Jasim Al-Azzawi’nin MEMO’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran’la savaşa tesadüfen girmedi. Onlar bu savaşa sürüklendi — durmak bilmeyen siyasi retoriğin ritmiyle, felaketle sonuçlanan yanlış hesaplamalarla, kendilerini askeri dehalar sanan iki narsist liderin aşırı büyük egolarıyla ve tamamen farklı ritimlerde işleyen iki saatin tik taklarıyla. Bu dört etkeni anlamak, akademik bir alıştırma değildir. Bu, felaket olarak önceden haber verilen bir savaşın otopsisidir.
I. Retorik: Gaslight sanatı
Savaşlar nadiren ilan edilir; anlatılarak var olurlar. Trump ve Netanyahu bu karanlık sanatın ustaları olduklarını kanıtladılar. İlk bomba düşmeden aylar önce, İran’ı nükleer silah elde etmenin eşiğinde olan varoluşsal bir tehdit olarak resmeden amansız bir retorik kampanya yürüttüler. Steve Witkof, Amerikan halkına İran’ın askeri sınıf zenginleştirilmiş uranyuma “bir hafta uzaklıkta” olduğunu ciddiyetle bildirdi. Kısacası, Amerikan ve İsrail halkları manipüle edildi — seçimin ikili olduğuna inanmaları için yönlendirildiler: ya şimdi harekete geçin ya da nükleer yok oluşla yüzleşin.
Trump’ın savaşın kısalığı ve kolaylığı konusundaki retoriği de aynı derecede cüretkârdı. İlk hava saldırılarından sadece on iki gün sonra bir kalabalığın önünde durarak şöyle ilan etti: “Şunu söyleyeyim, kazandık. 'Erken' demek istemezsiniz, kazandınız — biz kazandık. Bahsi kazandık. İlk saatte her şey bitti.”
Başka bir vesileyle CBS'ye savaşın “tamamen bittiğini” söyledi. Hisse senetleri anında yükseldi. Birileri milyarlar kazandı. Ve yine de bombalar düşmeye devam etti.
Bu bir istihbarat brifingi değildi; tam bir tiyatro gösterisiydi. Dünyayı bir sahne, dış politikayı ise önemsiz marka anlaşmaları dizisi olarak gören bir adam için, tek önemli gerçeklik görünüşüydü: hızlı bir zafer, etkileyici bir söz, galip gelen bir dönüş. Halk bilgilendirilmedi; ona bir gösteri sunuldu.
II. Yanlış hesaplama: Pirus Zaferi
Epir Kralı Pirus, MÖ 279'da Asculum'da Romalıları yendi — ancak bunun bedeli o kadar yıkıcıydı ki, rivayete göre şöyle dedi: “Bir kez daha böyle bir zafer kazanırsam, ben mahvolurum.” Bu uyarının ruhu, İran kampanyasının üzerinde bir kefen gibi asılı duruyor.
Trump ve Netanyahu, halklarına “Destansı Öfke” ve “Kükreyen Aslan” operasyonlarının hızlı ve cerrahi bir şekilde gerçekleştirileceğini garanti ettiler: üç ila dört gün, belki bir hafta. İran liderliği ortadan kaldırılacaktı. Misilleme kapasitesi yok edilecekti. Baskıcılarından kurtulan İran halkı ayaklanacak ve rejimi devirecekti. Herkes mutlu bir şekilde evine dönecekti. Bunların, en tehlikeli türden hayali ve temenni niteliğinde düşünceler olduğu ortaya çıktı.
İnsanlık tarihinin en güçlü istihbarat ve askeri kuruluşları arasında yer alan Pentagon, CIA ve Mossad nasıl bu kadar feci bir şekilde yanılabildi? Cevabın bir kısmı, onların tamamen yanılmadıklarıdır. Profesyonel değerlendirmeleri, siyasi zorunluluklar tarafından gölgede bırakıldı.
Generaller, Ortadoğu’da bir bataklığa saplanma tehlikesi konusunda uyarıda bulundular. 2026’daki İran’ın 2003’teki Irak’a benzemeyeceği konusunda uyardılar. Kimse onları dinlemedi. Hidra’ya darbe indirildi. Hidra hâlâ orada.
III. Hubris: Sezar, Hannibal ve aynadaki iki adam
Yunanlıların, büyük adamların ölümcül aşırı özgüvenini ifade eden bir kelimesi vardı: Hubris. Bunu cezalandıran bir tanrıçaları da vardı: Nemesis. Hem Trump hem de Netanyahu, ünlü psikologların ayrıntılı olarak belgelediği narsist liderliğin klinik profilini sergiliyor. Kendilerini, zeki insanların göremeyeceği şeyleri görebilen, dünya çapında stratejistler olarak görüyorlar. Kendilerini askeri dehalar olarak görüyorlar — Sezar, Hannibal ve George C. Marshall'ın emsalleri.
Netanyahu, cerrahi bir hassasiyetle Trump'ın egosunu okşadı. Hangi düğmelere basması gerektiğini biliyordu. İkisi birlikte birbirlerinin büyüklük kompleksini pekiştirdiler ve kendi askeri kurumlarının uyarıcı seslerini bastırdılar. Ve bir başka hızlandırıcı faktör daha vardı: her iki adam da kanundan kaçıyordu. Netanyahu'nun üç adet cezai suçlaması vardı. Trump'ın ise kendi hukuki gölgesi vardı.
Tarihsel olarak savaş, zor durumdaki liderler için yararlı bir uyuşturucu görevi görmüştür — büyük bir dikkat dağıtıcı, kişinin kendisini sanık değil kurtarıcı olarak yeniden şekillendirebileceği bir sahne.
Eski IDF Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, “tek bir Amerikan liderin kaprislerine güvenmek bir güvenlik doktrini değil, bir kumardır” uyarısında bulundu. Kumara girildi. Çark hâlâ dönüyor.
IV. Çelişen iki zaman algısı: Kısa vadeli oyun ve uzun savaş
Dört etken arasında bu belki de en önemli olanı — ve en çok göz ardı edilenidir. Trump ve Netanyahu bu savaşa temelde farklı zaman algılarıyla girdiler ve ikisi de birbirlerine kendi zaman çizelgeleriyle ilgili gerçeği söylemedi.
Trump’ın siyasi içgüdüleri geçici olan üzerine kuruludur. Deneyimli diplomat Aaron David Miller’ın gözlemlediği gibi, o dış politikayı “bir maraton olarak değil, nefes nefese kalmadan önce bitiş çizgisini geçip altın madalyayı alabileceği bir dizi sprint olarak” görüyor. İmparatorluk hazinesini boşaltan sonsuz savaşlardan bıkmış Amerikan seçmenleri, bu durumdan kurtulmak istiyor. Hızlı bir zafer ilanı, bu iç talebi tatmin ediyor.
Netanyahu’nun saati ise tamamen farklı bir şekilde işliyor. Onun için İran’la savaş, kırk yıllık bir takıntının gerçekleşmesidir. Tahran’la yüzleşme hayali nihayet ve belki de ölümcül bir şekilde, gerçekleşmiştir. Askeri güçlerinin tek başına İran’ı boyun eğdiremeyeceğini biliyordu. Amerika’nın B-52’lerine, B-1’lerine, B-2’lerine ve uçak gemilerine ihtiyacı vardı. Büyük silahlara ihtiyacı vardı. Ve böylece Trump'ı yanına çekti — hafta sonu gezisi değil, uzun bir yıpratma savaşı öngördüğünü asla açıklamadan. Belki de naif bir şekilde, Amerika bir kez işin içine girerse Trump'ın onu terk etmeyeceğini düşündü. Trump'ı sandığı kadar iyi tanımıyor olabilir.
Trump’ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, “Başkan’ın kazanma arzusu, çoğu zaman işi sonuca bağlamanın stratejik gerekliliğinin önüne geçiyor” uyarısında bulundu.
Trump eninde sonunda zafer turunu attığında — ki atacaktır — İsrail, çok cepheli bir yıpratma savaşıyla tek başına baş başa kalacak. “Ertesi Gün” bir şafak vakti olmayacak. Tam bir karanlık olacak.
Zamanın bileme taşı
Birlikte ele alındığında, bu dört etken — retorik, yanlış hesaplama, kibir ve iki çelişkili zaman algısı — özünde kolektif bir kendini kandırma eylemi olan bir savaşa yol açtı. İran kısa vadeli oyunlar oynamaz. O, yıpratma savaşının ustasıdır; stratejik zamanı haber döngüleriyle değil, yüzyıllarla ölçen bir medeniyettir. İslam Devrim Muhafızları'nın eski başkomutanı merhum Hossein Salami, Tahran'ın stratejisinin “Siyonist varlığın sabrını, her seferinde bir insansız hava aracı ve bir gün olmak üzere aşındırmak” olduğunu uzun zamandır açıkça belirtmişti. Belki abartılı bir ifade, ancak bu, mollaların büyük stratejisini özetliyor.
Stratejik analist Max Boot, “Amerikan zaferleri genellikle müttefiklerimizin trajedileri için sadece bir ara vermedir” diyerek acı bir doğrulukla dikkat çekti. İsrail şimdi, bu sistematik emperyal hafıza kaybının bir sonraki vaka çalışması olma riskini taşıyor. Saygon’dan Kabil’e, Amerikan vaatlerinin mezarlığı oldukça kalabalık. Netanyahu, sadece kârlı olduğu sürece sadakati önemseyen bir adama servetini ve ülkesinin güvenliğini mi bahse koydu?
Trump zafer ilan edecek ve sahneden çekilecek. Washington’daki alkışlar yavaş yavaş sönecek ve yerini terk edilmiş bir müttefikin sessizliğine bırakacak. Eski bir Fars atasözünün uyardığı gibi: “Kılıç keskin olabilir, ama zamanın bileme taşı daha keskindir.” Netanyahu için kırk yıllık rüya nihayet bir kabusa dönüşmüş olabilir. Zafer ilan etmek, zafer kazanmak demek değildir. En zorlu mücadeleler geride kalmadı. Onlar, gerçekleşen bir dileğin bedelidir.
*Jasim Al-Azzawi, MBC, Abu Dhabi TV ve Aljazeera English gibi çeşitli medya kuruluşlarında haber spikeri, program sunucusu ve yapımcı olarak çalıştı. Önemli çatışmaları takip etti, dünya liderleriyle röportajlar yaptı ve medya dersleri verdi.