Neoliberal Hayat Sadece Batılıların mı Sorunudur?
Mehmet Ulukütük / Kritik Bakış
Neoliberal hayat tarzı Batı’da doğmuş olabilir, fakat bugün küresel bir yaşam tarzı üretmektedir. İstanbul’daki bir finans merkezinde, Dubai’deki bir gökdelen ofisinde veya Kuala Lumpur’daki bir yatırım fonunda çalışan özne ile New York’taki özne arasında zihniyet farkı giderek azalmaktadır. Dolayısıyla mesele, “Batı’nın günahı” değil, modern küresel kapitalizmin insan tasavvurudur. Ancak şu fark hâlâ önemini korumaktadır: Batı içinden bu sisteme yönelik güçlü entelektüel itirazlar yükselmiştir, Doğu ise hem sistemin mağduru hem de taklitçisi olma ikiliği içinde bocalamaktadır. Bu yüzden mesele bir medeniyetler savaşı değil, insan ve toplum tasavvurları çatışmasıdır.
Epstein vakıasının analiz ederken, ezcümle şöyle bir sonuca ulaşmıştım. “Epstein vakıası, ne modernitenin talihsiz bir kazası ne de neoliberalizmin dairesi dışında kalan bir sapma ve istisnadır. Aksine, o, neoliberal modernliğin kendi kendisiyle yüzleştiği anlarından biri, neoliberal hayat tarzının çıplak gerçekliğidir. Neoliberal hayat tarzını ete kemiğe büründürüp bir insan suretiyle arzı endam etmesini isteseydik muhakkak ki Epstein olarak çıkardı karşımıza.” Bu yazı üzerine kanaatlerine önem verdiğim bazı dostlar, yazıda yaptığım analize ve ulaştığım sonuca katılmakla birlikte bazı soruların da cevap bulması gerektiğinden bahsettiler. Bir hocam; “Ancak ben bu kadar çok kişinin, yani bu kadar sayıda kapitalisti ve liberal elitin toptan harcanmasını anlayamadım. Eğer mantık Batılı bazı filozofların dediği gibi sistemin kendini temize çıkarma çabası olsaydı uluslararası gücün kendini aklamak için bir ya da birkaç kişiyi feda ederek temizlenmesi gerekecekti. Neden sayı hem derinliğine hem de genişliğine tümden Batı Medeniyetini çürümüş dedirtecek vahamette sunulsun ki. Bu şayet bir yol kazası değilse bir zihniyetin tasfiyesi olabilir mi diye düşünüyorum bu da pek makul gelmiyor. Henüz hazırda bir sistem inşa edilmiş değil ki. Kapitalizmin yerine geçecek ya da liberal ekonomiyi aşacak bir yeni sistem için böyle yaptılar diyelim. Bana Yahudi-Hıristiyan birliğinin yıkılması, çökmesi ihtimaline karşı bir önlemmiş gibi geliyor. Ama emin değilim. Bildiğim tek şey bu işin çok önceden iyi planlanmış ve ileride kullanılmak için hazırlanmış olduğudur. Yoksa birkaç milyon belge biriktirmek mantıklı olmazdı.” Bir diğer dostum ise şöyle bir tespit yaptı: “Doğu/taşra toplumunun batıya karşı ürettiği de facto/ontolojik etik üstünlük retoriğinin büyük doğu zamanlarında kaldığını düşünüyorum. Yani Epstein işte gördünüz Batı zaten böyleydi sadece teşhir oldu söylemi bana kinik geliyor. Doğu hâlâ daha ahlaksız.”
Son olarak bir dostumun sorusunu da gündeme getirmek isterim. “Epstein vakasının neoliberalizmin idealize ettiği insan prototipinin mutlak noktası olduğu muhakkak. Fakat ben şunu merak ediyorum. Yazınızda İngiliz-Yahudi küresel medeniyetinin doruk noktalarını ve esas karakterini görebiliyoruz. Başarılı, zengin, her türlü taşkınlığı estetize edebilen ve paraya tercüme edilebilecek her türlü olguyu paraya tercüme etmenin mubah olduğu. Esas olanın mekanik bir mükemmellikle işlerin yolunda gitmesi ve bu uğurda ahlakın da pek tabii önemsiz olduğu bir sistem olduğunu mükemmelen ifade etmişsiniz. Biz bu sistemin en iyi (!) örneklerini isim isim görebiliyoruz. Diğer tarafta İslam Medeniyeti için nedense hep en mükemmel örneklerini, bir cemaat olarak anarken, Asr-ı Saadet’e varıncaya kadar geri gitme ihtiyacı hissediyoruz, en iyi senaryoda Endülüs yer yer Osmanlıdan bahsediyoruz. Fakat İslam medeniyeti de hala yaşıyor. Ve biz nedense onun ideal insan tipini isim isim gösteremiyoruz. Gazzeliler mi diyeceğiz örneğin. Eğer böyle dersek, onların soylarının kırılması İslam medeniyetinin ideal insanlarını tarihe gömecekmiş kadar insanı umutsuzluğa düşürüyor.”
Yazıma yönelik bu değerlendirmeler farklı açılardan yaklaşsalar da özetle şunu ifade ediyordu: Batı’yı bir bütün olarak mahkûm etmek hem imkânsız hem de gereksiz, Doğu’nun günah defterini açarsak, Batı’nın günahlarından aşağı kalır tarafı olmadığı gibi belki ondan daha fazla kötülük barındırıyor. Ayrıca Batı karşısında bizden bilhassa bugün için örnek alınacak düşünürlerden söz edemiyoruz. Bu yaklaşımlar bütünüyle haksız değil. Lakin bu yaklaşımlarında sıkıntıları var. Bunu üç düzlemde ifade edebilirim. Birincisi, liberal geleneğin dünya insanlığına kazandırdığı bir takım önemli düşünce ve yaklaşımların olduğu doğrudur ve toptan mahkûm etmek doğru değildir. Ama benim bahsettiğim, liberal geleneğin bugün itibariyle neoliberal bir iktisada ve onun biçimlendirdiği dünyaya dönüştüğüdür. Neoliberalizm, liberal geleneğin özgürlüğünü, piyasa serbestisi, verimlilik, kâr, fayda ve paranın her alanda egemenliğine dönüştürdü. İkincisi Doğu’nun bugünkü durumu büyük oranda kolonyal ve postkolanyal süreçlerle belirlendi. Yani batının insanlıktan çıkardığı bir doğu ile karşı karşıyayız. Bu süreçten doğuluları suçlayıp, batılıları aklamak mümkün değil. Son olarak batının sorunları konusunda bizzat batılıların içinden itiraz edenleri gündeme getirmek, bu konuda doğunun söyleyecek bir şeyi olmadığı anlamına gelmez. Doğu bir arayışlar dönemi içindedir. Arayış sürecinde oldukça önemli düşünürler ortaya çıkmış ve hem doğunun sorunları hem de dünyanın sorunları konusunda önemli bir takım tekliflerde bulunmuşlardır. Sadece postkolonyal dünyada bu sesler çoğu kez ya bastırılmış, ya da görmezden gelinmiştir. Şimdi bu hususları biraz daha açarak ilerlemek istiyorum.
Bir önceki yazımda da altını çizerek ifade ettiğim üzere, Epstein vakıası etrafında yürütülen tartışma, çoğu zaman kriminal bir dosyanın sınırları içinde tutulmak istense de, aslında modern neoliberal insan tasavvurunun antropolojik çıplaklığını açık bir şekilde göstermiştir. Zira burada mesele bir kişinin ahlaksızlığı değil, belirli bir insan tipinin –sermaye ile arzuyu, güç ile bedeni, ağ ile mahremiyeti, para ile gücü, güçle denetimsizliği aynı düzlemde işletebilen bir tipin– sistem içinde nasıl mümkün ve hatta işlevsel hâle geldiğidir. Eğer neoliberal özneyi, Michel Foucault’nun biyopolitika analizlerinden ve Wendy Brown’ın (Neoliberalizmin Harabelerinde Batı’da Antidemokratik Siyasetin Yükselişi, Metis Yayınları) neoliberal akıl çözümlemelerinden hareketle tanımlarsak, karşımıza “kendini piyasa terimleriyle optimize eden”, her şeyi değişim değerine tercüme edebilen, hatta kendi bedenini ve başkasının bedenini bile sermaye mantığı içinde konumlandırabilen bir özne çıkar. Bu özne, klasik liberalizmin “özgür birey” idealinden farklı olarak, özgürlüğü artık bir içsel ahlâkî kategori değil, piyasa içinde rekabet edebilme kapasitesi olarak kavrar. Bu noktada tekrar iddia ediyorum ki, Epstein figürü bir “yol kazası” değil, neoliberal hayat tarzının uç noktasında görünen ama aslında yapısal olarak içkin bir tezahürdür; çünkü neoliberalizm, Friedrich Hayek ve Milton Friedman çizgisinde, kamusal ahlâkı asgariye indirip piyasa rasyonalitesini azamîleştiren bir düzen tasavvuruna yaslanır; bu düzen içinde değer, verimlilikle; erdem, performansla; haysiyet ise görünürlük ve güçle yer değiştirir. Dolayısıyla mesele “Batı zaten böyleydi” şeklinde kinik bir teşhir retoriği değildir; mesele, modernliğin kendi iç mantığını sonuna kadar işletmesi durumunda ortaya çıkan insan tipinin, hangi medeniyet coğrafyasında olursa olsun, benzer sonuçlar üretebileceğini fark etmektir.
“Bu kadar çok elit neden toptan harcansın?” sorusu, sistem teorisi açısından önemli bir sorudur, zira eğer mesele yalnızca bir aklama operasyonu olsaydı, birkaç günah keçisi yeterli olurdu. Ancak burada iki ihtimali ayırt etmek gerekir. Sistem içi denge ayarı (self-correction) ve Sistem içi güç mücadelesi (intra-elite conflict). Modern küresel kapitalizm homojen bir blok değildir; finans, medya, teknoloji, istihbarat ve siyaset ağları arasında sürekli bir güç rekabeti vardır. Epstein dosyasının genişliğini yalnızca “sistemin kendini aklaması” olarak okumak, bu iç çatışmaları görmezden gelmek olur. Burada Karl Marx’ın sermaye içi rekabet analizleri ile Carl Schmitt’in dost-düşman ayrımı teorisi birlikte düşünülmelidir. Zira küresel elitler arasındaki çatışma, çoğu zaman ahlâkî değil, stratejik tasfiyeler üretir. Bu durum, olayın “iyi planlanmış bir yedek dosya” olma ihtimalini tamamen dışlamaz, ancak bunu yalnızca metafizik bir “üst akıl” anlatısına indirgemek, neoliberal güç ağlarının karmaşık yapısını basitleştirmek olur.
“Doğu hâlâ daha ahlaksız” itirazı, aslında romantik bir Doğu tasavvuruna yöneliktir ve bu itiraz bütünüyle haksız değildir; zira tarih, Doğu toplumlarının zulüm, istibdat, rüşvet, nepotizm ve tahakküm örnekleriyle doludur. Fakat burada iki düzeyi ayırmak gerekir. Tarihsel pratik düzeyi (fiilî durum) ve normatif medeniyet tasavvuru (mefkûre, ideal). İslâm medeniyetinin normatif zemini, adl, ihsan, emanet, insanın halifeliği ve mes’uliyeti kavramları üzerine kuruludur. Kur’ân’ın “Muhakkak ki Allah adaleti ve ihsanı emreder” ayeti, siyasal ve toplumsal hayatın metafizik temelini inşa eder. Modern neoliberal özne ise kendisini ilahî bir emir karşısında değil, piyasa karşısında sorumlu hisseder. Burada Doğu’nun fiilî zaafları, onun normatif ufkunu ortadan kaldırmaz, tıpkı Batı’nın normatif özgürlük idealinin, onun fiilî sömürgecilik tarihini bütünüyle temize çıkarmadığı gibi. Batı, Doğu’yu sadece toprağından değil, aynı zamanda kendi hakikatini üretme yetisinden de koparmıştır. Doğu’nun bugünkü ahlaksızlığı, büyük oranda Batı’nın “başarı ve güç” odaklı neoliberal değerlerini, kendi kadim ahlaki zeminini kaybetmiş bir şekilde, karikatürize ederek taklit etmesinin bir sonucudur. Dolayısıyla Epstein vakasına bakıp “Batı zaten böyleydi” demek kinik bir tavır olabilir, ancak Doğu’nun halini Batı’nın neoliberal kuşatmasından bağımsız bir “özsel kötülük” gibi sunmak da haksızlık olacaktır. Doğu, kendi yaralarını sarmaya çalışırken, Batı’nın sunduğu o pırıltılı ama içi boş aynalarda kendini kaybetmiş bir yolcudur. Frantz Fanon, Edward Said ve Aimé Césaire gibi düşünürler, kolonyal sürecin yalnızca ekonomik değil, ontolojik ve epistemolojik bir tahribat yarattığını göstermişlerdir. Kolonyalizm, Doğu toplumlarının kendi tarihsel sürekliliğini kesintiye uğratmış, epistemik merkezlerini zayıflatmış, öz güvenlerini aşındırmıştır. Dolayısıyla bugünkü Doğu’nun zaaflarını, modern dünya sisteminden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Immanuel Wallerstein’ın dünya-sistem teorisi, merkez-çevre ilişkilerinin eşitsizliğini açıkça ortaya koyar. Neoliberalizmin hezimet derecesinde başarısızlığa uğradığına yönelik çok yeni bir tespit ise 2001 yılında Nobel ekonomi ödülünü alan Joseph H. Stiglitz’den geldi. Stiglitz Türkçeye yeni tercüme edilen Özgürlük Yolu İktisat ve İyi Toplum (Koç Üniversitesi Yayınları, Aralık 2025) kitabında “Neoliberal Kapitalizm Niçin Başarısız oldu?” adında özel bir başlık altında neoliberalizmin hezimet derecesinde başarısızlığı uğradığını, üstelik kendini düzeltmek bir yana kendini yiyip bitiren bir sistem olduğunu belirtir. (s. 243)
“Bizden neden örnek isimler gösteremiyoruz” meselesine gelince. Bu soru, aslında en can alıcı olanıdır. İslâm medeniyeti hâlâ yaşıyorsa, onun ideal insan tipini niçin isim isim gösteremiyoruz? Burada iki yanılgı olabilir. Biri ideal insanı yalnızca siyasal güç ve küresel görünürlük üzerinden tanımlamak ve diğeri de ideal insanı yalnızca “zafer ve başarı” üzerinden okumak. Oysa İslâm geleneğinde ideal insan (insan-ı kâmil), çoğu zaman görünür iktidarın değil, sabrın, direnişin ve adaletin temsilcisidir. Gazze’deki direniş figürleri –her ne kadar trajik bir bağlamda var olsalar da– neoliberal başarı kriterleriyle değil, ahlâkî sebat ve şehâdet bilinciyle anlam kazanırlar. Ancak burada romantik bir kutsallaştırmaya düşmemek gerekir; zira medeniyet yalnızca mazlumluk üzerinden sürdürülemez, kurucu akıl (hikmet), ilim ve nizam üretmek zorundadır.
Neoliberal ekonomi ve onunla iç içe geçmiş hayat anlayışı, yalnızca piyasaların serbestleşmesi, finansal hareketliliğin hızlanması yahut devletin iktisadî alandan çekilmesi gibi teknik dönüşümlerden ibaret olmayıp, insanın kendisini, başkasını ve hatta Allah ile olan nispetini dahi “rekabet”, “verimlilik”, “kâr maksimizasyonu” ve “bireysel girişimcilik” kavramları üzerinden anlamaya sevk eden bir varlık tasavvuruna dayandığı için, İslam dünyasından yükselen itirazlar da kaçınılmaz olarak salt iktisadî değil, ontolojik, ahlâkî ve metafizik bir mahiyet arz etmektedir, zira İslam düşüncesinde insan, yalnızca üretim-tüketim döngüsünün bir aktörü değil, “abd” ve “halife” olarak emanet taşıyan bir varlıktır ve bu tasavvur ile neoliberal “homo economicus” tipi arasında derin bir gerilim mevcuttur.
Türkiye’nin son kırk yılına damgasını vuran, sadece iktisadi bir program olmanın ötesine geçerek bireyin ruhsal dokusuna, şehrin mimarisine ve dilin ontolojisine kadar sızan neoliberal düzene karşı Türk düşünce dünyasının yükselttiği itiraz, tek sesli bir koro değil, içinde muhafazakâr acı ve hüzünlerin, Marksist öfkelerin ve yerli/milli tonların harmanlandığı çok katmanlı bir arayış mahiyetindedir. Mustafa Özel’in Roman Diliyle İktisat ve Piyasa Düşmanı Kapitalizm gibi eserlerinde yaptığı analizler, kapitalist rasyonalitenin ahlâkî temellerini sorgularken, İslam iktisat düşüncesinin “emanet”, “kul hakkı” ve “adalet” kavramları etrafında alternatif bir normatif çerçeve sunabileceğini ileri sürer; Özel’in yaklaşımı, Weberyen bir kültür-iktisat ilişkisi çözümlemesiyle, İslam dünyasında kapitalizmin neden Batı’daki gibi bir rasyonalite üretmediği sorusunu tartışır ve neoliberalizmin ahlâkî zeminini problematize eder. Özel, Yöneticilik Dersleri, Birey, Burjuva ve Zengin, İktisat Risaleleri ve İktisat ve Din gibi metinlerinde, kapitalizmin ve onun son aşaması olan neoliberalizmin “yıkıcı yaratıcılığını” eleştirirken, aslında yerli bir iktisadi aklın imkânlarını arar. Özel’in itirazı, neoliberalizmin geleneksel değerleri, aileyi ve yerel dokuyu piyasa uğruna kurban etmesinedir. Özel, romanlar üzerinden yaptığı iktisat okumalarında, Batılı anlamda kapitalist gelişmenin insan ruhunda açtığı yaraları göstererek, neoliberal düzenin vaat ettiği “özgürlük” illüzyonunun aslında nasıl bir “kölelik” ürettiğini felsefi bir zeminde tartışır.
Neoliberal dünyanın anatomisini Türk düşüncesinde en iyi tahlil edenlerin başında merhum Şaban Teoman Duralı gelmektedir. Duralı’ya göre çağdaş düşünürlerin yekpare bir yapı olarak görüp Batı yahut Avrupa diye adlandırdığı, Rönesans’la birlikte yeşeren bu medeniyetin gerçek adı, kendi içindeki evrelerine göre sırasıyla on beş ve on altıncı asırlarda Yenicağ dindışı Batı Avrupa medeniyeti, oradan türeyip on yedi ve on dokuzuncu asırlarda oluşumun yapısal karışımına atfen– İngiliz-Yahudi medeniyeti ve nihâyet bu ikincisinin on dokuzuncu asrın ikinci yarısıyla birlikte yeryüzündeki bütün kültürlere yayılan Küreselleştirilmiş İngiliz-Yahudi medeniyetidir. Descartes’ın res extensa anlayışını esasa alan Yenicağ dindışı Batı Avrupa medeniyeti, buradan Maddeci-mekanisist dünyâtasavvurunu ve bu tasavvur üzerinde İnsancılık-dünyacılık ideolojisini geliştirmiştir. Bu medeniyet evresinin dayandığı İnsancılık-dünyacılığın ideoloji vasfını kaybedip dünyagörüşü hâlini almasıyla insanı nesneleştiren Sermayecilik ve onun gereği olan Sömürgecilik ideolojileri doğmuştur. Bu ideolojileri hayâta geçiren ve İngiliz- Yahudi medeniyetinin merkezini işgâl eden toplumsal örgütse Farmasonluktur.
Türk düşünce dünyasında daha metafizik ve ahlâkî bir düzlemde neoliberalizme yöneltilen itirazların izini sürdüğümüzde ise Nurettin Topçu’nun “isyan ahlâkı” kavramına müracaat etmek zaruridir, her ne kadar Topçu’nun temel eserleri neoliberal dönemin öncesine tekabül etse de, onun İsyan Ahlâkı ve Yarınki Türkiye gibi metinlerinde geliştirdiği “hareket” ve “mesuliyet” merkezli insan tasavvuru, piyasa merkezli birey anlayışına köklü bir itiraz ihtiva eder. Topçu’ya göre insan, “menfaat” ile değil, “hakikat” ve “mesuliyet” ile tanımlanmalıdır ve bu vurgu, neoliberal homo economicus tipolojisinin tam karşısında konumlanır. Benzer biçimde, Sezai Karakoç’un Diriliş Neslinin Amentüsü, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü ve diğer metinlerinde ortaya koyduğu “diriliş” fikri, Batı modernitesinin seküler ve materyalist temellerine karşı bir medeniyet tasavvuru sunar; Karakoç, kapitalizmi yalnızca bir ekonomik sistem olarak değil, bir “ruh hâli” ve “medeniyet krizi” olarak okur ve İslam medeniyetinin yeniden inşasını, piyasa merkezli hayat tarzına karşı ontolojik bir alternatif olarak tahayyül eder; onun metinlerinde sıkça karşılaştığımız “medeniyet buhranı” ifadesi, neoliberal çağın ruhsuzlaştırıcı etkilerine yönelik güçlü bir metafizik eleştiridir.
Ahmet Tabakoğlu’nun iktisat tarihçiliği, salt rakamların soğuk dökümü ya da grafiklerin ruhsuz salınımı üzerine kurulu bir disiplin değil; aksine, tarihin derinliklerinden süzülüp gelen bir ahlakın, piyasanın azgın dalgaları karşısında nasıl bir liman inşa edebileceğine dair bilgece bir feryat ve titiz bir hafıza inşasıdır. Tabakoğlu’nun kapitalizm ve neoliberalizm eleştirisi, Batı’nın kâr odaklı mekanik dünyasına karşı, Doğu’nun “bereket”, “kanâat” ve “adalet” sacayağı üzerine kurulu o muazzam iktisadi nizamını bir alternatif olarak değil, yitirilmiş bir cennetin ihyası olarak sunar. Tabakoğlu’nun düşünce dünyasında kapitalizm, insanın yeryüzündeki varoluşunu sadece tüketim ve birikim üzerinden tanımlayan ontolojik bir sapmadır. İslam İktisadı ve Türkiye İktisat Tarihi gibi başvuru kaynağı niteliğindeki eserlerinde o, kapitalizmin insanı “homo economicus” denilen o dar hücreye hapsedişini, tarihin, coğrafyanın ve en önemlisi ruhun sesini kısıp sadece paranın hışırtısını duyan bir sistem inşasını eleştirir. Tabakoğlu’na göre kapitalizm, mülkiyetin mutlaklaştığı ve “emanet” bilincinin tasfiye edildiği bir düzendir; oysa o, mülkün asıl sahibinin Allah olduğu ve insanın sadece bir “mutasarrıf” olarak bu mülkü adaletle yönetmesi gerektiği o kadim perspektifi savunur. Neoliberalizmin 1980 sonrası Türkiye’de ve dünyada yarattığı tahribatı incelerken Tabakoğlu, bu sürecin sadece bir gümrük birliği ya da özelleştirme meselesi olmadığını, aksine toplumun dokusuna sızan bir “ahlaki erozyon” olduğunu vurgular. Neoliberalizm, onun gözünde, geleneksel iktisadi yapıların (loncalar, vakıflar ve mahalle kültürü gibi) modernite tarafından yutulmasının son aşamasıdır. Tabakoğlu’nun eleştirisi, neoliberalizmin “serbest piyasa” masalıyla aslında sermayeyi belli ellerde toplarken, geniş halk kitlelerini tarihsel ve manevi köklerinden kopararak onları piyasanın insafına terk edişine yöneliktir. Onun metinlerinde neoliberalizm, insanın “rızık” endişesini bir “hayatta kalma savaşına” dönüştüren, merhameti sistem dışına iten bir tiranlıktır. Ahmet Tabakoğlu’nun kapitalizm eleştirisinin en özgün yanlarından biri, Vakıf Medeniyeti üzerine yaptığı vurgudur. O, kapitalizmin yarattığı sosyal adaletsizliğin ilacının modern refah devletinin soğuk bürokrasisinde değil, tarihimizdeki o sıcak ve insani vakıf ruhunda olduğunu belirtir. Vakıfların neoliberal süreçte birer “şirkete” dönüştürülme eğilimine karşı çıkarak, paranın piyasada hapsolmayıp toplumun en kılcal damarlarına kadar adilce yayılmasını savunan bir “devr-i daim” mantığını öne çıkarır. Tabakoğlu’nun felsefi temellendirmesinde iktisat, ahlaktan koparıldığı an “zulüm” üretir; kapitalizm ise ahlakı iktisadın prangası olarak gördüğü için yapısal olarak adil olamaz. Tabakoğlu’nun eserlerini okurken, neoliberalizmin o pırıltılı ama içi boş avm vitrinlerinden çıkıp, bir Osmanlı çarşısının ahilik ahlakıyla yoğrulmuş huzuruna sığınma arzusu duyarsınız. Onun dili, akademik bir titizliğin yanında, bir dervişin sabrını ve bir mütefekkirin derinliğini barındırır. Kapitalizmin her şeyi “fiyatlandırdığı” bir çağda, o bize “paha biçilemez” olanın, yani insan haysiyetinin ve toplumsal dayanışmanın değerini hatırlatır. Ahmet Tabakoğlu, neoliberal ekonomi politikalarının yarattığı o büyük boşluğa karşı, tarihin tozlu raflarından sadece bilgi değil, bir “tarihsel tecrübe ve güncel imkân” çıkarır. O’nun itirazı, insanın sadece “üreten ve tüketen bir makine” olarak görülmesine; neoliberalizmin ise hayatın tüm renklerini paranın griliğine boyamasına yöneliktir. O, “bereketin” rakamlarla ölçülemeyeceğini, “rızkın” sadece çalışmakla değil, bir inayetle geleceğini ve gerçek iktisadın “iktisat etmekten” (kanaat ve tutumluluktan) geçtiğini bize bir kez daha, muazzam bir tarih perspektifiyle öğretir.
Neoliberal düzenin hız, verimlilik ve sürekli rekabet üzerine kurulu dünyasına karşı en insani ve “iyileştirici” itirazlardan biri psikiyatrist ve yazar Kemal Sayar’dan gelmiştir. Sayar, özellikle Yavaşla ve Merhamet (Timaş Yayınları) gibi kitaplarında, neoliberal hız çağının insan ruhunda yarattığı “yorgunluk” ve “anlam kaybı” üzerinde durur. Sayar’a göre neoliberalizm, insanı kendine ve başkasına karşı acımasız bir “performans öznesi” haline getirmiştir. Sayar’ın itirazı, piyasanın rekabetçi mantığının insan ilişkilerini “maliyet-fayda” analizine hapsetmesinedir, Sayar, bu buz gibi düzene karşı “kalbin direnişini” ve “merhametin estetiğini” önerir. Hakeza Erol Göka’nın hem çok sayıdaki kitabı hem de konuyla ilgili kritikbakiş.com’daki çok sayıda yazısı psikolojik arka plan ile felsefi derinliği birleştiren, özgün yazılardır.
Neoliberalizmin Türkiye’deki en somut ve vahşi tezahürü olan kentsel rant ve estetik yıkıma karşı, bilge mimar Turgut Cansever’in düşünceleri sarsılmaz bir kale gibi durur. Cansever, İslam’da Şehir ve Mimari gibi eserlerinde, neoliberalizmin şehri sadece bir “gayrimenkul yatırım alanı” olarak görmesine karşı çıkar. Onun itirazı, insanın içinde yaşadığı mekânın onun ruhsal tekâmülüne hizmet etmesi gerektiği inancına dayanır. Neoliberal “gökdelen” estetiğine ve rant odaklı kentsel dönüşüme karşı Cansever, insanın ölçeğine ve tabiatın ritmine uygun bir şehircilik anlayışını, yani “ahlaki bir mimariyi” savunur.
İsmet Özel’in kapitalizm eleştirisi, iktisadi bir sistemin teknik analizi ya da sınıfsal bir bölüşüm kavgası değildir sadece, bir şairin, varoluşunu borçlu olduğu “hakikat” adına, dünyayı tek tipleştiren ve insanı kendi ruhuna yabancılaştıran o devasa mekanizmaya karşı açtığı bir istiklal savaşı mahiyetindedir. İsmet Özel’in düşünce dünyasında kapitalizm, sadece banka hesaplarında veya fabrika bacalarında değil, insanın “kalbini ve yüzünü” kaybettiği her yerdedir, bu yüzden Özel’in eleştirisi, Marksist bir damardan süzülüp İslamî bir şuurla harmanlanan, ama her iki limanda da durulmayıp “insan kalma” ve “Müslüman olma” kaygısıyla sürekli genişleyen evet, bir isyan niteliği taşır. İsmet Özel’in kapitalizm ve moderniteye dair temel itirazlarını kurduğu ana metin, kuşkusuz Üç Mesele: Teknik, Medeniyet, Yabancılaşma’dır. Bu kitabında Özel, kapitalizmin beslendiği teknik ve medeniyet anlayışının, insanı “kendine ait olmayan bir dünya” içinde yaşamaya mahkûm ettiğini ileri sürer. O’na göre kapitalist düzen, teknik aracılığıyla tabiatı ve insanı tahakküm altına alırken, bireye sunduğu o sahte özgürlük illüzyonuyla aslında onu bir “tüketim kölesine” dönüştürür. Özel’in bu metindeki en çarpıcı tespiti, sistemin insanı “nesneleştirmesi” üzerinedir; kapitalizm, insanı kendi emeğine ve nihayetinde kendi varlığına yabancılaştırarak onu piyasanın bir dişlisi haline getirir. Özel’in kapitalizm eleştirisinin daha öznel ve sarsıcı bir boyutu, Waldo Sen Neden Burada Değilsin? kitabında kristalleşir. Kitabın isminden itibaren başlayan o büyük “neden” sorusu, aslında sisteme eklemlenmeyi reddeden bir ruhun manifestosudur. İsmet Özel, kapitalist yaşam biçiminin sunduğu konforun, entelektüeli ve dindarı nasıl “ehlileştirdiğini” büyük bir hicivle anlatır. Ona göre, kapitalizmin en büyük başarısı, kendisine karşı çıkanları bile kendi diliyle konuşturmasıdır. Bu noktada Özel, “sistemin dışında kalma” cesaretini savunur; kapitalizm ona göre insanın asaletini ve biricikliğini elinden alan, her şeyi “fiyatlandıran” ama hiçbir şeye “değer” vermeyen bir mekanizmadır. Kapitalizmin küresel saldırısına karşı yerli bir direnç hattı kurmaya çalıştığı Zor Zamanda Konuşmak ve Taşları Yemek Yasak gibi eserlerinde Özel, piyasanın mutlak egemenliğinin Türkiye’nin tarihsel ve manevi kimliğini nasıl aşındırdığını tartışır. Onun itirazı, kapitalizmin sadece bir mal mübadelesi değil, bir “hafıza kırımı” olmasıdır. Özel, “pazarın mantığının” aileye, mahalleye ve mülkiyete bakışımıza sızarak bizi birbirimize karşı “kurt” haline getirmesine karşı çıkar. Özel’İn felsefi temellendirmesinde mülkiyet, kapitalizmde olduğu gibi bir “tahakküm aracı” değil, Allah’a ait olanın emanetidir; dolayısıyla kâr hırsı, insanın yaratılış gayesine yapılmış bir suikasttır.
Türk düşünce dünyasında neoliberalizmin felsefi köklerine ve onun yarattığı homo economicus tipolojisine en derinlikli ve edebi itirazlardan biri kuşkusuz Metin Sarfati’den gelmiştir. Sarfati, özellikle Ekonomi Politiğin İnsanı Kimdir? ve Uygarlığın Bunalımı gibi eserlerinde, piyasa mekanizmasının insanın “canını” nasıl emdiğini, onu nasıl sadece rakamlardan ibaret bir veriye dönüştürdüğünü sarsıcı bir dille anlatır. Onun itirazı sadece bir bölüşüm sorunu değil, aynı zamanda etik bir çöküş feryadıdır. Sarfati, neoliberalizmin insanı “kendine yabancılaşmış bir tüketim aygıtı” haline getirmesine karşı, kadim bilgeliğin ve vicdanın ekonomisini savunur. Sarfati için neoliberalizm, insanın iç dünyasındaki kutsal boşluğu eşya ile doldurmaya çalışan beyhude ve yıkıcı bir çabadır.
Iraklı düşünür Muhammed Bâkır es-Sadr’ın 1961 tarihli Iqtisaduna (İslam Ekonomi Sistemi) adlı eseri, kapitalizm ve sosyalizm arasında üçüncü bir yol olarak İslâm iktisadını temellendirme girişimidir. Sadr, kapitalizmin özel mülkiyeti mutlaklaştırarak toplumsal adaleti zedelediğini, sosyalizmin ise mülkiyeti kolektifleştirerek bireysel sorumluluğu ortadan kaldırdığını savunur. Sadr’a göre İslâm iktisadı, mülkiyeti kabul eder ancak onu “emanet” ve “mes’uliyet” çerçevesinde sınırlar; piyasa vardır fakat faiz (riba) yasaktır; zenginlik meşrudur fakat zekât ve infak ile toplumsal dolaşıma sokulmak zorundadır. Bu yaklaşım, neoliberalizmin “kâr maksimizasyonu” ilkesine karşı “adl ve maslahah” ilkesini koyar. Sadr’ın metni, neoliberalizmin henüz tam kurumsallaşmadığı bir dönemde yazılmış olsa da, piyasa merkezli insan tasavvuruna karşı teolojik-ahlâkî bir itirazın erken örneğidir.
Seyyid Hüseyin Nasr, özellikle Man and Nature –İnsan ve Tabiat (1968) ve daha sonraki eserlerinde modern ekonomik düzenin kutsalı dışlayan seküler ontolojisini eleştirir. O’na göre modern insan, doğayı yalnızca sömürülebilir bir kaynak olarak görür; bu tavır, neoliberal kapitalizmde en uç noktasına ulaşmıştır. Nasr’ın eleştirisi salt ekonomik değil, aynı zamanda metafiziktir. İnsanın halifelik bilinci kaybolmuş, tabiatla olan rabıtası kopmuştur. Bu bağlamda neoliberalizm, “tevhid” perspektifinin parçalanmasıdır. Ali Şeriati, özellikle Kapitalizm kitabı ve diğer konuşmalarında, Batı kapitalizminin bireyci insan tipini eleştirirken, İslâm’ın “ümmet” kavramını kolektif adalet ve sorumluluk bilinci üzerinden yeniden yorumlar. Şeriati’ye göre kapitalizm yalnızca ekonomik eşitsizlik üretmez; aynı zamanda insanı “yabancılaşmış tüketici”ye dönüştürür. Bu analiz, neoliberal tüketim kültürünün erken bir teşhisidir. Wael Hallaq’ın The Impossible State-İmkânsız Devler adlı eseri, modern ulus-devlet formunun İslâmî siyasal ahlâkla bağdaşmadığını savunur. Bu anlamda mükemmel bir ulus-devlet ve neoliberalizm eleştirisidir. Hallaq neoliberal devlet formunun normatif zeminini sorgular; zira neoliberalizm, modern egemenlik biçimiyle iç içedir. İslâmî iktisat alanında Sabri Orman ve Mehmet Asutay gibi isimler, kapitalist piyasa modeline alternatif teorik çerçeveler geliştirmiştir.
İslam dünyasının yaşayan en büyük filozoflarından biri olan Faslı Taha Abdurrahman, özellikle Ruhu’l-Hadâse (Modernite Ruhu, Pınar Yayınları) gibi eserlerinde, neoliberalizmin yarattığı “araçsal akıl” hegemonyasına karşı sarsıcı bir eleştiri geliştirir. Abdurrahman’a göre neoliberalizm, ahlakı iktisadın bir alt dalı haline getirerek insanın “manevi bütünlüğünü” parçalamıştır. O’nun itirazı, her şeyin piyasa değerine indirgendiği bir dünyada, “ameli hikmet”in (ahlaki eylem) saf dışı bırakılmasınadır. Abdurrahman için neoliberal hayat anlayışı, insanı kendi fıtratına yabancılaştıran bir “seküler mülkiyet” tutkusudur; O, buna karşı insanın eşya üzerindeki mutlak malikiyetini değil, sorumluluk bilinciyle kuşanmış “emanetçi” kimliğini savunur.
Buraya kadar sadece örneklem kabilinden saydığımız bazı önemli düşünürler ve eserleri İslam dünyası içinde isim isim, neoliberal dünyaya karşı kendi hakikatini savunma cesareti ve cüretini gösterebilenlerdir. Bu isimler ve bunun gibi daha pek çok isim, kapitalizmin değneksiz köyde köpeksiz gezemeyeceğine yönelik umut verici isimlerdir.
Şunu da açık bir şekilde ifade etmek gerekir ki, neoliberalizme yönelik bu itirazların bütün samimiyetine rağmen meseleyi tam olarak anladıklarını söylemek mümkün değildir. Bunu bir eksiklik olarak değil de sadece bir tespit olarak dile getirmek istiyorum. Zira buraya kadar neoliberal hayat tarzına, felsefesine, ilkelerine karşı çıkanların hemen hiçbiri neoliberal hayat tam olarak tecrübe etmedi, pislikleriyle çıplak bir şekilde karşılaşmadı, acılarına ve toplumsal tahrifatlarına tam olarak şahit olmadı. Mevcut emarelerden yola çıkarak ileride olabilecek durumları keskin basiretleri sayesinde haber verdiler. Bununla birlikte neoliberalizme yönelik bu itirazların, yalnızca bir iktisadî model değişikliği talebi değil, insanın kendini ve dünyayı anlama biçimine dair bir “anlam krizi”ne cevap arayışı olduğunu da fark etmemek mümkün değil. Bu topraklarda dile gelen bu itirazlar, kendi tarihsel ve dini kökleriyle sahici bir irtibat kurarak, insanı yeniden “kul” ve “halife” olarak tanımlayan bir varlık tasavvurunu çağdaş dünyanın diliyle ifade edebilecek midir? Bu soru, henüz nihai cevabını bulmuş değildir, fakat sorunun kendisi, Türk düşünce dünyasında neoliberal düzene karşı yükselen itirazların ciddiyetini ve derinliğini göstermeye kâfidir.
Sonuç olarak neoliberalizm sadece batılıların mı meselesidir sorusuna gelelim. Neoliberal hayat tarzı Batı’da doğmuş olabilir, fakat bugün küresel bir yaşam tarzı üretmektedir. İstanbul’daki bir finans merkezinde, Dubai’deki bir gökdelen ofisinde veya Kuala Lumpur’daki bir yatırım fonunda çalışan özne ile New York’taki özne arasında zihniyet farkı giderek azalmaktadır. Dolayısıyla mesele, “Batı’nın günahı” değil, modern küresel kapitalizmin insan tasavvurudur. Ancak şu fark hâlâ önemini korumaktadır. Batı içinden bu sisteme yönelik güçlü entelektüel itirazlar yükselmiştir, Doğu ise hem sistemin mağduru hem de taklitçisi olma ikiliği içinde bocalamaktadır. Bu yüzden mesele bir medeniyetler savaşı değil, insan ve toplum tasavvurları çatışmasıdır. Neoliberal insan, kendini optimize eden homo economicus’tur. İslâmî dünya görüşünde insan, halife ve emanet taşıyıcısıdır. Bu iki hayat tasavvuru arasındaki gerilim çözülmeden, Epstein gibi vakalar yalnızca semptom olarak kalacaktır. Ancak asıl soru şu olabilir: İnsan, piyasanın mı, yoksa hakikatin mi kulu olacaktır? Ve bu soru, artık sadece Batı’nın değil, bütün insanlığın en can yakıcı meselesidir.
·