Kapitalist üretim rejiminin aile ontolojisini dönüştürmesi

Prof. Dr. Mehmet Ulukütük, neoliberal rasyonalitenin hâkim olduğu bir toplumda ailenin anlamını ve sürekliliğini koruyamayacağını savunuyor.

Prof. Dr. Mehmet Ulukütük / Kritik Bakış

Neoliberal Rasyonalite İle Ailenin Ontolojisi Bir Arada Yaşayabilir mi?

Aile, insanlığın en kadim müesseselerinden biri olarak, yalnızca biyolojik neslin devamı için değil, anlamın, aidiyetin, terbiyenin ve metafizik sürekliliğin de iklimi olagelmiştir. Ne var ki modernliğin geç evresinde, özellikle de kapitalizmin neoliberal formunun bir hayat tarzı haline geldiği çağımızda, aile kurumu giderek çözülmekte; nicel olarak küçülmekte, nitel olarak da içi boşalmaktadır. Bu bağlamda sorulması gereken soru basittir ama cevabı soru kadar basit değildir. Kapitalizmin yaşadığı yerde aile ölür mü? Yahut daha isabetli bir ifadeyle, Kapitalizmin neoliberal rasyonalitesi ile aile kurumunun ontolojik ve ahlaki yapısı bir arada yaşayabilir mi? Rekabetin (biz yok ben var) egemen olduğu bir toplumunda dayanışmayı (ben yok biz var) esas alan aile ne kadar hayatta kalabilir?

Kapital dünyanın bir gerekliliği ve sonucu olarak sanayi topluma geçen bütün toplumlarda hemen hemen benzer sorunlar görülmüştür. Doğurganlık oranı düşmüş, boşanmalar artmış, evlilikler azalmış, yaşlı nüfus artmıştır. Bu değişimlerin oranını belirleyen ise ülkenin ihracat oranlarıdır. İhracat oranı arttıkça sanayi toplumuna entegrasyon artmış, buna bağlı olarak da doğurganlık düşmüş, boşanmalar artmış, evlilikler azalmış ve yaşlı nüfus genel nüfusa oranla büyük bir artış, genç nüfus da dramatik bir düşüş göstermiştir. Bu sanayi toplumunun ve bunun doğal bir sonucu olan neoliberal toplumun kaderidir. Sanayi toplumunun nimetlerini sahiplenmek, sonuçlarını onaylamak ama tüm bunların içinde aile eskisi gibi kalsın demek mümkün değildir. Bu anlamda bugün yaşadıklarımızdan hiçbiri sürpriz, beklenmedik, istisnai ve anormal değildir.

Görand Therborn’un 2004 yılında yayımlanan, ailenin son yüzyılda geçirdiği dönüşümleri istatiksellere dayanarak verdiği Between sex and power: Family in the world, 1900-2000 kitabı son yirmi yılda yaşadığımız değişimlerin hiçbirinin sürpriz olmadığını açıkça göstermektedir. Therborn’un verdiği istatiksellerden bazılarına göre, Almanya’da 1896’da 5 olan doğurganlık oranı 2000’de 1,3’e; Mısır’da 1896’da 6,4 olan oran 2000’de 3,4’e gerilemiştir. Yakın zamanlı değişimlere bakıldığında ise, 20- 24 yaş aralığında evlilik oranı örneğin ABD’de 1990’da % 47 iken 2000’de % 27’ye gerilemiştir. İran’da 15-19 yaşında evlenen kadınların oranı 1976’da % 34 iken, 2000’de % 18’e gerilemiştir. Evlilik dışı doğumların oranı İspanya için 1960’da % 2,3 iken, 2000’de %16,3; Fransa’da % 6,1 iken 2000’de % 41,7 olmuştur. 1965 yılında Çin’de 6,1 olan doğum oranı 1980’de 2,2’ye gerilemiş; Brezilya’da 1965’te 6’dan 1980’de 4,4’te gerilemiş; Türkiye’de 1965’te 5,8’den 1980’de 4,2’ye gerilemiştir. Avrupa’da 1951’de doğurganlık oranı 2,92 iken 1981’de 2,08’e; Batı Avrupa’da 1951’de 2,57’den 1981’de 1,74’ e gerilemiştir (s. 238- 258). Dünyada bu türden değişimler meydana gelirken bizde bunların hiçbirisinin olmayacağını düşünmek mümkün müdür?

Türkiye’nin 2025 yılını “Aile Yılı” ilan etmesi (önümüzdeki 10 yıl da Aile Yılı kapsamına alındı) ilk bakışta yerinde ve hatta gecikmiş bir farkındalığın tezahürü gibi okunabilir. Doğurganlık oranlarındaki dramatik düşüş, boşanma oranlarındaki trajik artış, evlenme yaşının ötelenmesi, tek kişilik hane halklarının çoğalması gibi veriler, demografik değil, aslında medeniyet ve toplum tasavvuruna ilişkin derin bir krize ve kırılmaya işaret etmektedir. Devletin teşvik politikaları, söylemsel vurgular, raporlar ve sempozyumlar bu krizin farkında olunduğunu göstermektedir; ancak bütün bu çabaların üzerinde dolaşan belirgin bir sorunun yapısal ve sistemik kaynağına dair nedense suskunluk da vardır.

Zira aileyi zayıflatan şey, sadece bireysel tercihlerdeki değişim, ahlaki gevşeme yahut kültürel yozlaşma değildir. Bunlar daha ziyade sonuçtur. Asıl neden, neoliberal kapitalizmin insanı, zamanı, emeği ve ilişkiyi yeniden tanımlayan mekanizmasında yatmaktadır. Neoliberalizm, insanı “ilişkisel bir varlık” (animal sociale) olarak değil, sürekli kendine yatırım yapan, rekabet eden, optimize eden bir homo economicus olarak kurgular. Bu kurguda aile, ya ekonomik verimliliği düşüren bir yük ya da duygusal tatmin sağlayan geçici bir “proje”ye indirgenir.

Kapitalizmin modern biçimleriyle birlikte ortaya çıkan üretim tarzlarındaki köklü dönüşümler, yalnızca erken dönem üretim ilişkilerinin ve iktisadî pratiklerin tasfiyesine yol açmakla kalmamış, aynı zamanda toplumun en mahrem, en kadim ve en dirençli dokularından biri olan aile kurumunu da derinden dönüştürmüştür. Bu dönüşüm, yüzeyde masum bir yapısal değişim gibi görünse de, esasında insanın varoluşunu, aidiyet biçimlerini ve ahlaki ufkunu yeniden tanzim eden çok katmanlı bir kırılmayı ifade eder. Nitekim tarihsel olarak “geniş aile” etrafında örgütlenen toplum yapıları, zamanla yerini giderek yaygınlaşan ve normatif bir modele dönüştürülen “çekirdek aile” formuna bırakmıştır. Geniş ailenin çözülmesiyle birlikte, bir zamanlar aile içi dayanışmanın doğal unsurları olan hastalar, engelliler, yetimler, boşanmış kadınlar ve çocukları gibi kırılgan gruplar için işleyen fiilî güvenlik ağları da anlamını yitirmiştir. Eskiden babalar, amcalar, dayılar ve aile büyükleri etrafında örülen bu çok katmanlı himaye ilişkileri, modern toplumda gereksiz, hatta işlevsiz görülmeye başlanmıştır. Artık her aile, ebeveynler, çocuklar ve en fazla yaşlı anne-babalarla sınırlı, kendi başına yetmesi beklenen kapalı bir birim haline gelmiştir. Bu birim, tesadüfen değil, bilhassa modern ulus-devlet tarafından teşvik edilen “makbul aile” tipolojisini yansıttığı için norm haline gelmiştir. (Ahmet Murat Aytaç’in Ailenin Serüveni, Türkiye’de Modern Aile Fikrinin Oluşması kitabı söz konusu sürecin dramatik sonuçlarını sosyolojik ve tarihsel bir okumaya tabi tutar.)

Bu dönüşümün bir yönü, modern devlet formunun menşeinde yer alan Avrupai toplumsal modelle ilgilidir. Zira çekirdek aile, Batı modernliğinin siyasal ve hukuki tahayyülüne en uygun aile biçimidir. Ancak meselenin bundan daha derin bir boyutu vardır: Yeni inşa edilen seküler ulus-devletler açısından, aşiret, kabile ve geniş akrabalık ağlarına dayanan yarı-politik bağlılık biçimlerini çözmek hayli güçtür. Buna mukabil, bağlılığı yalnızca devlete yönelmiş, ara topluluklarla (intermediate institutions) ilişkisi zayıflatılmış çekirdek aile, sadakati ve itaati daha kolay biçimde yeniden üretir. Bu sebeple modern kapitalist üretim tarzlarıyla iç içe gelişen ulus-devletin, modern aileyi çekirdek bir formda yeniden kurmakta açık bir menfaati olmuştur.

Aileye dışarıdan, üstten ve mühendislikvari müdahalelerin ardındaki temel saiklerden biri de, etkisi bugün küresel ölçekte hissedilen sanayi kapitalizmidir. Çağdaş ahlak felsefesinin en önemli eleştirmenlerinden biri olan Alasdair MacIntyre’ın dikkat çektiği üzere, modernliğin kurucu momentlerinden biri üretimin evin dışına taşınmasıdır. Üretim faaliyeti aile içinde sürdürüldüğü müddetçe, bu faaliyet, yalnızca ekonomik bir eylem değil; aynı zamanda ailenin ve ona dayanan daha geniş topluluk biçimlerinin sürekliliğini sağlayan ahlaki bir pratik olarak anlamlandırılabilmiştir. Ancak üretim evin dışına çıktığı ölçüde, emek, kişilerüstü sermayenin soyut ve anonim hizmetine girmiş; çalışma, hayatın diğer alanlarından koparak yalnızca biyolojik varoluşun sürdürülmesine ve kurumsallaşmış maddi kazancın teminine indirgenmiştir. Nitekim on sekizinci yüzyıldan itibaren üretim evden çıktığında, kadınlar iki keskin sınıfa ayrılmıştır: Bir yanda, günü dolduracak “anlamlı” bir işi olmayan, boş zamanla kuşatılmış ve yeni meşguliyetler icat edilerek “özünde dişi” olarak kodlanan küçük bir zümre; diğer yanda ise evlerde, atölyelerde, fabrikalarda ağır işçiliğe ya da fuhşa mahkûm edilen geniş bir kadın kitlesi. Oysa üretimin henüz ev içi bir faaliyet olduğu dönemlerde, bekâr kız kardeşler ve bekâr teyzeler aile çevresinin saygın ve işlevsel üyeleri olarak görülmekteydi. (MacIntyre, Erdem Peşinde, s. 352-353)

Üretimde meydana gelen bu dönüşüm, yalnızca ekonomik ilişkileri değil; toplumsal kabulleri, değer hiyerarşilerini ve anlam dünyalarını da kökten değiştirmiştir. MacIntyre’ın Batı toplumu üzerinden yaptığı bu analiz, Batı ile sınırlı kalmamış; modernleşme tecrübesi yaşayan Batı-dışı toplumlarda da geleneksel anlam haritalarını altüst etmiştir. Zira aile, kendinde müstakil ve yalıtılmış bir yapı değil; içinde hayat bulduğu toplumun iktisadî paradigmasıyla birlikte dönüşen canlı bir müessesedir. Sanayi Devrimi ve kapitalizmin gelişmesiyle birlikte aile, üretim birimi olmaktan çıkarak giderek tüketim birimine dönüşmüştür. İşbölümü ve uzmanlaşmanın yaygınlaşması, ev içi ve ev dışı üretimi kesin çizgilerle ayırmış; ev dışındaki üretim “gerçek” üretim olarak kabul edilirken, ev içi yeniden üretim –çoğunlukla kadının omuzlarına yüklenen– görünmez ve değersiz bir faaliyete indirgenmiştir. Kapitalizm, bir yandan kadının ücretli emeğe katılımını mümkün kılarken, diğer yandan ailenin ekonomik birim olarak taşıdığı değeri aşındırmış; bu durum kadının hem aile içindeki hem de toplumdaki rolünü radikal biçimde dönüştürmüştür. Bu bağlamda kadının evin dışına çıkışı, çoğu zaman iddia edildiği gibi özgürleşmenin doğal bir sonucu değil; kapitalist üretim tarzının dayattığı yapısal bir zorunluluğun ürünüdür. Ev içinde üretim yapan kadın, yeni üretim rejiminde üretken kabul edilmemiş; aksine “üretime katkı sunmayan”, “asalak” bir figür olarak temsil edilmiştir. Kadının anlam ve değeri, aile içindeki varoluşundan değil; piyasa için ürettiği fayda ölçüsünde tanımlanır hale gelmiştir. Böylece yeni üretim biçimi, kaçınılmaz olarak yeni bir aile biçimini, yani çekirdek aileyi doğurmuştur. Nitekim geleneksel geniş aileden modern çekirdek aileye geçişin ardında, sanayi toplumunun ihtiyaçları yatmaktadır. Bireycilik, mülkiyet, hukuki özerklik ve “herkesin kendi hayatını yaşaması” gibi idealler, coğrafi ve toplumsal hareketliliğin artmasıyla birlikte gündelik hayat pratiklerini de dönüştürmüştür. Beklenmedik risklerle ilgilenme görevi aileden devlete devredilmiş; böylece birey, geniş aileye olan bağımlılığını büyük ölçüde yitirmiştir. Ailenin tüketim birimi haline gelmesi, endüstrileşmenin yarattığı yeni işbölümü ve otorite ilişkileriyle birleşerek aile kurumunu işlevsel düzeyde yeniden tanımlamıştır.

Anthony Giddens’in Barbara Scihtermann’dan aktardığı üzere, aile hayatıyla yetinmeyen kadınlar, evden uzaklaştıkları her adımda “kişisel olanı politik kılmak” zorunda kalmışlardır. Kadınlar kamusal alana çıktıkça özgürleşme süreçlerine katkı sundular; fakat çok geçmeden, bu özgürlüğün ağır bir kimlik krizini de beraberinde getirdiği fark edildi. Zira kadın kimliği yüzyıllar boyunca ev ve aileyle özdeşleştirildiği için, kadınlar kamusal alana çoğu zaman erkek normları tarafından belirlenmiş kimlik kalıplarıyla çıkmak zorunda kaldılar. (Modernite ve Bireysel-Kimlik Geç Modern Çağda Benlik ve Toplum, s. 269-270)

Bugün kadının yalnızca aile dışında kapital düzene yarattığı fayda ölçüsünde değerli sayıldığı bir toplumsal iklimde, kadını aile içine davet eden her çağrı, sanayi kapitalizminin öngördüğü toplum modeline aykırı görülerek reddedilmektedir. Bu reddiye, ekonomik bir bağlamda gerçekleşmesine rağmen, ekonomik kavramlarla değil; “özgürlük”, “baskı” ve “gericilik” gibi ahlaki söylemlerle meşrulaştırılmaktadır. Oysa burada söz konusu olan, ahlaki değil, tarihsel olarak son derece sınırlı bir ekonomik rejimin kendi sürekliliğini koruma refleksidir.  Ne var ki insanlık tarihinin bütünü içerisinde sanayi kapitalizmi, kısa bir parantezden ibarettir. (Immanuel Wallerstein’in Tarihsel Kapitalizm kitabı bu kısa parantezi bilhassa vurgular) Bugün bu parantez, insanın anlam dünyasına, aile yapısına ve kadın-erkek ilişkilerine hükmetmektedir. Aileyi dönüştürmekte, kadının değerini kendi kâr mantığına göre yeniden tanımlamakta ve bu mantığın dışındaki her hayat biçimini, sözde ahlaki yargılarla mahkûm etmektedir. Mesele tam da burada düğümlenmektedir: Aile sorunu, aslında insanın kim olduğu ve ne için yaşadığı sorusunun modern dünyadaki en somut tezahürlerinden biridir.

Burada klasik bir çelişkiyle karşı karşıyayız aslında. Neoliberal hayat tarzını kutsayıp, piyasanın mutlak rasyonalitesini dokunulmaz ilan edip, ardından aileyi güçlendirmeyi ummak… Bu, bir çelişkinin, tutarsızlığın kurumsallaşmış halidir. Vakıa aileyi yeniden ihya etme çabalarının içine düştüğü derin çelişki de bundan ibarettir. Zira neoliberal toplumda her şeyden önce zaman parçalanmıştır; çalışma saatleri uzamış, mesai kavramı muğlaklaşmış, ev ile iş arasındaki sınırlar silinmiştir. Hartmut Rosa’nın Yabancılaşma ve Hızlanma: Geç Modern Zamansallığına Dair Bir Eleşetirel Teoriye Doğru ile Dünyanın Kontrol Edilemezliği (iki kitap da Albarak Yayınları’ndan çıktı) kitaplarındaki ifadesiyle bu bir toplumsal hızlanma (soziale Beschleunigung) rejimidir. Hızlanan dünyada aile, yavaşlık, özen, dikkat ve vakit gerektiren bir varoluş biçimi olduğu için sürekli kayba uğrar.

Tarihsel olarak bakıldığında, kapitalizmin erken dönemlerinde –örneğin Weber’in Protestan Ahlakı bağlamında incelediği şekliyle– aile, disiplinin ve ahlaki terbiyenin üretildiği bir çekirdek olarak işlev görmüştür. Ancak geç kapitalizmde bu bağ kopmuştur. Karl Polanyi’nin Büyük Dönüşüm’de işaret ettiği üzere, piyasanın toplumsal ilişkilerden gömülülüğünü (embeddedness) yitirmesi, aileyi de piyasa mantığına tâbi kılmıştır. Artık aile, piyasanın dışında bir sığınak değil, onun mantığıyla yeniden şekillenen kırılgan bir yapıdır.

Bu noktada Claudia Goldin’in Kariyer ve Aile Kadınların Yüzyıllık Eşitlik Yolculuğu, (Goldin’e 2023 yılında Nobel Ekonomi ödülü verilmişti) adlı çalışması önemli ama problemli bir metin olarak karşımıza çıkar. Goldin, kadınların yüz yıllık eşitlik mücadelesini, esas olarak işgücü piyasasına entegrasyon üzerinden okur ve kariyer-aile gerilimini bireysel tercihler ve kurumsal düzenlemeler çerçevesinde ele alır. Ne var ki bu yaklaşım, kapitalist üretim ilişkilerinin kendisini sorgulamak yerine, sistemi tartışılmaz bir veri kabul ederek “uyum” stratejileri geliştirmeye odaklanır. Oysa mesele, kadınların aile ile kariyer arasında denge kuramaması değil; neden hayatın bu şekilde ikiye bölündüğü sorusudur. Goldin’in perspektifi, liberal feminizmin sınırları içinde kalır ve aileyi, dönüştürülmesi gereken değil, yönetilmesi gereken bir sorun alanı olarak görür. Aileyi kamusal olandan dışlar, dini ve ahlaki referansları özel alana hapseder, ardından bu alanı da piyasa ürünleriyle işgal eder. Çocuk bakımı metalaşır, yaşlı bakımı endüstrileşir, duygusal emek outsource edilir. Sonuçta geriye, birlikte yaşayan ama birlikte var olmayan bireyler kalır.

Batı düşüncesinde bu krize dair eleştiriler de yok değildir. Alasdair MacIntyre, Erdem Peşinde, kitabında modernliğin erdem dilini kaybettiğini söylerken, aileyi erdemlerin öğrenildiği son kalelerden biri olarak görür. Charles Taylor, modern benliğin parçalanmışlığını anlatırken, anlamın ancak güçlü bağlamlar içinde üretilebileceğini vurgular. Fransız sosyolog Pierre Bourdieu ise aileyi, sembolik sermayenin yeniden üretildiği bir alan olarak okur. Ancak bütün bu eleştiriler, çoğu zaman seküler ufkun sınırlarını aşamaz. Bugün karşı karşıya olduğumuz mesele, yalnızca aileyi “kurtarmak” değil; hangi insan tasavvuruyla, hangi hayat anlayışıyla yaşayacağımız meselesidir. Neoliberal kapitalizm, insanı köksüzleştirirken aileyi de tarihsizleştirir. Oysa aile, geçmişle gelecek arasında kurulan bir emanet köprüsüdür. Bu köprü yıkıldığında, geriye yalnızca bugünün tüketim anları kalır.

Neoliberal kapitalizmin egemen olduğu bir dünyada, aile ya küçülerek hayatta kalır ya da anlamını yitirerek varlığını sürdürür. Gerçek bir ihya ise, teşvik paketlerinden değil; hayat tarzının, zaman anlayışının ve insan tasavvurunun köklü bir muhasebesinden geçer. Aksi halde “Aile Yılı” ilanları, tarihin dipnotlarında mahzun bir tebessüm olarak kalmaya mahkûm olacaktır. Her şeyden önce aile, devlet politikalarının müdahale edeceği teknik bir “sosyal birim” olarak değil; insanın varoluşsal sürekliliğini sağlayan anlam üretim alanı olarak kavranmalıdır. Aileye dair çözüm arayışlarının başarısız olmasının temel sebeplerinden biri, ailenin ekonomi, hukuk ve demografi diliyle konuşulup; ahlak, değer ve mana diliyle konuşulmamasıdır. Aileyi yalnızca doğurganlık oranları ve boşanma istatistikleri üzerinden konuşulamaz. (Bu konuda isteyenler 2020 yazdığım “Aile Hukukun Nesnesi Olabilir mi? Ahlaki Bir Soruşturma” adlı yazımı inceleyebilirler)

Aileyi güçlendirmek istiyorsak, bunu mevcut neoliberal emek rejimini olduğu gibi muhafaza ederek yapmamız mümkün değildir. Hayatın realitesine, ailenin doğasına aykırıdır. Neoliberal toplum düzeni değişmedikçe, para hayatın merkezi olmadıktan çıkmadıkça, homo economicus insan tipinin yarattığı vahşi kapital düzen yıkılmadıkça ailenin anlam ve hayat kaynağı olarak varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Dayanışma, ortak iyilik ve toplumsal fayda ile bireysel yaratıcılık ve kendini gerçekleştirme kapasitesini sentezlemediğimiz, insani ve ahlaki yeni bir model kurmadığımız takdirde aile neoliberal toplumun ekonomik çarkları arasında kum taneleri gibi dağılacaktır.

Yorum Analiz Haberleri

Yemen dosyası Suudi-BAE ayrışmasını nasıl derinleştirdi?
Kürt dostluğu söyleminin ardındaki temsiliyet problemi
Arap Yarımadası’nda bereketten hiyerarşiye uzanan dönüşüm
Boykot: Ahlaki eşik
Ateşkesin ikinci aşaması sahada bir karşılık üretmiyor