Vicdanlı Göç Politikası Türkiye’nin Ekonomik Çıkarınadır
Prof. Dr. Zeynep Burcu Uğur / Fokus+
Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan’ın, İstanbul’da yaşayan iki çocuk annesi Uygur Türkü Mihrigül Tayurak’ın ikamet uzatma başvurusunun reddedilerek Kumkapı Geri Gönderme Merkezine sevk edilmesine yönelik şikâyetine İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’den kısa sürede yanıt geldi. Bakan Çiftçi’nin, kadının serbest bırakılacağını ve uluslararası koruma başvurusunun alınacağını açıklaması, bürokraside nadiren görülen hızlı ve vicdanlı bir müdahale oldu. Bu olay, tarih boyunca farklı coğrafyalardan gelen bilgi birikimiyle kendi medeniyetini inşa eden ve gayrimüslim de olsa mazluma kucak açan Türkiye'nin "mazlumların yanında durma" refleksinin güzel bir yansımasıdır.
Göçmenler ve Türkiye’nin Gerçeği
Uygur kardeşlerimiz, Afgan muhacirler ve Suriyeli sığınmacılar, ülkemize birer yük olmak yerine iş piyasamızın ihtiyaç duyduğu emeği sağlıyor ve toplumumuza kültürel zenginlik katıyor. Birçok sektörde göçmenlerin doldurduğu boşluklar, ekonomimizin iş gücü ihtiyacına önemli katkılar sunmaktadır.
Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi; Afganlar ve Suriyeliler olmasaydı, yerli iş gücüne göre daha uygun maliyetle çalıştıkları için kirazı, çileği ya da domatesi bugün aldığımız fiyatlara tüketemezdik. Benzer şekilde, önümüzdeki Kurban Bayramı’nda keseceğimiz koyunları da muhtemelen Afgan çobanlar otlatmış olacak.
Hem Türkiye’de hem de dünyada yapılan araştırmalar, göçmenlerin kısa vadeli adaptasyon süreçlerini atlattıktan sonra ev sahibi ülke ekonomisine çok büyük katkılar sağladığını gösteriyor. Dünyada göçmen emeği olmadan kurulmuş tek bir büyük şehir bulmak neredeyse imkânsızdır; bunun en bilinen örnekleri New York ve Dubai'dir.
Göçmenler, tüm dünyada yerli nüfusun çalışmak istemediği işleri üstlenmektedir. Ülkemizde de çocuk ve yaşlı bakımı gibi yatılı çalışma gerektiren sektörlerde, yerli iş gücü bu koşulları tercih etmediği için göçmen emeğine ihtiyaç duyulmaktadır. Kültürel açıdan da Türk-İslam dünyasının ortak değerlerini taşıyan bu topluluklar, toplumumuzla hızlı bir entegrasyon potansiyeline sahiptir. Toplumu akan bir nehir gibi düşünürsek; göçmen erkekler iş piyasasına katılarak Türklerle birlikte çalışıp kültürümüze adapte olmakta, göçmen çocuklar ise özellikle okullar vasıtasıyla bu nehre dâhil olmaktadır.
Ancak bu ekonomik faydanın realize edilmesi ve sosyal uyumun sağlanabilmesi için yetişkin göçmenlerin çalışma iznine kolayca erişebilmesi, çocukların ise okula gidebilmesi için oturum iznine sahip olması şarttır.
Maalesef birçok sığınmacı çocuğu, oturum izni alamadığı için eğitim hayatından mahrum kalıyor. Aynı şekilde, normal yollardan çalışma izni alma süreçleri çok zor olduğundan, oturum izni yenilenemeyen göçmenler kaçak durumuna düşüyor. Bu şartlar altında çalışma izni de alamadıkları için, ancak kayıt dışı ve büyük bir sömürü altında çalışmak zorunda kalıyorlar.
Göçmenler bir güvenlik tehdidi mi?
Son yıllarda göçmenlere yönelik yürütülen ciddi ve sistematik kara propaganda nedeniyle geri gönderme merkezleri birçok göçmenin hayatını karartan bir kâbusa dönüştü. Bilindiği üzere bu algılar, İzmir ve Kayseri gibi şehirlerimizde göçmenlere yönelik acı olaylara hatta saldırılara varan eylemlere yol açtı.
Ne zaman göçmenlerin ekonomik faydalarından bahsetsek, karşılığında sosyal uyum ve güvenlik sorunlarına dair yoğun bir propaganda ile karşılaşıyoruz. Oysa resmî istatistiklere dayanan ve farklı üniversitelerden uluslararası saygın dergilerde yayımlanan araştırmalar, göçmenlerin suç oranlarının yerli nüfusa kıyasla kat kat düşük olduğunu; hatta göçmenlerin gelişiyle suç oranlarının düştüğünü ortaya koymaktadır. Diğer bir ifadeyle, göçmenleri sürekli bir güvenlik tehdidi olarak görmek, propagandadan öte bir gerçeklik taşımamaktadır.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın da zaman zaman vurguladığı gibi, Türkiye’nin düzenli ve nitelikli göçe ihtiyacı vardır. Yaşlanan nüfus yapımız, düşen doğum oranları ve belirli sektörlerdeki iş gücü açığı göz önüne alındığında, kontrollü ve entegre edilmiş bir göç politikası ülkemizin geleceği açısından stratejik bir zorunluluktur. Planlı, denetimli ve insani bir göç politikası hem mülteci haklarını korur hem de millî çıkarlarımızı gözetir.
Gelişmiş ülkelerde de nitelikli göçü teşvik eden politikalar öne çıkmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde uygulanan “Yeşil Kart” benzeri programlar, eğitimli ve çalışabilir nitelikteki göçmenleri ülkeye çekmek için tasarlanmıştır. Benzer şekilde, bu ülkelerde eğitimini tamamlayanların, özellikle iş yerleri tarafından sponsor olunanların veya 5 yıl kesintisiz ikamet edenlerin vatandaşlık almasına imkân tanıyan uygulamalar mevcuttur.
Türkiye’de de nitelikli iş gücünü çekmeye yönelik düzenlemeler, ekonomik kapasitenin güçlenmesi ve yenilikçi sektörlerin gelişmesi açısından önemli fırsatlar sunabilir. Bu doğrultuda, Türkiye’ye üniversite veya lise eğitimi için gelmiş öğrencilerin ülkede kalmasını sağlamak büyük bir avantaj olacaktır. Eğitim için gelenlerin önemli bir kısmı hem çalışma çağındadır hem de Türk eğitim sisteminden geçtikleri için sosyal uyumları daha yüksektir. Araştırmalar, yaşın sosyal uyum üzerinde ciddi bir etkisi olduğunu ve özellikle 64 yaş ve üzerindeki bireylerin geldikleri yere uyum sağlamakta daha fazla zorlandığını göstermektedir.
Suriye savaşının ardından, Türkiye’nin 2015-2019 yılları arasında yaklaşık 5 milyon göçmene ev sahipliği yaptığı tahmin edilmektedir. Aralık 2024’te başlayan Suriye’deki normalleşme sürecinden sonra, yaklaşık yarım milyon göçmenin geri döndüğü verilerden anlaşılmaktadır.
Hâlihazırda, 2,3 milyonu geçici koruma statüsündeki Suriyelilerden oluşan yaklaşık 3,5-4 milyon göçmen Türkiye’de yaşamaya devam etmektedir. Bu göçmenlerin Türkiye ekonomisine daha fazla katkı sunabilmeleri, uzun vadeli planlar yapabilmelerine bağlıdır; bunun için de belirli bir süre sonunda vatandaşlığa kabul yollarının açık ve net olması kritik bir faktördür.
Gelişmiş ülkelerin vatandaşlık programlarına benzer şekilde; Türkiye’de en az 5 yıl boyunca hiçbir suça karışmayan, bir iş yerinin sponsorluğunda kayıtlı olarak çalışan, 65 yaşından genç ve Türkçe dil yeterliliğini kanıtlayabilen kişilere vatandaşlık yolunun açılması önerilmektedir.
5901 sayılı kanun, Türk vatandaşlığının sonradan kazanılmasının yasal çerçevesini oluşturmaktadır. Vatandaşlık sürecinde özellikle genç göçmenlere öncelik verilmesi, bir üst yaş sınırı getirilmesi ve Türkçe bilgisinin resmî dokümanlarla belgelenmesinin talep edilmesi, uzun vadeli sosyal adaptasyon sorunlarının önüne geçecektir. Ayrıca, suç geçmişi olmayan göçmenlere vatandaşlık hakkı tanınması, onların suça karışmama konusunda çok daha dikkatli davranmalarına da vesile olacaktır.
Bu satırlarda paylaştığım fikirler, İstanbul Ticaret Odası için hazırladığımız “İstanbul Ekonomisinde Suriyeli Girişimciler” ve MÜSİAD için kaleme aldığımız "Türkiye'nin Göç Raporu" başlıklı çalışmalarda da detaylıca ifade edilmiştir; dileyenler bu raporları inceleyebilir.
Kara propagandaya teslim olmadan, verilere ve vicdana dayalı bir tartışma zemini oluşturmak hepimizin ortak görevidir. Türkiye, göçmenlerin kendi ülkelerinde bulamadıkları güven ortamını sunarak hem kendi vatandaşlarının hem de sığınmacıların haklarını koruyan, böylece onların uzun vadeli ekonomik katkılarından faydalanabilen bir ülke olabilir. Bu potansiyeli hayata geçirebildiği ölçüde de daha güçlü bir devlet olacaktır.