Süleyman Gülek / Yeni Akit
Merhamet: Bir duygu değil, eylem ve sorumluluk çağrısı
İslam literatüründe merhamet kavramı, genellikle kalbin yumuşaklığı ve şefkatli bir tutum olarak algılansa da, İslam’ın temel doktrininde merhamet, pasif bir duygudan ziyade aktif bir eylem biçimidir. Kur’an-ı Kerim’in hemen her suresinin başında yer alan “Rahman ve Rahim” (esirgeyen ve bağışlayan) isimleri, evrenin temel yasasının merhamet üzerine kurulu olduğunu gösterir. Ancak bu ilahi sıfatlar, kuldan da yansıması beklenen bir “aktif merhamet” modelini zorunlu kılar.
Merhametin Temeli
İslam’da merhamet, insan ile Yaratıcı arasındaki dikey ilişkinin yanı sıra, insan ile eşya ve diğer varlıklar arasındaki yatay ilişkide de belirleyicidir. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in “Yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin” (Tirmizî, Birr, 16) hadisi, merhameti soyut bir felsefe olmaktan çıkarıp toplumsal bir sorumluluk hukukuna dönüştürmüştür.
Eyleme Dönüşen Merhamet
İslam’a göre merhamet, sadece bir “acıma” duygusuyla sınırlı kalırsa eksiktir. İslam fıkhında ve ahlakında merhametin eyleme dönüşmüş halleri şu kategorilerde somutlaşır: Merhamet, adaletin karşıtı değildir; aksine merhametsiz bir adalet zulme, adaletsiz bir merhamet ise suistimale yol açar. Hak sahibine hakkını vermek en büyük merhamettir. İnfak (Paylaşmak): İslam, “ihtiyaç sahibine üzülmeyi” değil, “ihtiyacını gidermeyi” emreder. Zekât ve sadaka, merhametin ekonomik bir eyleme dönüşmüş halidir. Kişinin kendi gücünü ve imkânlarını başkasının yükünü hafifletmek için kullanması, merhametin en somut pratiğidir.
Modern Dünyada “Merhamet Krizi”
Modern dünya, verimlilik ve rekabet odaklı bir sistem üzerine kuruludur. Bu sistemde “merhamet”, zayıflık veya bir engel olarak görülebilmektedir. Oysa İslam, merhameti zayıflık değil, bir güç ve erdem olarak görür. Birine yardım etmek, onun hayatına dokunmak, sessizlerin sesi olmak; İslam’ın “rahmet medeniyeti” tasavvurunun temel taşıdır. Günün erken saatlerinde, modern şehrin beton griliğinde koşturan insan seline bakıyorum. Yüzlerde bir telaş, gözlerde bir yorgunluk… Birbirinin yanından hızla geçip giden, çarpışınca bile özür dilemeye vakti olmayan kalabalıklar. Çağımızın en büyük hastalığı belki de bu: Hız ve hissizlik. Dünyanın bir ucundaki acıyı sosyal medyada bir “beğeni” veya “üzgün surat” gösterisiyle geçiştirdiğimiz, merhameti sadece anlık bir iç sızlamasına indirgediğimiz bir çağda yaşıyoruz.
Oysa İslam’ın bize öğrettiği merhamet, kalpte başlayıp orada hapsolan pasif bir duygu değildir; o, elini taşın altına koymayı gerektiren dinamik bir eylemdir. İslam medeniyeti, adını barış ve selametten alan bir dinin ötesinde, özünde bir “merhamet medeniyeti”dir. Yaratıcımızın bize kendini tanıttığı en baskın iki isim Rahman ve Rahim’dir; yani merhameti sonsuz olan, merhametiyle kuşatan. Bizler her işe başlarken “Besmele” çekerek bu merhameti zikreder, günde beş vakit namazda bu sıfatları tekrarlarız. Ancak bu tekrar, sadece dilde kalan bir söz olsun diye değil, hayatın içine aksın diye emredilmiştir.
Peki, merhametin eyleme dönüşmesi ne anlama gelir?
Merhamet, adalettir: Güçlünün zayıfı ezdiği bir dünyada, haksızlığa karşı ses çıkarmak merhametin ta kendisidir. Mazlumun gözyaşını silmek, sadece bir teselli cümlesi kurmak değil, o gözyaşına sebep olan zulme dur diyebilmektir.
Merhamet, paylaşımdır: Komşusu açken tok yatmayı reddeden bir ahlak, merhameti bir duygu olmaktan çıkarıp “zekât” ve “sadaka” gibi kurumsal bir ekonomik adalet eylemine dönüştürür.
Merhamet, korumaktır: Sadece insanlara değil; sokaktaki kediye, susuz kalmış bir çiçeğe, doğanın dengesine sahip çıkmaktır. Osmanlı’daki kuş evleri, göçmen kuşlar için kurulan vakıflar, merhametin taşa ve mimariye bürünmüş halidir. Bugün dünyamız Gazze’den Doğu Türkistan’a, yanı başımızdaki yoksul mahallelerden hemen alt sokağımızdaki kimsesiz yaşlılara kadar derin bir merhamet krizi yaşıyor. İnsanlık, televizyon ekranlarında izlediği trajedilere karşı giderek duyarsızlaşıyor. Kalbimiz sızlıyor belki, evet; ama bu sızı bizi harekete geçirmiyorsa, bir yetimin başını okşamaya, bir muhtacın faturasını ödemeye, bir kalbe dokunmaya vesile olmuyorsa vicdanımızı rahatlatmaktan başka bir işe yaramıyor.
Sonuç: Merhamet Bir İddiadır
Merhamet, sadece kendi çevrene değil, yaratılmış her şeye karşı gösterilen bir sorumluluktur. İslam’da merhametli olmak, bir “dava” sahibi olmaktır. Zira bir insanın acısını dindirmek, sadece o insanın hayatını değiştirmez; aynı zamanda dünyadaki iyilik miktarını artırır. Sonuç olarak, İslam’da merhamet “ah vah” etmekten ibaret değildir. Merhamet, bir insanın elinden tutup onu ayağa kaldırmak, bir açın karnını doyurmak, bir mazlumun yanında saf tutmaktır. Merhamet bir iddiadır; ancak eylemlerle kanıtlandığında bir yaşam tarzına dönüşür. Unutulmamalıdır ki, İslam tarihinin altın çağları, merhametin kurumlaştığı (vakıflar, aşevleri, şifahaneler) dönemlerde inşa edilmiştir. Bugün ihtiyacımız olan, merhameti yeniden bir “eylem disiplini” haline getirmektir.