Omar Shaban Ismail’in Responsible State Craft’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, geçen ayın sonlarında İsrail ordusuna Gazze Şeridi’nin %70’ini ele geçirme emri verdiğini duyurdu.
Başkan Donald Trump’ın 20 maddelik ateşkes planı uyarınca, İsrail güçlerinin gelecekte yapılacak daha fazla geri çekilme öncesinde, sözde Sarı Hat ile sınırlandırılan ve Gazze topraklarının yaklaşık %50’sini kapsayan bir bölgeye çekilmesi gerekiyordu. Ancak İsrail ordusu geri çekilmek yerine kontrol alanını istikrarlı bir şekilde genişletti; bu alan şu anda Gazze'nin yaklaşık %60'ını kaplarken, işgal altındaki bölgeleri yerle bir ediyor.
Nitekim, sözde ateşkes olmasına rağmen İsrail, Gazze'ye neredeyse her gün saldırılar düzenlemeye devam ediyor — ateşkesin ilan edilmesinden bu yana en az 932 kişi hayatını kaybetti — ve yardımların girişini ciddi şekilde kısıtlıyor.
Peki, iki milyondan fazla insanı zaten küçücük olan Gazze Şeridi'nin %30'una sıkıştırmak ne anlama geliyor? Bu, halkı yaşamı sürdürmek için en temel koşullardan bile yoksun, aşırı kalabalık ve giderek küçülen bir açık hava hapishanesine zorlayan, doğrudan ve kasıtlı bir yavaş ölüm politikasıdır. İsrail'in Gazze'de uyguladığı plan, Trump Planı değil, Gazze'yi kalıcı olarak yaşanmaz hale getirme planıdır.
Savaştan önce Gazze Şeridi yaklaşık 140 mil kare alana ve 2,2 milyon civarında bir nüfusa sahipti; bu da onu dünyanın en yoğun nüfuslu bölgelerinden biri yapıyordu. Yaklaşık 2 milyon insan bölgenin sadece %30'una sıkışırsa, yoğunluk mil kare başına 46.000'den fazla kişiye yükselir; savaş öncesi toplam nüfus sayılırsa, bu rakam 52.000'e yaklaşır. Bu temel rakamlar, Dünya Bankası'nın en son hızlı hasar ve ihtiyaç değerlendirmesi (RDNA) ile savaş öncesi Gazze'nin daha geniş demografik gerçekliğiyle tutarlıdır.
Karşılaştırma amacıyla, mil kare başına nüfus yoğunluğu Fas'ta yaklaşık 230, Mısır'da 320, Amerika Birleşik Devletleri'nde 100, Çin'de 390, Birleşik Krallık'ta 750, Hindistan'da yaklaşık 1300 ve Belçika'da yaklaşık 1000 kişidir. Savaştan önce bile Gazze'nin nüfus yoğunluğu, mil kare başına 16.000 kişi ile bu rakamların hepsini aşmıştı. Şu anda dayatılan şey, tüm bir toplumu artık yaşamı, hizmetleri, haysiyeti veya sosyal düzeni destekleyemeyen bir alana sıkıştırmaktır. Bu, demografik boğulmadan başka bir şey değildir.
İsrail’in, Ekim 2025’te %50 olan toprakların %70’ini kontrol altına alma planı, geri kalan %30’luk kısmı bir basınçlı tencereye dönüştürecektir. İşgal altındaki ve erişilemeyen alanlar, Gazze'nin tarım arazilerinin büyük bir kısmını, özellikle Beyt Hanun, Beyit Lahia, Deyr el-Belah, Han Yunus ve Refah çevresini kapsamaktadır. Bu araziler Gazze'nin gıda sepetidir. Ayrıca su kuyuları, tuzdan arındırma projeleri, atık su tesisleri, yollar, depolar ve gelecekteki genişleme için gerekli olan açık kamu arazilerini de içermektedir.
BM’nin RDNA özetine göre, tarım, sağlık, eğitim ve sanitasyon alanlarındaki büyük ihtiyaçlar da dahil olmak üzere, iyileştirme ve yeniden inşa ihtiyaçları 71,4 milyar dolar olarak tahmin edilmektedir. Ancak arazi olmadan, en iyi finanse edilen yeniden inşa planı bile coğrafyadan yoksun bir hesap tablosuna dönüşür.
İnsani gerçeklik şimdiden felaket boyutlarındadır. RDNA’ya göre, 1,9 milyondan fazla Filistinli ülke içinde yerinden edilmiştir (birçoğu birkaç kez) ve 1,2 milyondan fazla insan evini kaybetmiştir. Hastanelerin yarısından azı ve birinci basamak sağlık merkezlerinin %38'inden azı kısmen bile olsa işlevsel durumda. Yaklaşık 728.000 okul çağındaki çocuk ve genç, iki yıldan fazla bir süredir örgün eğitimden mahrum. En az 41.844 kişinin, uzun süreli rehabilitasyon gerektiren, hayatlarını değiştiren yaralanmalarla yaşadığı tahmin ediliyor ve 68 milyon metrik tondan fazla molozun kaldırılması gerekiyor.
Bu koşullar altında, mezarlıkların yokluğu toplumsal çöküşün en acımasız göstergelerinden biridir. Gazze’deki aileler, büyük mezarlıkların hasar görmesi, ulaşılamaz hale gelmesi ya da dolması nedeniyle, ölenlerini gayri resmi mezarlıklara, boş arazilere ve derme çatma alanlara gömmek zorunda kalmıştır. Ölenlerini gömmek için yer bulamayan bir toplumdan okullar, klinikler, oyun alanları, su depoları, seralar, fabrikalar ya da evler inşa etmesini beklemek mümkün değildir. Ölüm bile yerinden edilmiştir.
İşte bu nedenle toprak meselesi sağlık, eğitim ve toplumsal yaşamdan ayrı düşünülemez. Gazze’nin nüfusu her yıl yaklaşık 60.000 kişi artmaktadır. Normal şartlar altında bu bölgeye her yıl düzinelerce yeni okul, ilave hastane ve klinik, daha fazla mezarlık, daha fazla spor tesisi, daha fazla atık su arıtma kapasitesi ve daha fazla kamusal alan gerekirdi. Bugün Gazze, tüm bunları yaparken bir yandan da yüzlerce yıkılmış veya hasar görmüş okul ve hastaneyi, on binlerce evi ve bir zamanlar ailelerin yardıma tamamen bağımlı olmadan hayatta kalmalarını sağlayan ekonomik temeli yeniden inşa etmek zorundadır.
Okulların kaybı sadece bir eğitim sorunu değildir. Okullar zamanı düzenler, çocukları korur, yurttaşlık normlarını aktarır ve ergenlere bir gelecek hayal etmeleri için bir neden sunar. Okullar ortadan kalktığında sokak, barınak, silahlı gruplar, karaborsa ve telefon ekranı alternatif kurumlar haline gelir.
Bu ortam şiddet, nefret ve aşırılık için verimli bir zemin oluşturur — Gazze halkı doğuştan şiddet eğilimli olduğu için değil, kasıtlı olarak yaratılan yoksunlukların toplumsal patolojilere yol açması nedeniyle. Aşırı kalabalık barınaklar ve gayri resmi kamplar, yorgun aileleri mahremiyetin olmadığı ve kaynakların kıt olduğu alanlarda bir araya getirir. PalThink’in Gazze’deki yerinden edilme ve hayatta kalma üzerine yaptığı araştırma, kitlesel yerinden edilmenin aile ve komşuluk bağlarını nasıl kopardığını ve birçok dayanışma modelinin yerini nasıl aldığını anlatıyor. Bu durum aylarca, yıllarca sürdüğünde, kontrol altına almak çok zor hale gelir.
En tehlikeli sonuç, yalnızca insani bir çöküş değil, aynı zamanda okul, güvenilir sağlık hizmetleri, istihdam, kamusal alan, adalet kurumları ya da inandırıcı bir siyasi ufuk olmaksızın yetişen bir neslin oluşmasıdır. Böyle bir nesil, yeniden inşa konferanslarını sabırla beklemekle yetinmeyecektir. Bazıları umutsuzluğa kapılacaktır. Bazıları intikam arayışına girecektir. Bazıları radikal aktörler tarafından saflarına katılacaktır. Bazıları kendi toplumlarına sırt çevirecektir. Diğerleri ise buradan ayrılmaya çalışacaktır. Bunlar, yaşamı yaşanmaz hale gelene kadar daraltmanın öngörülebilir sonuçlarıdır.
İsrail Savunma Bakanı Israel Katz’ın Gazze’den “uygun zamanda ve uygun şekilde” uygulanacak “gönüllü göç” çağrılarını bu ışıkta okumak gerekir. Nitekim İsrail yetkilileri, bu tür ayrılmaları teşvik etmek için resmi bir devlet kurumu oluşturdu. İsrail’in eylemlerinin sıralaması net bir niyeti ortaya koyuyor: önce geri dönüşü imkânsız hale getirmek, sonra hayatı çekilmez kılmak, ardından ayrılmayı gönüllü bir seçenek olarak sunmak.
İki milyon insana toprak, su, okul, hastane, iş, güvenli ev ve hatta mezarlık hakkı verilmezse, nihai sonuç kitlesel bir göç olacaktır.
Politika açısından çıkarılacak sonuç açıktır. Toplu yerinden edilmeyi önlemek, Gazze’deki toprak daraltma politikasına son vermekle başlar. Filistinliler, tarım alanları, kamu arazileri ve altyapı tesisleri dâhil olmak üzere topraklarına yeniden erişim imkânı bulmalıdır. Yeniden inşa, yalnızca aşırı kalabalık tutma bölgelerinde değil, insanların fiilen yaşadığı yerlerde de gerçekleştirilmelidir. Okullar, hastaneler, mezarlıklar, su sistemleri ve belediye hizmetleri güvenlik altyapısı olarak ele alınmalıdır; zira bunlar olmadan hiçbir toplum yönetilebilir kalamaz.
2012 yılında Birleşmiş Milletler, Gazze'nin 2020 yılına kadar yaşanmaz hale gelebileceği konusunda uyarıda bulunmuştu. Bu uyarı artık yetersiz kalıyor. Savaşın yol açtığı yıkım, evlerin kaybı, hizmetlerin çöküşü ve kullanılabilir arazi ile kaynakların azalması arasında Gazze, sadece insani bir felaketle değil, dayatılmış ve siyasi olarak tasarlanmış bir “yaşam dışı” coğrafyayla da karşı karşıyadır.
Zaten küçücük olan Gazze Şeridi'nin %70'inin işgali, sadece toprak işgali değildir. Bu, sınırlı bir bölgede yaşamın tüm araçlarının yok edilmesini amaçlayan bir politikadır. Bu durum devam ederse, asıl soru insanların burayı terk edip etmeyeceği değil, kaç kişinin denizi seçmek zorunda kalacağı olacaktır.
*Omar, PalThink’te kıdemli analist ve kalkınma uzmanıdır. İskoçya’daki Stirling Üniversitesi’nden Girişimcilik alanında yüksek lisans derecesine ve Cenevre Yüksek Lisans Enstitüsü’nden Kalkınma alanında ikinci bir yüksek lisans derecesine sahiptir. Omar, 1962 yılında Gazze’de doğdu; Ekim 2023’te Kahire’ye taşındı. Omar, saygın uluslararası dergilerde onlarca makale ve politika raporu yayınlamıştır.