Ahmet Varol/Yeni Akit
Azgınlığa karşı durmak insanlık gereğidir
ABD’nin ve siyonist vahşetin bu derece azgınlaştığı şu günlerde bizim geçmişin değil geleceğin hesabını yapmamız gerekiyor. Ama bu arada tabii ki geçmişten ibret almayı ve geçmişte yapılan hatalardan ders çıkarmayı da ihmal etmeyerek.
ABD ve işgalci siyonist rejim tüm İslam âleminin ve tüm dünya Müslümanlarının ortak düşmanıdır. Bu ortak düşman karşısında Müslümanların tavırlarının da ortak olması gerekir.
İran’la ilgili diplomatik görüşmeler sürecinin devam ettiği ve masa başında çözüm yolunun henüz kapanmadığı sırada ani bir şekilde saldırı düzenlenmesi tam bir oyundur. Ama ne yazık ki işgalci siyonist rejimin istihbarat yoluyla bunun altyapısını oluşturma imkânı bulabilmiş olması da esef verici bir durumdur.
Saldırı büyük ölçüde işgalci siyonist rejim hesabına gerçekleştirilmiştir. Zaten savaşın ABD’nin lehine olmadığı ve ABD Başkanı Trump’ın böyle bir saldırıya siyonist işgal hükümetinin başbakanı Netanyahu tarafından zorlandığı yorumlarda dile getirildi.
Şimdilik kesin bir şey söylemek için yeterli bilgi ve belge ortaya çıkarılmış olmasa da Netanyahu’nun Trump’ı böyle bir saldırıya zorlamak için Epstein dosyasıyla ilgili şantaj araçlarından yararlanmış olması ihtimali de güçlü bir ihtimal olarak görülüyor.
Böyle geniş çaplı bir saldırının tam da ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin, iki nehir arasındaki toprakların yahudilere vadedilmiş topraklar olduğu yönünde iddialarını dile getirmesinin ardından gerçekleşmesi dikkat çekicidir.
Amerikan emperyalizminin asıl hedefi siyonistlere “Büyük İsrail” ideallerini gerçekleştirme imkânı sağlamaktır. Ancak Filistin’deki direniş sebebiyle şimdiye kadar bunu başaramadılar. Yani öngörülen süre içinde bu plan gerçekleştirilemedi.
Şimdi bu planın önünün açılması isteniyor. Planın önünün açılabilmesi için de siyonist işgale karşı her ne şekilde olursa olsun tavır alan ülkelerin tümünün güçsüzleştirilmesi, diğerlerinin de ABD’ye mahkûm edilmesi isteniyor. Dolayısıyla bu tehdit aslında “Büyük İsrail” idealinin gerçekleştirilmesine giden yolun açılması amacına yönelik bir tehdittir. Bu yolun açılması ise, “Ortadoğu” coğrafyasının önemli bir kısmının “İsrail” olarak tanımlanması, kalan kısmının da onun sömürgesi haline getirilmesi sonucunu doğuracaktır. Buna fırsat verilmemesi için tehlikenin şimdiden görülmesi ve siyonist işgale karşı korunan ribat hattının güçlendirilmesi gerekmektedir.
Saldırının Ramazan ayında gerçekleştirilmesinin de bir tesadüf olduğunu sanmıyoruz. Kendini Roma İmparatorluğu’nun mirasçısı olarak gören Batı emperyalizmi ve onunla işbirliği içindeki siyonist işgal, Müslüman halkların aynı zamanda inanç ve değerleriyle savaş halindedir. Bundan dolayı Müslümanların dini özel günlerinde ve dönemlerinde saldırılar düzenleyerek onların huzurlarını kaçırmayı özellikle tercih ediyorlar.
Ayrıca Ramazan’da Kudüs’te ve Mescidi Aksa’da hareketlilik artıyor. İşgalci siyonist rejim ise bundan rahatsız oluyor. İran’a yönelik saldırıların başlatılmasının hemen ardından savaş bahanesiyle Mescidi Aksa’yı ve El-Halil şehrindeki Hz. İbrahim Camisi’ni ibadete kapattı. Oysa savaş eğer buraların kapatılmasına gerekçe oluşturuyorsa yahudilerin de tüm mabetlerinin ve sosyal kurumlarının kapatılması kısaca hayatın durması gerekiyordu. Asıl amacın Müslümanların Ramazan’da özel önem ve öncelik verdikleri iki kutsal mekanı kapatmak olduğu, savaş gerekçesinin ise bunun için bir bahane olarak kullanıldığı çok açıktır.
Siyonist işgal rejimi aynı zamanda savaşı Gazze’ye yardımların durdurulması ve Refah Sınır Kapısı’nın yeniden kapatılması için de gerekçe olarak kullandı. Oysa kriz dönemlerinde insani yardımların engellenmesi daha büyük krizlere neden olur ki işgalcinin yapmak istediği de budur.