İhtiyar Kıta’nın "Seküler Kutsalları" çatırdarken: Avrupa projesi yolun sonunda mı?

“Aydınlanma mitiyle dünyaya ‘evrensel değerler’ pazarlayan Avrupa, bugün ekonomik durgunluk, demografik çöküş ve yükselen ırkçılığın pençesinde can çekişiyor.”

Avrupa Krizi: Kökeni ve Geleceği

George Friedman / Geopoliticalfutures.com - Kritik Bakış


Aydınlanma mitiyle dünyaya "evrensel değerler" pazarlayan Avrupa, bugün ekonomik durgunluk, demografik çöküş ve yükselen ırkçılığın pençesinde can çekişiyor. Kendi "insan hakları" maskesini göçmen düşmanlığı ve İslam karşıtlığıyla yırtan Avrupa için kriz, sadece bir yönetim sorunu değil; kökü derinlerde olan bir kimlik ve ahlak buhranıdır.

302025 ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin yayımlanması, Donald Trump’ın başkanlık görevine başlamasından bile önce kaynamakta olan temel bir gerilimi yeniden gün yüzüne çıkardı. Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa arasındaki, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan jeopolitik sistemin kalıcı olacağı yönündeki ortak anlayış. Ulusal Güvenlik Stratejisi esasen bu jeopolitik ilişkinin artık geçerliliğini yitirdiğini ve bunun da ABD’nin Avrupa’ya ihanet ettiği yönünde bir algıya yol açtığını ortaya koyuyor. İşte Avrupa’nın krizi budur. ABD’nin güvenlik garantilerinin küresel jeopolitiğin kalıcı bir unsuru olduğunu varsayan kıta, bütün olarak kendi güvenliğini garanti altına almak için çok az çaba harcamıştır.

ABD’nin verdiği güvenlik garantileri, II. Dünya Savaşı’nın doğrudan bir yan ürünüydü. 1945’ten sonra Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa’yı işgal etti ve komünist rejimler kurdu. ABD ve İngiltere’nin müttefikleri ise Batı Avrupa’yı işgal ederek çeşitli demokratik sistemler oluşturdu. Bu bölünme, Batı Avrupa’yı Sovyet askeri harekâtlarına karşı son derece savunmasız bıraktı.

ABD, Sovyetler Birliği’nin Batı Avrupa’yı kontrol altına almasını istemiyordu — Moskova’nın 1945’ten sonra kolayca yapabileceği bir şeydi — kısmen ideolojik nedenlerle. Batı kapitalizmi, Sovyet komünizmiyle doğrudan çelişiyordu. Ancak ABD, Sovyetler Birliği’ne stratejik gerekçelerle de karşı çıkıyordu. ABD ulusal güvenliğinin temeli — stratejist Alfred Thayer Mahan’ın da ikna edici biçimde savunduğu üzere — Atlantik ve Pasifik okyanuslarının denetimiydi. ABD’nin Batı Yarımküre’de herhangi bir askeri tehdidi yoktu; tehdit yalnızca dünyanın öbür ucunda bulunuyordu. ABD’nin I. Dünya Savaşı’na, ancak Alman denizaltılarının Lusitania gemisini batırmasının ardından girdiğini hatırlayın. Gemideki Amerikalıların ölümü elbette duygusal bir tepkiye yol açtı, ancak en az bunun kadar önemli olan, Almanya’nın Atlantik’te oluşturduğu tehdidin görünür hâle gelmesiydi. İngiliz donanması Atlantik’in güvenliğini zaten sağlamıştı; üstelik bunu ABD’yi tehdit etmeden ve onun ticaretine müdahale etmeden gerçekleştirmişti. Oysa Almanya’nın deniz stratejisi başarılı olsaydı, Washington Berlin’in ticarete engelsiz bir biçimde izin vereceğini varsayamazdı; bu da ekonomik bir sorun yaratacaktı. Bu nedenle ABD savaşa katıldı.

1.Dünya Savaşı — bazı yönlerden I. Dünya Savaşı’nın yalnızca bir devamı niteliğindeydi — aynı ikilemi yeniden ortaya çıkardı. Eğer Almanya Birleşik Krallık’ı mağlup etseydi, Alman donanması (artık İngiliz varlıklarının da sahibi olarak) Atlantik’i rehine alabilirdi. Hatta bu okyanusu kullanarak ABD anakarasına saldırabilirdi. Lend-Lease Yasası işte bu ikilem üzerine kuruluydu. Anlaşma, ABD’nin savaşa katılmayacağını, ancak Birleşik Krallık’a silah desteği sağlayarak Almanya’yı mağlup etmesine ve böylece denizlerdeki üstünlüğünü korumasına yardım edeceğini öngörüyordu. Daha da önemlisi, Lend-Lease gizli bir güvence içeriyordu: Eğer İngilizler yenilgiye uğramak üzereyse, donanmaları Almanların eline geçmeyecek, Kanada’ya yelken açacak ve ABD’yi koruyacaktı.

Ardından Pearl Harbor saldırısı geldi. Japonya, Pasifik Okyanusu’nun kontrolünü ele geçirmeye hazır görünüyordu. Ertesi gün ise Berlin, ABD’ye savaş ilan etti. Bu durum, ABD’nin iki okyanusta birden savaşla karşı karşıya kalması anlamına geliyordu ve okyanusların ülkeyi saldırılardan koruduğu yönündeki inancı geçersiz kıldı. Denizlerde üstünlük artık mesafeyle ilgili pasif bir gerçeklik değil, stratejik bir gereklilikti.

İşte Soğuk Savaş’ın stratejik temeli, ABD açısından böyle şekillendi. Aynı anda hem Atlantik’te hem de Pasifik’te tehditlerle karşı karşıya kalan ve savaşa müdahil olmaktan kaçınmaya çalışan ABD, her iki okyanusun da kontrolünü sağlayabilecek askeri gücü sürekli olarak muhafaza etmesi gerektiğini fark etti.

Bu ilke, ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı duruşunu da şekillendirdi. Eğer Moskova Batı Avrupa’yı işgal etseydi, Atlantik üzerindeki Batı Avrupa limanlarını kontrolü altına alacaktı. Sovyetler donanma gücü açısından yeterli bir kapasite geliştirirse, ABD yeniden bir varoluşsal tehditle karşı karşıya kalacaktı. Dolayısıyla Sovyetlerin Batı Avrupa’yı ele geçirmesini engellemek, temel bir stratejik zorunluluktu. Bu çerçevede, Washington’un Avrupa’ya bağlılığı ahlaki, ideolojik ve stratejik bir projeydi. Karşılıklı garantili yıkım (mutual assured destruction) kavramı nükleer savaşı düşük olasılıklı kılıyordu, ancak konvansiyonel bir savaş ihtimali her zaman mevcuttu. Avrupa’nın güvenliğini garanti altına almak, Atlantik’te deniz hakimiyeti uğruna girilecek muhtemel bir savaşa kıyasla çok daha kolaydı. Bu nedenle Washington, NATO ve diğer kolektif kurumlar fikrini geliştirmekten memnuniyet duydu. Batı Avrupa’nın büyük yıkımlarla ekonomik olarak yoksullaştığı ve askeri bakımdan güçsüz kaldığı göz önüne alındığında, ABD yeni bir stratejik gerçeklik yaratmak zorundaydı. Bu nedenle Batı Avrupa’ya büyük çaplı bir askeri güç konuşlandırıldı ve Avrupa’nın ekonomik olarak yaşanabilir hâle gelmesi için mali destek sağlandı.

Bu hakikat, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra da varlığını sürdürdü. Ancak Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle birlikte sona erdi. Kuşkusuz, bu işgal başarısızlıkla sonuçlandı. Rusya, Ukrayna’nın tamamını işgal etmeyi amaçladı fakat yalnızca doğudaki bazı bölgeleri ele geçirebildi. ABD’nin bakış açısından savaş, Rus ordusunun askeri açıdan artık geçerliliğini yitirdiğini açıkça ortaya koydu. Ve eğer Rus ordusu işlevsiz hâle geldiyse, ABD’nin Avrupa’ya verdiği güvenlik garantileri de artık geçersizdir. Basitçe söylemek gerekirse, Soğuk Savaş esasen Ukrayna’da sona erdi.

Elbette, bu yeni gerçekliğin paralel bir boyutu daha var. 1945’te Avrupa, ekonomik olarak kendi savunmasını gerçekleştirebilecek kapasitede değildi. Artık durum böyle değil. 2024 itibarıyla Avrupa Birliği’nin gayrisafi yurt içi hasılası yaklaşık 19 trilyon dolar düzeyindeydi — bu da, toplamda Çin’in GSYİH’sinden daha yüksek bir rakam. Ancak savunma harcamaları yapmak istememesi, ABD’nin güvenlik garantilerinin geçerliliğini yitirdiğini kabul etmediğini gösteriyor. Washington’un Avrupa’yı terk ettiği yönündeki kanaat, ABD’nin — herhangi bir ideolojik, askeri ya da ekonomik tehdit olmasa bile — Avrupa’yı savunmak gibi kalıcı bir yükümlülüğü olduğu varsayımına dayanıyor. Oysa Rusya gelecekte elbette yeniden bir tehdit hâline gelebilir ve eğer öyle olursa, Avrupa’nın kendini savunmaya hazırlanması için fazlasıyla zamanı olacaktır.

Sorun şu ki, “Avrupa” diye bir ülke yok. Avrupa Birliği, 27 egemen devletten oluşur. Bu ülkeler farklı diller konuşur, farklı kültürlere sahiptir ve birbirlerine karşı tarihsel bir güvensizlik taşırlar. “Avrupa ne yapacak?” sorusu sorulduğunda, Avrupa’nın bütün adına kararlar alan bir varlık olduğu varsayılır. Oysa Avrupa, geçmişte olduğu gibi bugün de yalnızca bir kıta, bir atlas üzerinde yer alan soyut bir kavramdır. Avrupa ülkeleri, kıta ölçeğiyle karşılaştırıldığında görece zayıftır ve birbirine düşman olmuş — gelecekte de düşman olabilecek — çeşitli ekonomik ve askeri güçlerden oluşan, eski ve düşmanca bir jeopolitik sistemin parçalarıdır. Bu ülkelerin büyük ölçüde ihtiyaç duyduğu şey, her biri belirli bir özerklikle birer eyalet gibi örgütlenmiş, merkezî bir hükümete ve yasama organına sahip tek bir devlet çatısı altında birleşmektir — ancak bunu başaramamaktadırlar. Avrupa, tümünü temsilen konuşabilecek ve diğer ülkeler adına hareketlerini yönlendirecek bir merkezî hükümetin komutası altında olacak bir ordu inşa etmekten hem aciz hem de oldukça uzak görünmektedir.

İşte bu, Avrupa krizinin temelini oluşturur. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa’yı savunma konusunda ulusal bir jeopolitik çıkar doğrultusunda hareket etmişti (Avrupa’nın kendi kendini koruyabileceği bir sistem inşa edememiş olmasına rağmen). Ancak Avrupa iki temel gerçeği göz ardı etti. Birincisi, jeopolitik gerçekler değiştikçe Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkilerin de değiştiğidir. İkincisi ise, Avrupa ülkelerinin “Avrupalı olmak”ın ne anlama geldiğine dair temel ve büyük ölçüde ortak kararlar almak zorunda kalacaklarıdır. Avrupa sadece küçük, birbirine güvenmeyen uluslardan oluşan bir kıta mı olacak, yoksa bu uluslar, ekonomik ve askeri açıdan ortak kaderlerini paylaşan çok uluslu bir devlet kurmak üzere, farklı çıkarlarını aşarak bir araya mı gelecekler? Eğer ikinci seçenek doğru olursa, Avrupa’nın ekonomisi dünya sıralamasında ikinci olur ve nüfusu dikkate alındığında, Rusya’nın (veya başka herhangi bir gücün) tehditlerini kolayca caydırabilecek bir ordu kurabilir.

Avrupa’nın bu soruya verdiği yanıt, Avrupa Birliği’ni kurmak oldu: bir ulusal ekonomiden daha gevşek örgütlenmiş ve bir askeri ittifaktan tamamen ayrı olan ekonomik bir yapı. Avrupa, özellikle sık sık birbiriyle çelişen hedefler peşinde koştukları sürece, bireysel devletlerin uluslararası sistemde önemli aktörler olamayacağını anlamaktadır.

Şu anda, Avrupa’nın bir bütün olarak ne olacağına karar vermesi gereken noktadayız. Hareketsizlik de kesinlikle bir karardır. Eğer Avrupa yalnızca doğası gereği savunmasız ve istikrarsız bir jeopolitik bölgenin adıysa, o hâlde “Avrupalı olmak” ifadesi anlamsız bir söylemdir. Ya da Avrupa kendi başına bir süper güç olmayı seçebilir. Tarih, en muhtemel sonucun Avrupa’nın olduğu gibi devam etmesi olduğunu göstermektedir — ve bu, bir ulusun başına gelebilecek en tehlikeli şeylerden biri olur: zengin, ama zayıf ve savunmasız. Bu, II. Dünya Savaşı’nın sonunda yapılan tercihti ve Avrupa’nın o zamandan bu yana yanıtlamayı reddettiği sorudur. Artık ABD’nin çıkarları değiştiğine göre, Avrupa son 80 yıldır kaçınmaya çalıştığı krizle yüzleşmektedir.30

Avrupalıların böyle bir kriz olduğunu inkâr edeceklerini ya da bunu kabul etseler bile yapılabilecek bir şey olmadığında ısrar edeceklerini tahmin ediyorum. Avrupa’da iki dünya savaşında savaşmış ve Soğuk Savaş boyunca nöbet tutmuş olan Amerika Birleşik Devletleri için Avrupa’dan geri çekilmek artık bir zorunluluktur — ve yine de Atlantik Okyanusu’nun önemi göz önünde bulundurulduğunda, ABD’nin gelecekte yeniden devreye girmesi mümkündür. Aynı zamanda, şu anda geri çekilmek, Avrupalıları pek de muhtemel görünmeyen bir şeyi yapmaya zorlayabilir: Birleşerek kendi durumlarını rasyonelleştirmek. Yine de Avrupa, ittifakların “seçici yakınlıklar” olduğunu kabul etmek zorundadır. Birleşik devletler çok daha sağlam yapılardır.

·

Yorum Analiz Haberleri

Normalleştirilen anomali: Stadyumlarda küfretmek
Çalışıp kazanan ama kaybeden insan profili
Afrika boynuzu’nda fitne siyaseti derinleşiyor
"Modern Dünyanın Kökenleri " kitabını hangi siyasi kesimler neden görmezden geliyor?
Aksa tufanı sonrası İsrail’de savaşın ruhsal faturası