Sednaya'nın kırmızı duvarları

Ali Murat Yel, Berlin'de yapılan Sednaya konulu sergiyi değerlendirdiği yazısında, serginin Esed rejiminin ölüm makinesini görünür kıldığını söylüyor.

Panoptikon sonrası Sednaya'nın kırmızı duvarları: Hafıza mı, unutuş mu?

Prof. Dr. Ali Murat Yel / Star Açık Görüş


Şam'ın kuzeyindeki çorak tepelerde yükselen Sednaya Askeri Cezaevi, Suriye'nin yakın tarihinde yalnızca bir hapishane değil, devlet şiddetinin kristalleştiği bir mekân olarak karşımıza çıkıyor. On yılı aşkın bir süre boyunca bu betonerme yapı, muhalifleri yutarak on binlerce insanı işkenceyle yok etmiş, Esad rejiminin terör mimarisini en çıplak haliyle görünür kılmıştı. Bugün, geçiş sürecindeki Suriye'de siyasi entegrasyon anlaşmaları, milislerin tasfiyesi ve BM denetimi tartışılırken, Sednaya'nın hayaletleri hâlâ bölgenin ve dünyanın vicdanını yoklamaya devam ediyor.

Mart 2026 itibarıyla "kurtuluş" anlatıları ile "hakikat ve adalet" arayışı arasındaki gerilim giderilebilmiş değil. Kızıl Bina'nın bodrumlarında yıllarca tutulmuş, bir kısmının akıbeti hâlâ belirsiz binlerce mahkûmun hikâyesi tamamlanmayı beklemekte; kimi dosyalar açıkça konuşulsa bile, bir o kadar dosya sessizce kapatılmaya çalışılıyor.

UMAM, Arşiv ve Hafızanın İnşası

Bu karanlık tablo içinde, Lübnan merkezli UMAM Arşiv ve Araştırma Merkezi'nin Berlin'de açtığı "Suriye'nin Baskı ve Ölüm Mimarisi: Sednaya" sergisi, yalnızca bir kültürel etkinlik değil, bir hafıza ve adalet müdahalesi olarak okunmalı. 2005'te Lokman Slim ve Monika Borgmanntarafından kurulan UMAM, Lübnan ve daha geniş Arap coğrafyasındaki şiddet, çatışma ve toplumsal hafıza deneyimlerini belgeleme, arşivleme ve araştırma faaliyetleriyle tanınıyor. Kurum, özellikle 1975–90 Lübnan iç savaşının yarattığı hafıza kaybı, inkâr ve cezasızlık kültürüne karşı bireysel tanıklıkların sözlü tarih yoluyla kayıt altına alınmasını, daha iyi bir gelecek için geçmişle yüzleşmenin ön koşulu olarak konumlandırmakta.

Arşivde, resmî belgelerin yanı sıra kişisel mektuplar, fotoğraflar, amatör video kayıtları, aile albümlerinden kopmuş tekil kareler, mahkûm yakınlarının el yazısıyla tuttuğu notlar ve kayıp listeleri yer alıyor. Bu malzemeler, "büyük tarih" anlatılarına sığmayan, çoğu zaman ismi dahi geçmeyen sıradan insanların kaydını tutuyor; savaşın ve tahakkümünistatistiklere indirgenmiş soğuk diline karşı, bölge halklarının on yıllardır yaşadığı trajediye yüz ve hikâye kazandırıyor.

https://www.icij.org/investigations/damascus-dossier/syria-assad-regime-detained-dead-search-families/

Berlin-Hohenschönhausen Anıtı'nda 26 Mart–27 Eylül tarihleri arasında düzenlenen Sednaya sergisi, bu yaklaşımın Suriye bağlamındaki en çarpıcı sonucu. 1987'de inşa edilen ve Hafız Esad ile Beşar Esad dönemlerinde sistematik baskı aygıtının merkezlerinden biri haline gelen Sednaya'nın mimari kurgusu, hayatta kalanların tanıklıkları ve binlerce belgenin analiziyle adeta yeniden inşa edilmiş durumda. Sergide, hapishanenin yerleşim planı, grup hücreleri, iç bölmeleri, infaz alanları ve kontrol mekanizmaları, sanal canlandırmalar ve mekânsal analizler eşliğinde bir "suç mahalli" olarak ele alınıyor.

Berlin'den Sednaya'ya uzanan hat

Serginin mekân seçimi, anlatının kendisi kadar önemli. Berlin-Hohenschönhausen Anıtı, yani eski Doğu Almanya'nın Stasi hapishanesi; dış dünyadan mutlak tecritin, psikolojik işkencenin ve sistematik sorgu tekniklerinin denendiği bir laboratuvar niteliğindeydi. Bugün aynı mekân, siyasi baskı ve insan hakları ihlallerini belgelemeye adanmış bir hafıza alanı olarak kullanılıyor.

Sednaya sergisinin bu alana yerleştirilmesi, coğrafi olarak uzak ama yapısal olarak benzer iki şiddet mimarisini yan yana getiriyor. Soğuk Savaş'ın gözetim ve işkence rejimi ile Esad döneminin ölüm makinesi, aynı koridorlarda dolaşan ziyaretçilere "devlet şiddeti evrenseldir ve mekân üzerinden işler" mesajını veriyor. Projenin arkasında, hapishaneler ve şiddet alanları üzerine çalışan Prisons Museum e.V, UMAM D&R / MENA Hapishane Forumu ve Berlin-Hohenschönhausen Anıtı gibi kurumların işbirliği bulunuyor. Bu doğrultuda hem arşivcilik hem de sergi tasarımının siyasi bir hatırlama pratiğiyle birleştiğini belirtebiliriz.

Panoptikon ötesi: Sednaya'nın tasarımı

Bu birleşmenin de bizi Michel Foucault'nun panoptikon tartışmasına götürdüğünü yine ifade edebiliriz. Zira Foucault'nun ilgili yaklaşımı modern iktidarın bedenler ve mekânlar üzerinden işleyişini anlamak için hâlâ güçlü bir çerçeve sunmakta. Sednaya ise, panoptik gözetim modelini aşan, "görünmezleştirilmiş total şiddet" mimarisiyle dikkat çekiyor. Burada amaç, mahkûmu sürekli gözetlemekten çok, onu tamamen belirsizliğe, mutlak yalnızlığa ve zamansızlığa mahkûm etmek.

Esad döneminde genişletilen labirentimsi yapı, 20.000'e varan kapasitesiyle penceresiz kırmızı odalar, ayakta durmanın bile zor olduğu tecrit hücreleri ve fırın kılığında tasarlanmış idam odalarını bir araya getiriyordu. Yeraltı tünelleri, mahkûmların "sessiz transfer"ine imkân tanıyordu: Ne gelen görünüyordu ne de gidenin nereye götürüldüğü biliniyordu. Bu, yalnızca fiziksel bir gizlilik değil, aynı zamanda politik bir strateji niteliği taşımakta; kaybolanların sayısını, kimliğini, hatta varlığını bile tartışmaya açılmaz kılmak için tasarlanmış bir belirsizlik rejimi.

İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü'nün 2011–2015 dönemine ilişkin raporları, 5.000 ila 13.000 arası idamı belgeliyor; cesetlerin bir kısmının öğütülerek hayvan yemiyle karıştırıldığı, bir kısmınınsa toplu mezarlara gömüldüğü aktarılıyor. Elektrik işkencesi, sistematik uykusuz bırakma, uzun süreli açlık ve susuzluk, falaka, cinsel işkence ve tecavüz, burada sıradan bir prosedür haline gelmişti. Daha da önemlisi, tüm bu uygulamalar, mimarinin imkanlarıyla birlikte okunmalı: Ses geçirmeyen duvarlar, kör koridorlar, ışığın neredeyse hiç girmediği hücreler... Yani Sednaya'dakibina, sadece fon değil, suçun faillerinden biriydi.

Rutinleştirilmiş işkence ve sessizlik politikası

Sednaya, Suriye'de muhaberat aygıtının işleyişini görünür kılan bir düğüm noktası. Protestocular, gazeteciler, öğrenciler ve hatta çocuklar, keyfi tutuklamalarla hapishanenin kapısından içeri alınırken, onlara "hoş geldin partisi" adı verilen, elektrik verme ve cinsel işkenceyi sıradan bir kabul törenine dönüştüren ritüellerle karşılanıyordu. İşkence burada olağanüstü bir durum değil, kurumun günlük rutiniydi.

Dışarıda ise aileler, "teslim ol ve unut" diye özetlenebilecek bir sessizlik politikasına mahkûm edilmişti. Sednaya'ya götürülenlerin nereye konulduğunu, neyle suçlandığını, hayatta olup olmadığını sormak bile riskliydi; sorunun kendisi, yeni bir "güvenlik soruşturması"na dönüşebilirdi. Böylece Sednaya, hem içeride hem dışarıda işleyen, içeri gidenin kaybolduğu, dışarıdakinin susmak zorunda bırakıldığı kapalı bir evren haline gelmişti.

2024'te rejimin çöküşüyle birlikte isyancı gruplar Sednaya'nın üst katlarını 8 Aralık'ta kontrol altına aldıklarında, Kızıl Bina'nın alt katları ve bodrumları, tahkimat ve mayınlı alanlar nedeniyle uzun süre ulaşılamayan bir "karanlık bölge" olarak kaldı. 2025'te İçişleri Bakanlığı'nın yayımladığı videolar, bazı gardiyanların 130'ar kişilik toplu infazları, kadınlara yönelik sistematik tecavüzleri ve zincirleme itirafları göstermesi bakımından sarsıcıydı. 2026 başında süren bodrum aramaları, bir yandan yeni delillerin ve toplu mezarların bulunmasıyla sonuçlanırken, diğer yandan da rejim kalıntılarının kayıtları yok etme çabalarıyla gölgeleniyor.

Bu tablo, Ahmed eş-Şara liderliğindeki geçiş otoritesinin Sednaya üzerinde tam bir hâkimiyet kuramadığını, dolayısıyla kurulmak istenen "hakikat rejimi"nin hâlâ kırılgan olduğunu gösteriyor. Şam kuşatması sırasında ele geçirilen belgeler, kurtarılan mahkûmların tanıklıkları ve sızdırılan arşivler çok değerli; ancak geriye kalan dokümantasyonun imha edilmesi, gelecekteki yargılama ve adalet süreçlerini ciddi şekilde zayıflatma potansiyeline sahip.

Tanıklık, travma ve mimari adalet

Uluslararası Af Örgütü ve Forensic (Adli) Architecture gibi grupların Sednaya'ya ilişkin çalışmaları, Esad rejiminin yıkılışının ardından mahkûmların kurtarılması ve tanıklıklarının kayda geçirilmesiyle ivme kazandı. Bu çalışmalar yalnızca Suriye bağlamına ışık tutmuyor; İran'daki Evin Hapishanesi gibi benzer kurumsal şiddet mekânlarının bugünkü yöneticileri ve bu kurumları siyasi araç olarak kullanan siyasetçiler için de uyarı niteliği taşımakta.

Hayatta kalanların anlattıkları, Sednaya'da işkencenin sadece bedenleri değil, zaman algısını, mekân duygusunu ve sosyal ilişkileri de hedef aldığını gösteriyor. Gün ışığı görmeden geçirilen aylar, sürekli ışık altında uykuya bırakılmayan geceler, hücre içinde defalarca değiştirilen "gündüz–gece" rutini, mahkûmun zihnini de çözmeye dönük bir mühendislik içeriyor. Travma sonrası halüsinasyonlar, parçalanmış dostluk ve aile bağları, kalıcı bir güvensizlik duygusu; tüm bunlar, Sednaya'dan çıkmanın, orayı "geride bırakmak" anlamına gelmediğini göstermektedir.

Psikologlar ve insan hakları savunucuları, hukuki hesap verebilirlik sağlanmadan yürütülen terapi ve rehabilitasyon süreçlerinin sınırlı bir iyileşme sunabileceğini vurguluyor. Bu yüzden Sednaya'nın duvarları, yalnızca geçmişteki çığlıkları değil, bugün adalet talep eden bir gelecek tasavvurunu da taşıyan "mimari tanıklar" olarak okunmalı. Bu anlamda belirtebiliriz ki mimari hafızanın, cinayetin değil adaletin hizmetine sokulması, Suriye'nin gerçekten yeni bir sayfa açıp açamayacağını da belirleyecek.

Suriye'nin kuzeydoğusunda kaynakların istikrara kavuşturulması, İran'a yönelik bombardımanlar, bölgesel güç dengeleri ve mülteci krizleri konuşulurken, küresel siyasi iradenin Sednaya'nın kapılarını gerçekten kapatıp kapatmayacağı belirleyici olacak. Bu kapıların bir daha asla aynı amaçlarla açılmaması, yalnızca Suriye'nin değil, tüm bölgenin demokratikleşme ve insan hakları gündemi için kritik. Ölülerin tanıklığı, ancak bu mimarinin adalet lehine dönüştürülmesiyle tam anlamını bulabilir; aksi halde Sednaya, kapanmamış bir yara olarak hafızamızda varlığını sürdürecek.

Yorum Analiz Haberleri

İran savaşı ve eski enerji coğrafyasının sonu
Türkiye, İran ve Ortadoğu’nun yeni düzeni için verilen mücadele
ABD NATO'dan ayrılır mı?
ABD/İsrail-İran Savaşı'nda ontolojik çıkmazlar
Küresel sistem ABD/İsrail-İran Savaşı'ndan ne öğrendi?