Son çare olarak imha politikası

Ahmet İnsel

Geçen hafta ‘Umumi Müfettişler Toplantı Tutanakları-1936’ başlığıyla Dipnot Kitabevi tarafından yayımlanan belgeden bahsetmiştim. Sadece Kürt değil, bütün azınlıkları tehdit unsuru olarak gören ve bulundukları bölgelerde yakın gözetim altında tutulduklarını gösteren bu tutanaklar son derece ilginç bilgiler sunuyor.

Örneğin 1. Umumi Müfettiş Kazım Dirik, bölgesinde Çerkezler, Pomaklar ve Yahudiler olduğunu belirtip, “Mütareke ve milli savaşımızda Çerkes ve bazı Pomak köylerinin birleşerek bize acı neticeler verdiğinin malum” olduğunu hatırlatıyor. Şimdi herkesin “Namus ile çalıştığını ve onlardan bir zarar görülmediğini” söylüyor. Ama hemen ilave ediyor: “Bu demek değildir ki teyakkuz göstermiyelim. Hayır, daima müteyakkız olacağız. Çerkes kesafetine dokunmuş değiliz” diyor. Belli ki, geçmişte Ermenilerin, ardından Kürtlerin maruz kaldıkları kesafet azaltma politikası diğer tüm etnik unsurlar için her an devreye girmeye hazır bekliyor.

Ardından, “Asayiş mevzuu üzerinde Yahudileri bahsetme[nin] bir an için biraz garip gibi geleceğini” ama bahsetmek lazım geldiğini vurguluyor Dirik. Çünkü “Bunlar sanayii ellerine almışlar, bütün ekonomi şebekesine girmiş ve teşkilatlanmışlardır. Uzun yıllar bütün bu memleket bünyesini emmiye başlamışlardır.” Yapılması gereken, “Barışçı bir surette yerleşen” bu unsurlara karşı, “Mukabil ekonomik hareket” etmektir. Ardından, Yahudilere indirilen darbeleri tek tek sayıyor.

Geçen hafta görüşlerini aktardığım Üçüncü Umumi Müfettiş Tahsin Uzel’in endişesi ise esas olarak Kürtler, bir de Nakşilerin canlanması. “Kürt miktarının Türklük üzerindeki artışını” endişe ile dile getirirken, “Kürtlük üzerinde cezri [radikal] harekette bulunmanın tam zamanı” olduğunu beyan ediyor. Hedef ,“Nisbeti hafifletmek ve Türk unsurunun muvazenesini temin etmek.” Bunu sağlamak için lazım gelen “tedbirleri almak zaruridir.”

5-22 Aralık 1936 arasında yapılan on toplantının tutanakları, bu toplantılara sunulan dört rapor ve bütün toplantıların değerlendirildiği bir konferans raporundan oluşan bu kitapta, Cemil Koçak’ın önsözünde altını çizdiği gibi, dönemin Türkiye devleti yöneticilerinin imha ile ‘temsil’ yani ‘Siz Kürt değil Türksünüz’ yönünde telkin politikaları arasında bocaladığı görülüyor.

Tutanakları okurken dikkatimi başka bir şey çekti. Toplantıya katılan devlet görevlilerin bir bölümü Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Ermeni tehciri konusunda az veya çok sorumlulukları olan kişiler.

3. Umumi Müfettiş Tahsin Uzer ve Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, Ermeni tehciri ve sonrasındaki kıyımlar nedeniyle suçlu görülüp İngilizler tarafından Malta’ya sürüldü. Tahsin Uzer’den geçen hafta bahsetmiştim. Şükrü Kaya ise, tehcir sırasında Mülteciler Dairesi Başkanı idi. Tehcir edilenlerin durumunu izlemek için bir dönem Halep’te bulundu. Tehciri yeteri radikallikte uygulamadığı için Halep valiliğinden aldırttığı Bekir Sami Bey’in yerine Bitlis valisi Abdülhalik Renda gelince kendine verilen görevi yapma konusunda eli rahatladı.

1936’da Umumi Müfettişler toplantısına katılan Gümrük Muhafaza Umum Komutanı Tümgeneral Seyfi Düzgören de, 1915’de Miralay rütbesiyle, Harbiye Nezareti II. Dairesi Müdürü idi. Bahaettin Şakir’le işbirliği içinde tehcirin uygulamasını planlayanlar arasında olduğu iddia edilir.

Umumi Müfettişler toplantısına 4. Umumi Müfettiş Korgeneral Abdullah Alpdoğan da haliyle katılıyor. 1935’de Tunceli Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle hem vali hem Umumi Müfettiş hem de komutanlık görevlerini eşinde toplayan Aldoğan, toplantıdan birkaç ay sonra tenkil harekatını yönetecek ve Dersim katliamının birinci dereceden sorumlusu olacaktır.

Toplantıya katılanlardan general Kazım Dirik ve Şükrü Sökmensüer (Emniyet İşleri Umum Müdürü) Teşkilat-ı Mahsusa içinde veya yakın çevresinde yer almışlardı. Buna karşılık Ermeni tehcirinde bir görev alıp almadıklarını bilmiyorum.

Toplantılar sırasında çeşitli vesilelerle Ermeni sorununa değiniliyor. Örneğin Alpdoğan, sunduğu raporda, hükümetin Dersim’le ilgili aldığı tedbirlerden bölge halkının duyduğu endişeleri üç grupta topluyor. Birincisi, hükümet ‘bizleri Ermeniler gibi kırıp imha edecek’ endişesi. Belli ki o dönemde ‘Ermeniler gibi kırıp imha edilme’ diye bir korku var toplumda. Toplantıya katılanlar Ermenilerin başına gelenler konusunda herhangi bir inkarcı ifade kullanmıyorlar. Ermeni kırımının hatırasının diğer unsurlara gözdağı verilmesi açısından yararlı olduğuna dair bir ortak kanaat var sanki.

Kürt sorununa Ermeni sorununun çözüm biçiminin ışığında bakmanın bu devlet yöneticilerinin çoğu için çok uzak olmayan ve başarılı bir pratikten esinlenmek demek olduğunu hissedebiliyoruz tutanakları okurken. Yakın tecrübeler ışığında bir devlet politikası olarak, serinkanlılıkla dile getiriliyor. Bu nedenle ‘imha siyaseti’, ‘telkin yoluyla’ asimilasyon yanında yakın bir ikinci bir seçenek olarak hep el altında duruyor. Şükrü Sökmensüer’in kelimeleriyle, imha siyaseti “bugün mevzu-u bahis değildir, [ama] istikbalde belki böyle bir şey mevzu-u bahis olabilir.”

Sadece devlet aklına özgü olmayan, toplumun önemli bir bölümünün de paylaştığı bir son çare imha siyaseti. Bu yüzden geçmiş imha siyasetleri, mağdurlar ve bir avuç insan dışında toplum içinde de sorgulanmıyor ve bu yüzden ufkumuzdan da bir türlü silinmiyor.

RADİKAL