Yeni Şafak / Mahmut Ay
Ehl-i sünnetin büyük imtihanı
Trumpgiller familyasının zihin yapısını anlayabilmek için bu familyanın üyelerinden İngiliz şair Rudyard Kipling’i (1865-1936) iyi okumalı. Bir şiirinde şöyle diyor Kipling: “Bu yol Beyaz Adamların aştıkları yol/Bir diyarı arıtmaya giderken arşınladıkları yol… Adımladık bu yolu, bu ıslak, fırtınalı yolu/Ey dünya! Ne mutlu sana, Beyaz adamlar omuz omuza/Yollarını arşınladıklarında” (E. Said, Şarkiyatçılık, Metis Yay., s. 238). Kipling, bu şiirinde “seçkin Batı ırkı”nı temsil eden “beyaz adam”ların ittifak edip düşmanlarını yendikleri takdirde dünyanın çok daha “arınmış” ve “mutlu” olacağını söyleyerek Batılı devletleri, “omuz omuza” verip birlik olarak “öteki” milletleri dize getirmeye teşvik ediyor. Batı için “öteki” demek, barbar ve medeniyetsiz demek. Durum böyle olunca Kipling’in meşhur “Beyaz Adamın Yükü” şiirinde görüldüğü üzere, Batılı beyaz adamın, dünyanın medenileşememiş diğer ülkelerine medeniyet götürmek (!) gibi bir yükü ve misyonu var.
İşte bu yükü omuzlarında hisseden “modern beyaz adamlar” son bir aydır İran’a “medeniyet götürme(!)” ve orayı “arındırma(!)” telaşındalar. Dünyamız, 28 Şubat’ta başlayan İran saldırılarıyla birlikte, modern beyaz adamların sebep olduğu emperyalist sömürgeciliğin acımasız tahribatlarına sahne olmaktadır. Beyaz adam, dünya tarihinin tanıdığı en manipülatif, en acımasız ve en sömürgeci insandır. Son yıllarda siyonizm ile kaynaşıp bütünleşmesi, Batı sömürgeciliğini iyice acımasızlaştırmıştır. Siyonizm ile ittifak hâlindeki Batı sömürgeciliği, maalesef İslâm ülkelerini teker teker tahrip ve işgal edip tüm kaynaklarını sömürmeye çalışmaktadır.
İnsan, şunu sormadan edemiyor: “Yahu nasıl oluyor da iki milyara yakın bir nüfusa, onlarca devlete, üç kıtada devasa bir toprağa ve muazzam yeraltı kaynaklarına sahip olan İslam dünyası, yedi milyonluk bir nüfusa, küçücük bir toprak parçasına sahip bir İsrail ile baş edemiyor?” İşin siyasî tahlilini konunun uzmanlarına bırakmam daha doğru olur. Bendeniz, daha önceden yazdığım bir hususu tekrar hatırlatmayı vazife addediyorum. “Bugün İslam dünyasının en büyük sorunu nedir?” şeklinde bir soruyu kendimize soralım. Sanırım çoğunluk şunu diyecektir: Müslümanların siyasî, mezhebî ve fikrî bölünmüşlüğü. Peki bu durum kimin işine yarıyor? Elbette siyonist ve haçlı ittifakının. Çok ilginçtir ki Batılı oryantalistlerin, İslam hakkında ilk çalıştıkları konulara ve kitaplara bakıldığında mezhepler arası ihtilafların başı çektiği görülür. Merhum Cemil Meriç’in “sömürgeciliğin keşif kolu” olarak tanımladığı oryantalizmin bu tercihi, tesadüf değildir. Onlar, öncelikle Müslümanların arasındaki ihtilafları öğrenmişler ve bunların siyasî ve sosyal açıdan nasıl kullanılabileceğine, Müslümanların nasıl manipüle edilebileceğine dair Batılı liderlere malzeme sunmuşlardır.
Unutmayalım ki haçlı seferlerinin başarılı olmasının en önemli sebebi, o dönemdeki Müslüman devletlerin birbiriyle çatışması, birbirleri aleyhine haçlılarla gizli ittifak kurma çabalarıdır. Amin Maalouf’un “Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri” isimli kitabı, bu konuda çok üzücü bilgiler içerir. Müslümanlar, asırlardır tartışılagelen ve çözümü mümkün olmayan meselelerde birbirlerine cephe almayı bırakıp mümkün mertebe “bir” olmaya yönelik çaba sarf etmedikleri sürece dün olduğu gibi bugün de yenilmeye mahkûmdur.
Yaklaşık yarım asırdır iktidarda olan şiî İran rejiminin, İslam dünyasında sebebiyet verdiği “mezhepçilik fitnesi” cümlenin malumudur. Irak’ta ve Suriye’de milyonlarca masum sünnîyi melun Yezid’den intikam alırcasına katletmeleri kolay unutulacak ve affedilecek bir cürüm değildir. İslam dünyasında mezhepçilik fitnesini alevlendiren şiî İran rejimi maalesef Çeçenlere karşı Rusya’nın, Afganistanlılara ve Iraklılara karşı ABD’nin yanında yer almıştır. En son Azerbeycan-Ermenistan savaşında da Azerîler şiî olmasına rağmen Ermenistan’ın yanında durmuştur. PKK’yı da zaman zaman örtülü bir şekilde desteklemiştir.
Peki, bunlara bakıp bugün Tahran ve İsfahan vurulurken sünnîler “Oh!” mu demeli? Hayır! Asla! Siyonist ve emperyalist güçlerin saldırısına uğrayan bir Müslümanın mezhebi ne olursa olsun, şuurlu hiçbir Müslümanın ona “Oh!” demesi yakışmaz; olsa olsa “Ah!” ve “Eyvah!” demelidir.
Sünnîlik, İslam’ın ana ve orta yoludur. Tarih boyunca Müslümanlar, kahir ekseriyetle ehl-i sünnet yolunu takip etmişlerdir. Madem ki ehl-i sünnet “ana” yoldur, bir ana şefkatiyle diğer mezheplere bakmalıdır; madem ki “orta” yoldur, tüm mezheplere bakışında itidalli bir “orta” yol tutmalıdır. Hata ettiklerinde onları uyarmalı, yeri geldiğinde “şefkat tokadı”nın en okkalısını atmalıdır. Lâkin ehl-i sünnete yakışan, herhangi bir Müslüman devlet ve halk, siyonist ve evanjelist ittifakının, Küresel Karunlar Çetesi’nin (KKÇ) zulmüne uğradığında onların yanında yer almak, acılarını paylaşmak ve en azından onlara cephe almamaktır.
Bugün sünnîler, tarihî bir sınavdan geçmektedir. Bakalım, dün kendilerine zulmeden şiîler, bugün siyonist ve evanjelist KKÇ’nin zulmüne maruz kaldığında bu zulme alkış mı tutacaklar, seyirci mi kalacaklar, yoksa ellerinden geldiğince bu zulmün son bulması için dua edip gerekli çabayı mı gösterecekler?
Şuurlu her mümine, hatta vicdanlı her insana düşen görev, zalim kim olursa olsun onun karşısında durmak ve mazlumun bırakın mezhebini, dini ne olursa olsun onun yanında yer almaktır. Bugün zalimin adı İsrail’dir, ABD’dir ve onlara destek veren ülkelerdir. Mazlumun adı ise İran halkıdır. O hâlde sünnî Müslümanlar, bu zulüm karşısında kendilerine yakışan tavrı sergilemeli ve tarih onları “Dün kendilerine zulmeden şiîler mazlum konumuna düştüklerinde, duygu ve düşünce boyutunda onların karşısında değil yanlarında yer aldılar.” diye yazmalıdır. Sünnîler, bugün böyle bir “tarih yazma” imkânına sahiptirler. Dolayısıyla bu savaş, sünnî dünya için ferasetini ve vicdanını yitirmediğini gösterebileceği büyük bir fırsat sunmaktadır.
Asırlardır çözülemeyen ihtilaflı meseleleri gündeme getirip sünnî-şiî çatışmasını körüklemenin bugün sünnîlere ne faydası olabilir? İhtilaflı meselelerimizi kendi aramızda soğukkanlılıkla tartışalım. Teoride şiîliğin, pratikte de şiîlerin hatalarını uygun bir dille ve ilmî bir üslupla net bir şekilde ortaya koyalım. Lakin dünyada ve Müslümanlar üzerinde oynanan büyük oyunları görerek aramızdaki ihtilafları, ortak düşmanlarımızın bize karşı kullanacağı malzeme hâline getirmekten kaçınmanın, her şuurlu müminin öncelikli görevi olduğunu unutmayalım.
Ancak İslam ülkelerinin liderlerinin, bu saldırganlığa karşı dur(a)madıkları âşikârdır. Burada Müslüman toplumların sivil liderlerine büyük görev düşmektedir. Sünnî Müslümanların cemaat liderleriyle, sivil toplum yöneticileriyle, kanaat önderleriyle, âlimleriyle, mütefekkirleriyle, akademisyenleriyle, yazarlarıyla ve sanatçılarıyla bu meselede sivil bilincin oluşmasına katkı sunması gerekir. Zira zalimin ve mazlumun ne dinine ne mezhebine bakılır. Zulüm, zulümdür.
Sünnî Müslümanlar böyle vicdanlı, ferasetli ve asaletli duruş sergiledikleri takdirde, umutların kararmaya başladığı İslam dünyasında çok büyük bir umut ışığı uyandıracaklardır. Her sünnîye düşen tarihî görev, bu konuda basiretli davranıp Müslümanlardaki “vahdet” şuurunun henüz ölmediğini gösterecek bir umut kandili olabilmektir.