce Hayfa Üniversitesi’nde siyaset bilimi alanında kıdemli öğretim görevlisiydi. “Filistin’in Etnik Temizliği”, “Modern Ortadoğu”, “Modern Filistin Tarihi: Tek Toprak, İki Halk” ve “İsrail Hakkında On Efsane” kitaplarının yazarıdır. Ramzy Baroud ile birlikte “Our Vision for Liberation” (Kurtuluş Vizyonumuz) kitabının ortak editörüdür. Pappé, 1980'lerin başında ilgili İngiliz ve İsrail hükümeti belgelerinin yayınlanmasından bu yana, 1948'de İsrail'in kuruluş tarihini yeniden yazan İsrail'in “Yeni Tarihçileri”nden biri olarak tanımlanmaktadır.