İran’da güçlenen rejim, artan kaos ve yeni denge arayışları

Yasin Aktay, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının beklenenin aksine rejimi zayıflatmak yerine iç konsolidasyonu güçlendirdiğini ve bölgesel kaosu derinleştirdiğini savunuyor.

Yeni Şafak / Yasin Aktay

Savaşın bir aylık bilançosu: İran’da güçlenen rejim, artan kaos ve yeni denge arayışları

İran’a karşı ABD ve İsrail’in başlattığı saldırganlığın bir ayının sonunda dünya bambaşka bir belirsizliğin ve kaosun ufkunda. ABD’nin Trump ve Netanyahu’nun çizgisini izleyerek bu savaşı başlatması, kısa vadeli askerî mantık açısından “ön alıcı darbe” gibi sunuldu; fakat gelinen noktada bunun ciddi bir stratejik hata olma ihtimali güçlenmiş durumda. Çünkü savaşın başlangıcındaki temel varsayım, üst düzey komuta yapısına vurulacak darbelerin İran’ın askerî karar alma kapasitesini hızla çökerteceği, rejim içinde panik ve dağılma üreteceği, buna eşlik eden yoğun hava saldırılarının da füze ve drone kapasitesini birkaç hafta içinde felç edeceğiydi.

HESAP HATASI MI ÖNGÖRÜSÜZLÜK MÜ HESAP İÇİNDE HESAP MI?

Oysa bugün görünen, bu hedeflerin ancak sınırlı ölçüde gerçekleştiğidir. Çeşitli istihbarat değerlendirmelerine göre İran’ın füze ve drone envanterinin yalnızca yaklaşık üçte biri tamamen imha edilebilmiş; önemli bir kısmı hasarlı, gizlenmiş ya da yeraltı tesislerine taşınmış durumda. Bu da ilk askerî planlamanın, İran’ın dağınık, yedekli ve yeraltına gömülü savaş kapasitesini hafife aldığını düşündürüyor.

İran’ın tepkileri bakımından da Washington ile Tel Aviv’in bütün sonuçları öngördüğünü söylemek zor. İran’ın doğrudan karşı saldırı kapasitesinin tamamen kırılmadığı, aksine savaş uzadıkça “asimetrik genişleme” araçlarını daha etkili kullandığı görülüyor. Körfez altyapısına, bölgesel üs ağlarına ve deniz ticaretine yönelik baskı bunun örneği oldu. Ayrıca Yemen’de Husilerin savaşa fiilen katılması, çatışmanın yalnızca İran-İsrail-ABD üçgeninde kalmayacağını ve Kızıldeniz-Babülmendep hattına da yayılabileceğini gösterdi. Bu genişleme, savaşın maliyetini katlayan en önemli beklenmedik gelişmelerden biri sayılabilir. Eğer bir savaş, karşı tarafın merkezî kapasitesini çökertmek için başlatılmışken yeni cepheler ve yeni baskı alanları doğuruyorsa, askerî başarı iddiası ister istemez zayıflar.

İran’ın üst komuta yapısına ve stratejik karar merkezlerine indirilen darbeler, özellikle ilk haftalarda ciddi sarsıntı yarattı. Görünen veriler, İran içinde ağır can kaybı, yaygın altyapı tahribatı ve yönetim mekanizmasında baskı olduğunu gösteriyor. Fakat aynı veriler, rejimin çökmek bir yana, kitlesel pro-rejim gösterileri organize edebildiğini, liderlik kaybına rağmen devlet aygıtının dağılmadığını ve ciddi bir iç çözülme yaşanmadığını da ortaya koyuyor.

BEKLENEN REJİM DEĞİŞİKLİĞİ, REJİM KONSOLİDASYONU ŞEKLİNDE GERÇEKLEŞİYOR

Kişisel bir gözlemimi aktarayım burada. Birkaç gün önce çok samimi birkaç İranlı muhalif dostumu ağırladım. Her biri geçmişte İran yönetimine birçok açıdan İslamcı bakış açısıyla muhalefet eden, Şii oldukları halde mezhepçiliğin fersah fersah ötesinde bir anlayışa sahip insanlar. Tanıdığım günden beri rejim hakkında tek bir olumlu sözlerini işitmediğim bu şahıslarla ABD-İsrail saldırısı başlamadan önceki muhalif gösteriler esnasında da görüşmüştüm. Rejime bolca veryansınlarını işitmiştim.

Şimdi durum ne diye soruyorum, dedikleri şey şu: Şimdi muhalefet zamanı değil, kendi ülkemize karşı emperyalist saldırılara karşı kenetlenme zamanı. Ne oldu onca muhalefet peki? Onu erteliyoruz. Sonra hesaplaşırız kendi aramızda, ama İsrail ve ABD’nin bizim hayrımızı isteme ihtimali yok, onlar bizim petrolümüzü istiyorlar sadece, bizden kimin, kaç kişinin öldüğü onların umurlarında değil, bunu bilmez miyiz?

Doğrusu bu bakış açısı savaşın başlamasından beri İran’dan beklenen göç ve sığınmacı hareketliliğin hiç oluşmamasının da çok bariz bir açıklaması. Bunca saldırı karşısında kimse İran’ı terk etmiyor, bilakis birçok muhalifin İran’a dönüş yaptığını görüyoruz. İran’a karşı savaş başladığında aslında İran muhalefetinin bu tepkisi öngörülebiliyordu. Ama galiba bu sefer başka diyordu herkes. Muhalefet bu sefer çok fazla motive olmuş, Trump da Netanyahu da açıktan muhalefeti muhatap alıyor onunla dayanışma mesajı veriyorlardı. Oysa İran’da da Türkiye’de de İsrail’den gelecek bir kurtuluşa zerre değer verenler vatan haini, namussuz, haysiyetsiz olarak muamele görür. Savaş öncesi bir şekilde kabul görür gibi olmaya yüz tutmuş Pehlevi’ye bugün yapılacak daha seviyeli bir değerlendirme yok mesela.

Dolayısıyla “rejim değişikliği eşiği” beklentisi büyük ölçüde boşa çıkmış görünüyor. Yani İsrail ve ABD, İran’ı yaraladı; ama felç edemedi.

TETİKLENEN YENİ DENGE ARAYIŞLARI

Bunun siyasi sonucu daha da kritik. İran’ın Körfez’e ve bölgesel çevresine verdiği tepkiler, uzun vadede yeni bir güven krizini derinleştirebilir. Bir taraftan Körfez ülkeleri, İran’ın savaş baskısı altında daha agresif ve öngörülemez hale gelmesinden kaygı duyuyor; diğer taraftan ABD-İsrail savaş çizgisinin kendi topraklarını ve enerji altyapılarını hedef haline getirmesinden de endişe ediyorlar.

Bu ikili kaygı, Körfez başkentlerini sadece “İran’a karşı blok” mantığıyla hareket etmekten uzaklaştırıyor. Nitekim bugün Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve Pakistan’ın dahil olduğu yeni diplomatik temasların arkasında, tam da bu ortak kırılganlık duygusu var. İran’ı tamamen köşeye sıkıştıran değil, savaşı yönetilebilir seviyeye indiren bir çerçeve arayışı güç kazanıyor. Pakistan’ın ev sahipliğinde başlayan dörtlü temas zemini de bu nedenle önem taşıyor: Bu platform, klasik Batı merkezli güvenlik mimarisine karşı, Müslüman ülkelerin kendi kriz yönetim mekanizmasını oluşturma girişimi olarak okunabilir.

ENERJİ ŞOKU VE WASHİNGTON’UN TAHAMMÜL SINIRI

Ekonomik cephede ise soru çok net: Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalması ve petrol fiyatlarının yükselmesiyle dünya ekonomisi bu “büyük enerji şoku”na ne kadar dayanabilir?

Belki bir süre dayanabilir, ama maliyetin hızla birikeceği de çok açık. Hürmüz, küresel petrol akışının yaklaşık beşte biri için kritik boğaz konumunda. Buradaki uzun süreli aksama yalnızca petrolü değil, LNG, gübre, konteyner taşımacılığı ve sigorta maliyetlerini de yukarı çekiyor. ABD’de benzin fiyatlarının psikolojik eşik sayılan galon başına 4 dolar sınırına dayanması, dizelin ise taşımacılık sektörünü ağır baskı altına alması, şokun artık tüketici seviyesine indiğini gösteriyor. Fed yetkilileri de savaşın enflasyon ve istihdam görünümünü bozabileceği konusunda açık uyarılar yapıyor. Bu, savaşın sadece bölgesel değil, küresel resesyon riskini büyüten bir dinamik haline geldiği anlamına gelir.

Washington’ın iç siyasi tahammül sınırı da tam burada başlıyor. ABD yönetimleri dış savaşları çoğu zaman küresel düzen, caydırıcılık ya da güvenlik diliyle savunabilir; fakat seçmen, bunu pompada ödediği fiyat üzerinden değerlendirir. Yakıt fiyatlarının kalıcı biçimde yükselmesi, enflasyonun yeniden hızlanması ve taşımacılık maliyetlerinin zincirleme biçimde yükselmesi, Beyaz Saray üzerindeki baskıyı artırır. Özellikle düşük ve orta gelirli seçmenin enerji maliyetine duyarlılığı çok yüksektir. Dolayısıyla Washington’ın askerî tahammül sınırı kadar, iç ekonomik tahammül sınırı da belirleyici olacaktır. Şayet Hürmüz’deki fiilî kapanma uzar ve fiyatlar birkaç ay daha bu düzeyde kalırsa, askerî hedefler ne kadar “kısmi başarı” üretirse üretsin, içeride savaşın siyasi meşruiyeti aşınmaya başlar.

Gerçi şu ihtimali de yabana atmamak lazım: Petrol fiyatlarındaki artış kısa vadede ABD içinde bu tür komplikasyonlara yol açsa da uzun vadede fiyatların yükselmesi ABD çıkarlarına yarar. Bu da gerektiğinde yaşadığımız sürece başka türlü bakmaya da davet etmiyor değil.

Yorum Analiz Haberleri

Enformatik cehaletten enformatik felakete
Alman-İsrail Derneği üyeliği yargıdan kaçış bileti mi oluyor?
Bu kadar ahlâksızca ve hiçbir kural tanımayan barbarca bir savaş...
Medeni kanun söylemiyle meşrulaştırılan yozlaşma
"Benden geçti" demenin manevi iflası