İsrail-ABD ve İran savaşı: Jeostratejik bir dönüşüm

Mevcut savaş dursa bile, bölgesel istikrar belirsizliğini koruyacaktır. Uzun süredir devam eden siyasi ve güvenlik anlaşmazlıkları hâlâ çözülmemiştir.

Dr Zakir Hussain’ın MEMO’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.


Geçen yılın Mayıs ayında yaşanan 12 günlük savaşın ardından, her iki tarafın da yakında karşı karşıya geleceği belliydi. Çatışmalar 28 Şubat 2026’da yeniden başladı. İsrail ve ABD, ilk günden itibaren Büyük Lider Ayetullah Ali Hamaney de dâhil olmak üzere üst düzey yetkilileri hedef alan aynı taktiği benimsedi; bu yetkililerin yokluğunda İran yönetiminin dümenini kaybetmiş bir gemi gibi olacağını düşünüyorlardı. Bu durum kargaşaya yol açacak ve rejim değişikliği için kolay bir fırsat sunacaktı.

On üç gün geçti, ancak ne rejimin çöküşüne ne de bir duraklama ya da ateşkesin gerçekleşmesine dair görünür bir işaret yok. ABD-İsrail'in endişesine rağmen İran, Mücteba Hamaney'i yeni dine lider olarak seçti – bu bir meydan okuma niteliğindeydi.

Her iki taraf da sivil ve askeri hedefler dâhil olmak üzere birbirlerinin hayati altyapısını bombalamaya devam ediyor. Petrol depoları ve rafineriler gibi enerji tesisleri birincil hedef haline geldi. Misilleme politikası kapsamında İran, finans merkezlerinin, bankaların ve Google, YouTube ve Microsoft gibi büyük teknoloji şirketlerinin ofislerinin de bir sonraki hedefler olabileceğini açıkladı. Şimdiden 26 ABD üssü hedef alındı. Ayetullah Ali Hamaney'in suikastının ardından, çatışma sınırlı bir çatışmadan hızla bölgesel bir savaşa dönüştü ve Hürmüz Boğazı'nın abluka altına alınmasıyla birlikte, bunun etkileri artık küresel ekonomide ve sıradan insanların günlük yaşamlarında da görülmeye başlandı. Yaklaşık 130 petrol tankeri demirlemiş durumda ve 33 km uzunluğundaki dar boğazdan geçen petrolün %20’sini durduruyor. Uyarıyı dikkate almadan geçmeye çalışan dört gemi şimdiden hedef alındı.

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri arasında en fazla saldırıya maruz kalan ülke BAE oldu.

İran'ın agresif tepkisi ve sertlik yanlısı Mücteba'yı Ayetullah olarak seçmesi, İran'ın uzun süreli bir çatışmaya hazır olduğunu gösterirken, ABD ve İsrail ise savaşı bir an önce bitirmek istiyor gibi görünüyor. Bu arada, Başkan Trump'ın Kürt Peşmergeleri Irak üzerinden İran'a gönderme planı da bir başka felaket gibi görünüyor.

Tahran, birkaç haftadır Hint Okyanusu, Umman Körfezi ve Akdeniz'deki askeri yığınakları yakından ve sabırla izliyordu. ABD, donanma filoları ve Abraham Lincoln ile Gerald Ford adlı iki uçak gemisi dâhil olmak üzere savunma kapasitesinin önemli bir kısmını seferber etti. Yüzlerce beşinci nesil hayalet savaş uçağı, THAAD gibi gelişmiş hava savunma sistemleri ve büyük miktarda önleme füzesi stokuyla birlikte konuşlandırıldı.

Buna ek olarak, ABD, Katar, Bahreyn, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Suudi Arabistan, Ürdün ve Irak dâhil olmak üzere Körfez bölgesindeki çeşitli üslerdeki askeri varlığını güçlendirdi.

İsrail de İslam Cumhuriyeti ile kendi deyimiyle “sonuna kadar sürecek” bir savaş başlatmaya kararlı görünüyordu. Başbakan Binyamin Netanyahu, böyle bir savaşı neredeyse kırk yıldır beklediğini defalarca dile getirdi. Öte yandan İran, 2003’te ABD öncülüğünde Irak’ın işgal edilmesi ve Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra böyle bir senaryoya hazırlık yapmaya başladığını uzun süredir savunuyor.

Mayıs ayında yaşanan önceki çatışma, her iki tarafın da güçlü ve zayıf yönlerini ortaya koymuştu. Ancak savaşın şu anki gidişatı, ABD-İsrail ittifakının İran’ın askeri kapasitesini, özellikle de füze ve insansız hava aracı sistemlerini, titiz planlamasını ve askeri kaynaklarını etkin kullanımını hafife aldığını gösteriyor.

ABD-İsrail ittifakıyla karşılaştırıldığında, Tahran, düşmanlarının güçlü yanlarını, sınırlarını ve operasyonel kısıtlamalarını daha net bir şekilde kavrıyor gibi görünüyor.

İran, kendi sınırlarının da farkındaydı. Hava kuvvetleri, ABD ve İsrail savaş uçaklarının yeteneklerine yetişemiyor ve hava sahası hava saldırılarına karşı savunmasız kalıyor. Çatışma genişledikçe, bu zayıflıklar da ortaya çıktı. Aynı zamanda, ABD ve İsrail’in İran’ın yeteneklerine ilişkin değerlendirmeleri eksik görünüyordu. İranlı liderlerin ve üst düzey yetkililerin yerleri hakkında kesin istihbarata sahip olmalarına rağmen —birkaç komutanı ve Ayetullah Ali Hamaney’i öldürdüler— İran’ın on yıllar boyunca geliştirilen füze altyapısı, insansız hava aracı ağları ve yer altı siloları hakkında ayrıntılı bilgiye sahip olmadıkları görülüyor.

Ayrıca ABD-İsrail tarafının, hava üstünlüğüne ve savunma kalkanı sistemlerine büyük ölçüde güvenerek, Rusya ve Çin’den dolaylı yardım alma olasılığını hafife aldığı da anlaşılıyor.

İran’ın savaş stratejisi

Ayrıntılı bir askeri değerlendirme uzman analizi gerektirse de, çatışmadaki gelişmeler İran’ın üç aşamalı bir strateji izlediğini gösteriyor.

İlk olarak İran, ABD-İsrail saldırılarına, çoğunun 2011 ve 2013 yıllarından beri depolandığı bildirilen çok sayıda insansız hava aracını (İHA) konuşlandırarak yanıt verdi. Bu İHA’lar, ABD-İsrail savunma sistemlerini pahalı önleme füzeleriyle karşılık vermeye zorladı. Mali açıdan bu durum asimetrik bir dinamik yarattı: 20.000 ila 50.000 dolar arasında maliyeti olan İran insansız hava araçları, 1 milyon ila 2 milyon dolar arasında maliyeti olan füzelerle önlendi. İnsansız hava aracı saldırıları dalgası devam ettikçe önleme füzesi stokları azalmaya başladı ve bu da ABD üslerinin ve İsrail’in hava sahasını giderek daha büyük bir riske maruz bıraktı.

İkincisi, savunma sistemleri zorlanmaya başladığında İran, radar tesislerini, iletişim merkezlerini, uyduları ve veri tesislerini hedef alan daha gelişmiş füzeler fırlattı. Raporlar, Katar’daki el Udeyd Hava Üssü’nde ve Bahreyn’deki askeri tesislerde iletişim ve veri altyapısında hasar meydana geldiğini gösteriyor. Bu tür saldırılar, THAAD, David’s Sling, Arrow ve Iron Dome (Demir Kubbe) gibi füze savunma ağlarını koordine eden gözetleme ve iletişim sistemlerini aksattı. Bir zamanlar binlerce kilometre uzaklıktaki askeri verileri toplayıp ileten komuta ve izleme merkezlerinin operasyonları ciddi şekilde kısıtlandı.

Üçüncüsü; İran, misilleme stratejisi benimserken hipersonik füzeler kullanarak saldırılarını tırmandırdı. Bu saldırılar, İsrail'deki rafinerileri, askeri üsleri ve stratejik altyapıyı hedef aldı. Bazı raporlar, geniş bir alana düzinelerce savaş başlığı yayabilen alt mühimmatlarla donatılmış Khorramshahr-1 (Hürremşehr) füzesinin kullanıldığını ve bunun da önleme çabalarını zorlaştırdığını öne sürüyor.

Bu arada, deniz kuvvetlerine yönelik saldırılar, Umman Körfezi'nde faaliyet gösteren uçak gemilerinin İran kıyı şeridinden daha uzağa çekilmesine neden oldu.

Hürmüz ablukası ve etkileri

Bölgedeki savunma sistemlerini zayıflattıktan sonra İran, Hürmüz Boğazı’nı abluka altına aldığını duyurdu. Bu boğaz, küresel ham petrolün yaklaşık yüzde 20’sinin ve benzer oranda sıvılaştırılmış doğal gazın geçtiği, dünyanın en kritik enerji koridorlarından biridir.

Şu anda boğazda yaklaşık 130 petrol tankeri demirlemiş durumda olduğu bildiriliyor. İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki fiili kontrolü elinde tuttuğunu iddia ediyor.

İran, boğazdan geçmeye çalışan, aralarında Hindistan'a ait bir gemi de dâhil olmak üzere dört gemiyi hedef aldı. İran'ın, ablukayı ihlal eden gemileri durdurmak veya saldırmak için su altı tünelleri ve küçük, manevra kabiliyeti yüksek tekneler kullandığı bildiriliyor.

Aynı zamanda, Suudi Arabistan'daki enerji tesislerine yönelik saldırılar ve Katar'ın Ras Laffan gaz tesislerinin geçici olarak kapatılması, küresel enerji arzını aksattı. Sonuç olarak, Avrupa'da gaz fiyatları keskin bir artış gösterirken, ham petrol fiyatları varil başına yaklaşık 62 dolardan 100 doların üzerine çıktı. Bazı analistler, çatışmanın devam etmesi halinde petrol fiyatlarının daha da yükselerek varil başına 200 dolara ulaşabileceği konusunda uyarıyor. Bu tür gelişmeler, dünya çapında enflasyonu, tedarik zincirinde aksaklıkları ve işsizliğin artmasını tetikleyebilir.

Savaşın geleceği

İran, hedeflerini gerçekleştirmeye kararlı görünüyor ve ABD ya da İsrail tarafından ateşkes önerisi gelse bile operasyonlarını durdurmayabilir. Mücteba Hamaney’in yeni en yüksek otorite olarak seçilmesi, liderliğin sürekliliğini, siyasi kontrolün pekiştirilmesini ve mevcut sistem içinde meşruiyet iddiasını işaret ediyor.

Cenaze törenleri ve gösteriler sırasında toplanan büyük kalabalıklar, en azından savaş sırasında, halkın bir kısmının liderliğin etrafında kenetlendiğini gösteriyor.

Raporlarda, Kürt Peşmerge güçlerinin Irak üzerinden İran'a sevk edilmesi yönündeki önerilerden de bahsediliyor. Ancak bölgenin tarihi, bu tür operasyonların önemli coğrafi ve lojistik zorluklarla karşılaşacağını gösteriyor. İran-Irak Savaşı sırasında Saddam Hüseyin de Zagros bölgesinin dağlık arazisinden ilerlemeye çalışmış, ancak ciddi kısıtlamalarla karşılaşmıştı.

Bazı İran kaynakları, çatışma sırasında ABD özel kuvvetleri personelinin yakalandığını ve birkaç İsrailli yetkilinin öldürüldüğünü iddia etmiştir, ancak bu iddiaların çoğunu bağımsız olarak doğrulamak hâlâ zordur.

Ateşkes Olasılığı

İranlı yetkililerin ateşkes için üç şart öne sürdüğü bildiriliyor. Birincisi, ABD ve İsrail’in tüm askeri saldırılarının derhal durdurulması. İkincisi, Tahran bu tür saldırıların gelecekte tekrarlanmayacağına dair güvence istiyor. Üçüncüsü ise İran, egemenliğinin tanınmasını ve çatışma sırasında meydana gelen zararlar için tazminat talep ediyor. Bu şartlar kolay değil. ABD ve İsrail'in gelecekte saldırmayacağını kim garanti edecek? İkincisi, yeniden inşa masraflarını vb. kim karşılayacak? Filistin sorunu adil ve hakkaniyetli bir şekilde çözüldüğünde bölgesel sorunların da çözülebileceği doğrudur. Lübnan, Yemen ve Suriye de ilgiye ihtiyaç duyuyor.

Gelecekteki Gidişat - Filistin sorunu tek çözümdür

Mevcut savaş dursa bile, bölgesel istikrar belirsizliğini koruyacaktır. Uzun süredir devam eden siyasi ve güvenlik anlaşmazlıkları hâlâ çözülmemiştir. İsrail'in stratejik hedefleri olan “Büyük İsrail”den vazgeçmesi olası görünmezken, Hizbullah ve Hamas ile ilgili gerginliklerin devam etmesi muhtemeldir. ABD ayrıca, bölgesel ortakların gelecekteki çatışmalara daha doğrudan dâhil olmaları için Körfez ülkelerine güvenlik düzenlemelerini revize etmeleri yönünde baskı uygulayabilir.

Hindistan için Etkileri

Hindistan için enerji güvenliği hâlâ önemli bir endişe kaynağıdır. Hürmüz Boğazı’ndaki aksaklıklar petrol arzını ve ticaret rotalarını etkileyebilir. Petrolün yaklaşık %50’si bu rotadan geçerken, Husi milisleri Kızıldeniz’deki deniz trafiğini kesintiye uğratmak için bölgede bulunmaktadır.

Hindistan ayrıca, bölgedeki 9 milyon işçisinin tahliyesi için acil durum planları hazırlamalı ve uzun süreli istikrarsızlık durumunda ticaret ve nakliye rotalarını korumak için lojistik düzenlemeleri güçlendirmelidir. Kimyasal gübreler de Hindistan için bir başka önemli endişe kaynağıdır. Bölge, gübrelerin büyük bir kısmını sağlıyor ve gıda güvenliğini garanti altına alıyor. Tedarik hattındaki aksaklıklar, taze sebze, tarım ürünleri, kümes hayvanları ve et ürünleri dâhil olmak üzere çabuk bozulan ürünlerin tedarikini önemli ölçüde etkilemiştir.

Uzun vadede Hindistan, ABD ile uzun vadeli bir enerji anlaşması imzalayacak. Aynı zamanda Hindistan'ın daha tutarlı bir Batı Asya politikasına ihtiyacı var ve bölgedeki stratejik çatışmalara çekilmekten kaçınmalı. Bölge, Hindistan'ın ekonomisi ve jeostratejisi açısından hassas olduğu kadar hayati de. Hindistan'ın dikkatli bir politikaya ihtiyacı var.

* Dr Zakir Hussain, Orta Doğu konusunda uzmanlaşmış bir siyaset ekonomistidir. Ulusal Denizcilik Vakfı (NMF) ve Hindistan Dünya İlişkileri Konseyi (ICWA) gibi önde gelen Hint düşünce kuruluşlarında çalışmıştır.

İran Haberleri

Ali Laricani İsrail saldırısında hayatını kaybetti
Besic komutanı Gulam Rıza Süleymani, İsrail saldırısında hayatını kaybetti
İran, 2026 FIFA Dünya Kupası maçlarını Meksika'da oynamak istiyor
İran ile savaş: Nasıl başladı, nasıl sona erebilir ve Batı Asya’daki ittifakların geleceği
ABD üsleri Körfez için güvenlik mi, risk mi?