Nihal Bengisu Karaca / Habertürk
Jeopolitiğin hediye paketinde bir sınav var
Bir ülke savaşın tarafı olmadan savaşın en büyük kazananı olabilir mi?
Türkiye şu sıralar bunu yaşıyor. İçi burkularak.
14 trilyon dolarlık varlığı yöneten BlackRock’ın CEO’su Larry Fink, 28 Mart’ta Dolmabahçe’ye geldi. Masada Şimşek, Bayraktar, Fidan vardı. Toplantı basına kapalıydı. Fink aynı zamanda Dünya Ekonomik Forumu’nun — Davos’un — eş başkanı. Yani yalnızca dünyanın en büyük parasını yönetmiyor; küresel ekonomi gündemini de şekillendiriyor.
Bu iki şapkayı aynı anda taşıyan birinin Dolmabahçe’ye gelmesi salt bir yatırımcı ziyareti değil.
Bu, paranın pusulasının nereye döndüğünü gösteren bir işaret.
Bir yoklama. Bir konum tespiti.
“Türkiye nerede duruyor, buraya ne kadar güvenle para akar?” sorusunun cevabı aranıyor.
Cevap — görünüşe göre — umut verici çıktı.
HÜRMÜZ ALTERNATİFSİZ DEĞİL
Hürmüz alternatifsiz değil demiştim. Bugün görüyoruz ki gerçekten değil.
18 Mart’ta Irak, Kerkük-Ceyhan hattı üzerinden günlük 250.000 varil ihracata yeniden başladı. Enerji Bakanı Bayraktar bu hattı Basra’ya kadar uzatmayı teklif ettiklerini açıkladı — hedef günlük 1,5 milyon varil. Bu, Hürmüz’den geçen toplam akışın yaklaşık yüzde yedisi.
26 Mart’ta Washington’daki bir enerji forumunda ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack projeyi resmen canlandırdı: Basra Körfezi, Hazar, Akdeniz ve Karadeniz’i birbirine bağlayacak enerji koridoru.
“Türkiye ve Suriye tüm dünya için enerjinin ana dağıtım merkezi olacak” dedi.
Esad döneminde rafa kalkan bu proje, şimdi Ahmed eş-Şara yönetimindeki Suriye ile yeniden konuşuluyor. Suriye limanları, boru hatları ve kara bağlantıları devreye girerse İran’ı büyük ölçüde bypass eden, Körfez’den Avrupa’ya güvenli ve hızlı bir enerji hattı ortaya çıkıyor.
Irak üzerinden Türkiye’ye uzanan Kalkınma Yolu bu tablonun diğer ayağı:
1.200 km’lik çok modlu hat, yaklaşık 17 milyar dolarlık yatırım, Körfez’den Avrupa’ya 25 günlük transit süre. Ortaklar Türkiye, Irak, Katar ve BAE.
İran savaşı sonrası bu projelerin hızlanması planlanıyor.
Fink tam bu koridorların inşaat döneminde geliyor.
FIRSAT GERÇEK, RİSKLER DE ÖYLE
Türkiye on yıllardır “enerji koridoru” diyor ve bu konudaki temennilerini gerçeğe evirmeye çalışıyor.
Coğrafya değişmedi. Ama coğrafyanın değeri ve kimin kefesine ne koyduğu birkaç gecede değişti.
Hürmüz ABD için kapandı. Kızıldeniz bazıları için güvensiz. Körfez alternatif arıyor. Küresel sermaye yeni rotalar çiziyor.
Türkiye’nin konumu krizden önce de önemliydi,şimdi fazlaca önemli .
Ekonomik karşılık da somut: Kalkınma Yolu’nun Türkiye’ye on yılda yaklaşık 55 milyar dolar katkı sağlaması bekleniyor. Transit gelirler, liman operasyonları, inşaat ve lojistik, enerji merkezi statüsü.
Türkiye “geçiş ülkesi” olmaktan çıkıp belirleyici aktöre dönüşebilir.
Koşullar, Türkiye’ye rağmen Türkiye’yi güvenli görüyor. Hukuk devleti ve demokrasi konusundaki çekinceler arka plana itildi.
Hükümetin de bu fırsatı değerlendirmek istediği görülüyor. Aslında bunu istemek de meşrudur.
Ekonomi bu kadar sıkışmışken devletin ülkeye nefes aldıracak adımlardan geri durması beklenemez. Ancak anahtar sözcük, ülkeden kasıt yani, milletin kendisidir. Gelir hiyerarşisinin %0001’lik takımı değil.
Ama mesele zaten sadece fırsatın varlığı değil.
Nasıl kullanıldığı.
BU SERMAYENİN RENGİ VAR
Larry Fink’in ziyareti aynı zamanda bir ekosisteme davettir.
BlackRock’ın İsrail ile ilişkisi derin ve belgeli. Şirket 2016’dan beri İsrail’de aktif. iShares MSCI Israel ETF ile doğrudan İsrail ekonomisine yatırım yapıyor. İsrail’in en büyük kurumsal yatırımcılarından Phoenix ile ortak fon yönetiyor.
Aynı zamanda F-35 üreticisi Lockheed Martin’in üçüncü büyük hissedarı.
Gazze’de kullanılan hedefleme sistemlerinin altyapısını kuran Palantir’in ikinci büyük hissedarı.
2024’te BM uzmanları bu yatırımlar nedeniyle BlackRock’ı İsrail’e silah transferini durdurmaya çağırdı. Şirket yanıt vermedi.
Bu noktada soru kaçınılmaz:
Bu ekosistemle birlikte ne geliyor?
Hangi ilişkiler, hangi beklentiler, hangi siyasi bağlar?
Sermaye artık klasik “demokrasi–hukuk devleti” checklist’iyle hareket etmiyor. Büyüme, jeostrateji, hatların güvenliği öne geçti.
Ama bir gerçek değişmedi:
Para hiçbir zaman renksiz olmadı.
“KAZANMAK” NEDİR, NE DEĞİLDİR?
Dünya şu anda iki şeyi aynı anda izliyor:
ABD ve İsrail’in İran’a yürüttüğü savaş ve bu savaşın açtığı boşluklardan kimin ne kazandığı.
İran’a yönelik saldırı haksız ve hukuksuzdur.
Müzakere masasında olan bir ülkenin liderini öldürmek savaş değil suikasttır.
İran’ın misillemeleri bu çerçevede meşrudur.
Bunu söylemekten geri durmayacağız.
Türkiye’nin bu süreçten elde ettiği jeostratejik fırsatlar da gerçektir.
Görünen o ki bu iki gerçeği aynı anda taşımak bir seçenek değil, zorunluluk.
Türkiye bu fırsatı nasıl kullanacak?
İran’ın mahvına ortak olarak kullanamaz.
Bu hem ahlaki hem stratejik bir hata olur. Çünkü bölgesel istikrar, İran’ın çökmesiyle değil sınırlarına çekilmesiyle sağlanır.
Türkiye bu imkanları İran’ı da içeren, zararlarını telafi eden ve dengeleri yeniden kuran bir anlaşmanın mimarı olarak kullanabilir ancak.
İkinci yol Türkiye’ye yalnızca kazanç değil, itibar da getirir.
Hakan Fidan’ın savaş boyunca yürüttüğü diplomasi bu ihtimali gösteriyor. Riyad’da İsrail’i metne soktu. İran, Mısır, ABD ve AB ile eş zamanlı temas kurdu.
“Sorun İsrail’in barış istememesi” dedi.
Bu çizgi, Kalkınma Yolu, Dört Deniz ve Fink görüşmeleriyle birlikte yürümek zorunda.
Türkiye mevcut durumda da zaten enerji koridoru; seçeneklerini geliştirebilir, artan önemini doğru hamlelerle zenginleştirebilir. Yeter ki o koridorlardan sadece “enerji “ aktığına emin olalım.