Sonsuzluk Döngüsündeki Zihin
Şeyma Kasapoğlu / Perspektif
Son zamanlarda giderek artan, faillerinin henüz gençlik dönemlerinin başındaki bireyler olduğu şiddet eylemleri ve okul saldırıları, toplumun acı bir gündemi haline gelmiş durumda. Bu tür olayların ardından kamuoyu ve medyanın cevabını ilk bulmaya çalıştığı şey soru, bu olayları tetikleyen “gerçek” suçlunun kim/ne olduğu. Bu anlarda, çoğunlukla ilk yönelinen hedef, içeriğinde kan ve silah bulunan dizi/filmler ve özellikle internet çağında büyüyen çocukların zamanlarının büyük bir kısmını harcadığı, dijital oyunlar.“Şiddet içerikli oyunlar çocuklarda saldırganlığı tetikliyor” argümanını, kendi içinde haklı noktalar bulundursa da, geçerli kabul edebilir miyiz, yoksa bu yanıt, asıl sorunun yapısal kökenlerini gölgeleyen bir okuma mı?
Yeni nesildeki “aidiyetsizlik” hissine, nihilizme ve şiddet eğilimine dijital alışkanlıklar üzerinden bakacaksak sorunu sadece oyunların içeriğinde değil, bizzat içinde bulundukları o dijital dünyada aramamız gerekir. Karşı karşıya olduğumuz asıl kriz, dijital meşguliyet kültürünün teleolojik bir yapıdan, sonu gelmeyen ve bireyi yutan bir “haz döngüsüne” indirgenmiş olması. Geleneksel oyun, aslında gerçek hayatın o klasik ritminin dijital bir simülasyonu gibiydi. Oyuncuya her daim bir başlangıç, aşılması gereken engeller ve nihayetinde varılacak bir “son” sunulurdu. Prenses kurtarılır, ejderha yenilir, birey dünyayı kurtaran bir kahraman olarak belirir ve perde kapanırdı. Bu yapı, kendi içinde bütünlüklü bir anlatı inşa eder ve oyuncuya “katarsis” denilen o doyurucu arınma hissini tattırırdı. Birey, çabalarının somut bir amacı ve eylemlerinin bir sonucu olduğunu, bu sınırları çizilmiş sanal dünyada bile olsa, deneyimlerdi. Ne var ki bugün, akıllı telefonlarla birlikte günümüzün büyük çoğunluğunu işgal eden “hyper-casual” oyunlar farklı bir tahakküm biçimi sunuyor.
“Sonsuz kaydırma” mantığıyla çalışan sosyal medya algoritmalarının veya durmaksızın tekrarlanan mobil oyunların hiçbirinde bir “son” tasavvuru yoktur. Burada prensesi asla kurtaramazsınız, ejderhayı yenemezsiniz ve asla bir kahraman olamazsınız, ortada varılacak bir nihayet kalmamıştır. Geriye kalan tek şey, giderek ivmelenen ve sizi bir sonraki bölüme, bir sonraki anlık ödüle, bir sonraki saniyeye kilitleyen körleştirici bir “döngü”dür. Bu meşguliyetler bir amaca matuf olarak kazanılmak için değil, salt içinde yaşanmak ve zamanın eritilmesi için kurgulanmıştır. Temel hedefleri bireye bir hikâye veanlam sunmak değil, “dikkat ekonomisi”nin acımasız çarkları arasında bireyi mümkün olan en uzun süre ekranda tutabilmektir. Zihinsel gelişiminin en önemli dönemindeki bir çocuk, gününün büyük bir bölümünü eylemlerinin hiçbir kalıcı sonuca varmadığı, salt anlık tatmin salgılatan bu “sonsuzluk döngüsü” içinde heba ettiğinde geriye ne kalır? Filozof Byung-Chul Han, günümüz toplumunu bir “yorgunluk toplumu” olarak tanımlarken bireyin maruz kaldığı bu sürekli uyarıcılar altında anlam üretme yetisini kaybettiğine dikkat çeker. Birey, kendi kimliğini ve aidiyetini ancak bir hikâye, tutarlı bir “neden-sonuç” ilişkisi kurabildiği takdirde inşa edebilir. Hayatın, ancak zorlukların aşıldığı ve bir anlama hizmet eden teleolojik bir yolculuk olduğu varsayımıyla yaşanılabilir kılınması gerekir. Oysa sonsuz döngü üzerine kurgulanan bu dijital dünya, söz konusu anlam inşasını kökünden sarsar. Zihin, bir hedefe varmayı değil, sadece anlık uyarıcılarla uyuşmayı öğrenir. Bu döngü içinde büyüyen bireyde yavaş yavaş ama önlenemez biçimde, derin bir varoluşsal boşluk oluşmaya başlar. Eylemlerinin sanal dünyada bir sonu ve gerçek bir amacı olmadığını tecrübe eden zihin, bu sonsuz anlamsızlığı kaçınılmaz olarak gerçek dünyaya da taşır. Aidiyet hissi zedelenirken geleceğe dair bir hikâye kurgulama, umut yeşertme yetisi körelir. “Nasılsa hiçbir şeyin sonu yok ve hiçbir adımım bir yere varmıyor” düşüncesi, zihinlere nihilizm fikrini işler.
Bu noktada sorulabilecek sorulardan biri, şahit olduğumuz, görünürde hiçbir belirgin motivasyonu veya ideolojik altyapısı bulunmayan, sadece zarar verme odaklı olan gençlik şiddetini bu varoluşsal kriz ekseninde okuyup okuyamayacağımızdır. Hiçbir şeyin anlamlı hissettirmediği, hiçbir eylemin kalıcı ve tatmin edici bir sonuca varmadığı bu döngüsel dünyada, şiddet ve ölüm, trajik bir biçimde “kesin”, “geri döndürülemez” ve “sonlu” bir olgu olarak ortaya çıkıyor. Birey, kendi iç dünyasında kuramadığı o anlamı ve bir türlü ulaşamadığı “son”u, gerçek dünyada radikal bir yıkımla, zor kullanarak, var etmeye çalışır.
Bu bağlamda şiddet, aidiyetsizliğin ve anlamsızlığın oluşturduğu kaostan kurtulabilmek için yanlış bir kurtuluş yolu olarak karşımıza çıkıyor ve bireyin iç dünyasındaki anlam krizini dönüştürecek bir çözüm üretilmediği takdirde dijital döngünün oluşturduğu boşluk, maalesef gerçek dünyada kanlı bir sonla dolmaya devam edecek gibi gözüküyor.