Devlet Aklı, Siyasal Çözüm ve Sudan’ın Eşiği
Adnan Boynukara / Kritik Bakış
Devletler uzun süreli iç çatışmalarla karşı karşıya kaldıklarında ilk refleks, güvenlik ve silah ile meseleyi çözme arayışı olur. Silahlı mücadele, kamu düzenini yeniden tesis etmenin ve egemenliği korumanın en doğrudan aracı olarak görülür. Ancak modern siyasal tarih, silahlı mücadelenin tek başına kalıcı çözüm üretmekte çoğu zaman yetersiz kaldığını gösteriyor. Askerî yöntemler çatışmayı bastırabilir, dengeleyebilir ya da dondurabilir. Fakat siyasal zemini dönüştürmeden toplumsal barışı kalıcı hale getirmek zordur. Devlet aklı burada, kısa vadeli askeri reflekslerden ziyade uzun vadeli kurumsal sürdürülebilirliği önceleyen rasyonel değerlendirme kapasitesini ifade etmektedir.
Bu nedenle güçlü ya da zayıf pek çok devlet, belirli bir aşamadan sonra şu soruyu sormak zorunda kalır: “Silahlı mücadelenin dışında bir yol var mı?” Siyasal çözüm arayışı tam da bu sorunun cevabıdır. Bu arayış, çoğu zaman, milliyetçi refleksler ve iktidarı kaybetme korkusu nedeniyle, yanlış biçimde, bir zayıflık emaresi olarak yorumlanır. Oysa tarihsel örnekler, siyasal çözümün genellikle devlet kapasitesinin çöktüğü anlarda değil, çatışmanın ürettiği risklerin rasyonel biçimde yeniden değerlendirildiği eşiklerde gündeme geldiğini gösteriyor.
Siyasal Çözüm Zayıflık Değil, Devlet Aklının Devreye Girmesidir
Uzun süreli iç çatışmalar devletleri yalnızca askeri kapasite üzerinden değil, daha yönetilebilir bir çözüm dengesi üzerinden düşünmeye zorlar. Çünkü çatışmanın sürdürülmesi, belirli bir aşamadan sonra beş temel sorun üretir. Artan insan kaybı, ülkenin yönetilemez hale gelmesi, kurumsal yıpranma, uluslararası meşruiyet erozyonu ve ekonomik sorunlar. Elbette çatışmanın devam etmesine rağmen, devlet askeri olarak ayakta kalabilir. Ancak çatışmanın ürettiği toplumsal maliyet, elde edilecek kazanımdan daha yüksek hale geldiğinde stratejik bir yeniden değerlendirme kaçınılmaz olur. Siyasal çözüm arayışı çoğu zaman bu rasyonel hesaplamanın sonucu olarak ortaya çıkar. Bu konuyu birkaç örnek üzerinden değerlendirmekte yarar var.
Birleşik Krallık ile IRA arasındaki uzun soluklu çatışma yalnızca güvenlik politikalarıyla sona ermedi. 1998 Hayırlı Cuma Anlaşması, askeri tükenişin değil siyasal rasyonalitenin ürünüdür. Başka bir ifadeyle, Londra yönetimi devlet kapasitesini kaybettiği için değil, düşük yoğunluklu ama sürekli şiddetin ekonomik, toplumsal ve uluslararası maliyetlerini azaltma ihtiyacı nedeniyle müzakereye yöneldi. Benzer bir eşik Güney Afrika’da ortaya çıktı. Apartheid rejimi uzun süre güvenlikçi reflekslerle varlığını sürdürdü. Ancak uluslararası yaptırımlar, ekonomik daralma ve iç istikrarsızlık sistemin sürdürülebilirliğini aşındırdı. Dikkat çekici olan, devletin tamamen çökmeden dönüşmesidir. Kurumsal yapı yıkılmadı, siyasal mimari yeniden tasarlandı. Siyasal çözüm burada da askeri çöküşün değil, siyasal eşiğin aşılmasının sonucuydu.
Kolombiya’da FARC ile yürütülen müzakere süreci de benzer bir mantığa dayanır. Kolombiya devleti askeri anlamda belirli bir üstünlük sağladığı bir dönemde müzakereye yöneldi. Amaç askeri yenilgiyi kabullenmek değil, çatışmanın kırsal ekonomi, kamu güvenliği ve devlet kapasitesi üzerindeki uzun vadeli yükünü azaltmaktı. Siyasal çözüm burada stratejik dengelemenin aracına dönüştü. Türkiye’de PKK ile yürütülen mücadele de farklı dönemlerde benzer arayışlara sahne oldu. Güvenlik politikaları devam ederken eşzamanlı olarak siyasal çözüm kanallarının yoklanması, devletlerin çatışmayı yalnızca askeri yöntemle çözme konusunda sınırsız bir ısrar içinde olmadığını, çatışmanın ürettiği sorunlara ilişkin değerlendirmelerin belirli eşiklerde yeniden yapıldığını gösteriyor.
Bu örnekler farklı coğrafyalara ait olsa da ortak noktaları, devletlerin çatışmanın yönetim maliyeti kurumsal sürdürülebilirliği tehdit etmeye başladığında siyasal kanalları devreye koymuş olmalarıdır. Silahlı mücadele dışında bir çözüm var mı arayışına girmeleridir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken konu, siyasal çözümün hem şiddeti durdurma iradesi hem de çatışmayı üreten nedenleri konuşabilme kapasitesidir. Silahlı mücadele güvenlik tehdidini bastırabilir. Ancak çatışmayı ortaya çıkaran faktörleri, taleplerini ya da iktidar paylaşımı sorunlarını ortadan kaldırmaz, ekonomik eşitsizlikler ve kurumsal dışlanma gibi olumsuzluklar olduğu yerde kalır. Bu başlıklar ancak siyasal zeminde müzakere edilebilir. Açık olan şudur, çatışmanın nedenlerini konuşamayan bir düzen, çatışmayı dondurabilir, fakat çözemez. Dolayısıyla siyasal çözüm, bir ateşkes mekanizmasından ziyade, çatışmayı üreten yapısal sorunların kurumsal çerçevede tartışılmasını mümkün kılan bir yeniden yapılanma sürecidir. Hayatını kaybeden insanlar arttığında, insanların yaşaması imkansızlaştığında, kurumsal yapılar çöktüğünde ve toplum yorulduğunda siyasal çözüm artık bir seçenek değil, kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelir.
Sudan: Silahlı Denge, Siyasal Boşluk
Sudan’da bugün yaşanan tablo, yukarıdaki tarihsel örneklerden önemli bir noktada ayrışıyor. Çatışma askeri bir denge üretmiş olsa da bu denge henüz siyasal bir çerçeveye evrilmiş değil. Devletler için asıl eşik, askeri kapasitenin sona ermesi değil, çatışmanın kurumsal, toplumsal ve siyasal yapıyı aşındırma hızının yönetilemez hale gelmesidir. Bu noktada mesele stratejik sürdürülebilirlik sorunudur. Sudan’da devam eden çatışmaya bakıldığında, silahlı denge içinde kurumsal aşınmanın ve toplumsal mağduriyetin derinleştiği görülmektedir. Bu tablo, devletin yönetilebilirlik kapasitesini ciddi biçimde zayıflatmaktadır.
Nisan 2023’ten bu yana süren iç savaş, esasen iki askeri güç arasındaki iktidar mücadelesi gibi sunuluyor. Ancak çatışan iki ana aktör etrafında kümelenmiş onlarca farklı grubun varlığı, mevcut çatışmanın farklı toplumsal, siyasal ve sosyal sorunlardan kaynaklı olduğunu ortaya koyuyor. Üçüncü yılını tamamlamaya yaklaşan çatışmada taraflar askeri olarak birbirini tamamen tasfiye edemiyor. Ortaya çıkan tablo bir tür silahlı denge üretmiş olsa da bu denge siyasal bir zemine taşınabilmiş değil. Buradaki temel sorun, çatışmanın henüz siyasal bir eşik doğurmamış olması değil, aktörlerin siyasal çözüm anlayışından yoksun olması ve irade yoksunluğudur. Oysa uzayan savaş yalnızca askeri bir mücadele değildir. Aynı zamanda devlet kapasitesinin aşınması, ekonomik yapının çöküşü, toplumsal dokunun parçalanması anlamına da geliyor.
Konunun bu noktada donmasının iki temel sebebi var. İlki, tarafların siyasal çözüm iradesini somutlaştırmamış olması. İkincisi ise zaman zaman çözüm için arayışa giren ülkelerin farklı ajandalara, farklı önceliklere sahip olmalarıdır. İki nedenden dolayı pozitif bir gelişme ortaya çıkmıyor. Cidde görüşmeleri ve Sudan Quad’ı yürüten ülkelerin pozisyonlarına bakıldığında konu net anlaşılır. ABD, Suudi Arabistan, Mısır, BAE’nin güvenlik öncelikleri ve bölgesel rekabet dinamikleri, kapsayıcı bir siyasal çözüm perspektifinin oluşmasını zorlaştırmaktadır.
SAF açısından bakıldığında, mevcut stratejinin siyasal bir projeksiyondan ziyade askeri zafer varsayımına dayandığı görülmektedir. SAF, var olan kurumsal ve hiyerarşik pozisyonunu korumayı temel hedef olarak tanımlamakta, çözümü ise karşı tarafın tasfiyesi olarak kabul etmektedir. Ancak askeri üstünlük arayışı ile siyasal düzen tasavvuru aynı şey değildir. Çatışma sonrasında nasıl bir devlet mimarisi kurulacağı, iktidarın nasıl paylaşılacağı ve sivil alanın nasıl yeniden inşa edileceği konusunda belirgin bir siyasal çerçeve ortaya çıkmadığı sürece, askeri başarı dahi kurumsal istikrar üretmeyebilir. Sorun bu anlamda yalnızca savaşın devam etmesi değil, savaş sonrasına dair bir siyasal tahayyülün eksikliğidir.
Benzer bir eksiklik RSF açısından da geçerlidir. Sudan devletinin ‘yan’ askeri örgütlenmesi olan yapı, kurumsal devlet mimarisine dair kapsayıcı bir siyasal program ortaya koymadı veya toplumu ikna edemedi. Bu ise çatışmayı iki askeri aygıt arasında bir güç mücadelesine indirgemekte, siyasal alanın yeniden inşasını belirsiz bir mesele haline getirmektedir. Dolayısıyla Sudan’daki kriz yalnızca tarafların uzlaşamaması değil, siyasal çerçeve eksikliğinin yapısal hale gelmesidir. Bununla birlikte, 2019 sonrası oluşan sivil hareketlilik ve geçiş süreci deneyimi, toplumda siyasal dönüşüm talebinin tamamen ortadan kalkmadığını göstermektedir. Ancak bu sivil alanın kurumsal bir siyasal özneye dönüşememesi de sahici bir sorun.
Eğer çatışma siyasal bir çerçeveye taşınamazsa Sudan’da kurumsal devlet fikri zayıflayabilir. İkili güç yapısı kalıcılaşırsa ülke fiilen parçalı bir egemenlik düzenine sürüklenebilir. Bu tablo, Libya’daki çoklu otorite yapısını hatırlatan bir parçalı egemenlik modeline evrilebilir. Yani, birden fazla silahlı otorite, sınırlı merkezi kapasite ve dış aktörlerin ajandalarının belirleyici olduğu bir kaos.
Siyasal Çözümün Yokluğunda “Üçüncü Yol” Riski
Sudan açısından en kritik risk, siyasal çözüm üretilmemesi halinde ortaya çıkabilecek dış müdahale senaryosudur. Bu müdahale klasik anlamda doğrudan askeri işgal biçiminde olmak zorunda değildir. Daha sofistike bir model devreye girebilir. Uluslararası sistemde, özellikle insani kriz derinleştiğinde ve devlet işlevsiz hale geldiğinde “geçiş yönetimi” formülleri gündeme gelir. Bu tür senaryolarda: Yerel askeri aktörlerin çözüm üretemediği, sivil alanın çöktüğü, uluslararası meşruiyet boşluğu oluştuğu gerekçesiyle dış aktörler devreye girer. Bu model çoğu zaman diaspora kökenli, uluslararası çevrelerle uyumlu bir sivil figürün desteklenmesi şeklinde işler. Böyle bir “teknokratik geçiş liderliği” kısa vadede istikrar sağlayabilir. Ancak ülkenin siyasal çözümünü, büyük oranda dışarıya bağımlı hale getirir.
Sudan’da iki askeri gücün uzlaşamaması ve sivil siyasal alanın yeniden inşa edilememesi halinde böyle bir senaryonun teorik zemini oluşabilir. Bu durum, yalnızca bir egemenlik meselesi değil, aynı zamanda uzun vadeli kurumsal bağımlılık riski anlamına gelir. Bu durum fiilen uluslararası vesayet mekanizmalarına açık bir yapı doğurabilir. Buna ilişkin en yakın iki örnek, 2001 sonrası Afganistan’da Hamid Karzai’nin uluslararası destekle iktidara taşınması ve Irak’ta Nouri al-Maliki döneminin güçlü dış etkiler altında şekillenmesi, dış destekli geçiş modellerinin uzun vadeli kırılganlık üretebildiğini göstermektedir.
Sudan’ın Eşiği
Sudan bugün askeri denge ile siyasal boşluk arasında bir eşikte duruyor. Çatışmanın askeri yöntemle tamamen çözülmesi ihtimali zayıf görünürken, siyasal çözüm iradesinin de henüz ortaya çıkmadığı bir tablo söz konusu. Tarihsel örnekler gösteriyor ki güçlü devletler bile belirli bir aşamada siyasal çözüm yolunu denemiştir. Bu tercih, zayıflık değil, çatışmanın ürettiği bedeli, kaosu ve riskleri yeniden değerlendirme sürecidir. Tamda bu noktada, taraflarla iletişim kurma kapasitesi olan Türkiye, siyasal çözüm sürecine katkı sunabilecek nadir aktörlerden birisidir. Sudan halkı için bunu yapması gerekir.
Sudan için temel soru şudur: Siyasal çözüm iradesi içeriden üretilebilecek mi, yoksa çözüm dışarıdan mı dayatılacak? Birinci yol egemenlik ve kurumsal süreklilik sağlar. İkinci yol kısa vadeli istikrar üretse bile uzun vadede bağımlılık ve kırılganlık riskini artırır. Sudan’ın istikrarı, askeri üstünlükten ziyade siyasal aklın kurumsallaşıp kurumsallaşamayacağına bağlıdır. Ülkenin önündeki mesele askeri dengeden ziyade, siyasal boşluğu dolduracak kurumsal iradeyi üretmektir.