Mehmet Rakipoğlu / Fokusplus
Gazze Soykırımı ve akademi
7 Ekim 2023’te başlayan Aksa Tufanı sonrası devam eden süreç, sadece Orta Doğu’daki güç dengelerini değil, aynı zamanda akademik dünyadaki tartışma hatlarını da derinden değiştirmiştir. Aksa Tufanı sonrasında İsrail’in Gazze’ye yönelik yürüttüğü ‘askeri operasyonlar’ adı altındaki Siyonist yayılmacılık, saldırganlık ve ortaya çıkan yıkımın düzeyi, uluslararası siyasette olduğu kadar akademide de yeni bir kırılma yaratmıştır. Uzun yıllar boyunca Batı akademisinde İsrail sorunu çoğu zaman güvenlik paradigması içinde tartışılmış; İsrail’in ‘askeri’ politikaları genellikle “terörle mücadele” veya “meşru müdafaa” çerçevesinde ele alınmıştır. Ancak Gazze’de ortaya çıkan ve İsrail’in saldırılarının neden olduğu geniş çaplı yıkım, bu yerleşik akademik çerçevenin giderek daha fazla sorgulanmasına yol açmıştır. Bu dönüşümün en dikkat çekici yönlerinden biri, eleştirilerin yalnızca aktivist çevrelerden değil, doğrudan soykırım çalışmaları alanının önde gelen akademisyenlerinden gelmeye başlamasıdır. Özellikle İsrailli veya Yahudi kökenli bazı araştırmacıların Gazze’de yaşananları açık biçimde “soykırım” olarak tanımlamaları, akademik tartışmanın tonunu belirgin biçimde değiştirdi. Soykırım çalışmaları literatüründe uzun yıllardır çalışan bazı isimler, Gazze’de yürütülen ‘askeri operasyonların’ ve uygulanan abluka politikalarının modern dünyada soykırımın nasıl dönüşebileceğine dair yeni bir örnek oluşturduğunu ileri sürmeye başlamıştır. Bu durum, Batı akademisinde uzun süre hâkim olan İsrail merkezli anlatının ilk kez bu ölçekte çatlamaya başladığını göstermektedir.
Avi Shlaim’in Genocide in Gaza: Israel’s Long War on Palestine adlı kitabı tam da bu entelektüel dönüşümün ortasında ortaya çıkmıştır. Oxford Üniversitesi’nde uzun yıllar uluslararası ilişkiler alanında çalışmış olan Shlaim, İsrail tarih yazımında “Yeni Tarihçiler” olarak bilinen grubun önde gelen isimlerinden biridir. Ancak Shlaim’in Gazze üzerine geliştirdiği analiz, yalnızca tarihsel revizyonizm çizgisinin bir devamı değildir. Aynı zamanda Shalim, İsrail’in Gazze’ye yönelik askeri stratejisini yerleşimci-sömürgeci bir proje ve uzun süreli bir savaş mantığı içinde değerlendiren daha geniş bir teorik teşhis sunmaktadır. Bu nedenle kitap, yalnızca güncel bir siyasi müdahale olarak değil, Gazze savaşının akademide yarattığı yeni tartışma alanlarının önemli bir örneği olarak da görülebilir.
Gazze ve yerleşimci sömürgecilik
Shlaim’in kitabının en önemli kavramsal çerçevelerinden biri yerleşimci sömürgecilik yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, Filistin’de yüzde yüz İsrail’in sorumlu olduğu şiddetin yalnızca Siyonist saldırganlığın askeri ürünü olmadığını; daha derin bir yapısal mantığın parçası olduğunu ileri sürmektedir. Patrick Wolfe ve Lorenzo Veracini gibi isimlerin zikrettiği, yerleşimci sömürgecilik literatüründe sıkça vurgulandığı gibi, bu tür projelerin (İsrail) temel amacı yalnızca bir bölgeyi (Filistin) kontrol etmek değil, aynı zamanda o bölgede yeni bir siyasi ve demografik düzen kurmaktır. Bu nedenle yerli nüfusun yerinden edilmesi, siyasi olarak etkisizleştirilmesi veya toplumsal olarak parçalanması bu projelerin merkezinde, hatta anayasal, hukuksal süreçlerinde de doğrudan kurumsal biçimde yer almaktadır.
Shlaim, İsrail sorununu bu teorik çerçeve içinde değerlendirirken, Filistin toplumunun tarihsel olarak maruz kaldığı yerinden edilme süreçlerine özellikle dikkat çekmektedir. Başka eserlerinde de sıklıkla dile getirdiği gibi, Shlaim’e göre 1948’de yaşanan Nekbe, yalnızca bir savaşın ve İsrail’in saldırılarının sonucu değil, aynı zamanda Filistin toplumunun demografik ve siyasi yapısını kalıcı biçimde değiştiren kurucu bir kırılmadır. Bu süreç daha sonra 1967 Savaşı ve sonraki yerleşim politikalarıyla devam etmiş, Filistin topraklarının parçalanması ve yerli nüfusun siyasal kapasitesinin zayıflatılmasıyla sonuçlanmıştır.
Gazze bu tarihsel süreç içinde özel bir konuma sahiptir. Çünkü bölge hem demografik yoğunluk (soykırımdan önce 2,4 milyon) hem de uzun süreli (2006’dan beri süren) abluka nedeniyle Filistin toplumunun en kırılgan alanlarından biri haline gelmiştir. Shlaim’e göre Gazze’ye yönelik ‘askeri operasyonların’ düzenli aralıklarla tekrarlanması, bu bölgenin yalnızca askeri bir hedef olarak değil, aynı zamanda bir yönetim tekniğinin, diğer bir ifadeyle yerleşimci kolonyal projenin parçası olarak görüldüğünü göstermektedir. Bu nedenle Gazze’deki yıkım, yalnızca belirli bir savaşın sonucu değil; uzun süreli bir yapısal yönelimin en görünür tezahürlerinden biridir.
Çimleri biçmek
Shlaim’in kitabında öne çıkan ikinci kavram, İsrail güvenlik doktrinlerinde sıkça kullanılan “mowing the lawn” metaforudur. Bu ifadeyi, çözülemeyen veya çözülemeyeceği varsayılan bir çatışma ortamında kalıcı bir siyasi çözüm üretmek yerine, düzenli askeri operasyonlarla karşı tarafın kapasitesini aşındırmayı amaçlayan bir strateji olarak tanımlamaktadır. Bu yaklaşımda İsrail saldırganlığının ve ‘askeri operasyonlarının’ amacı işgal edilen Filistin’de askeri ve her türlü direnişe karşı ‘nihai bir zafer’ elde etmek değil; karşı tarafın askeri ve toplumsal kapasitesini belirli aralıklarla zayıflatarak kontrol altında tutmaktır. Bu stratejik mantık, Gazze’de gerçekleştirilen askeri operasyonların sürekliliğinde açık biçimde görülmektedir. 2008–2009’daki el-Furkan savaşından başlayarak sonraki yıllarda gerçekleşen İsrail saldırıları, Shlaim’e göre aynı stratejik çerçevenin farklı aşamalarını temsil etmektedir. Bu saldırıları yalnızca belirli askeri hedeflere yönelik değildir; aynı zamanda Gazze’deki toplumsal altyapıyı zayıflatan geniş çaplı yıkımlara yol açmıştır.
Shlaim, özellikle 2023 sonrasında yaşanan yıkımın bu stratejinin daha radikal bir aşamaya ulaştığını savunmaktadır. Ona göre önceki İsrail saldırıları çoğunlukla askeri kapasiteyi sınırlama amacı taşırken, son dönemde uygulanan strateji sivil altyapının sistematik biçimde yok edilmesine kadar genişlemiştir. Bu durum Gazze’deki savaşın yalnızca askeri bir çatışma değil, aynı zamanda toplumun yaşam koşullarını hedef alan daha geniş bir yıkım süreci haline geldiğini göstermektedir. Bu nedenle Shlaim’in kitabında Gazze’deki şiddet döngüsü, kısa vadeli askeri kararların sonucu olarak değil, uzun süreli bir güvenlik paradigmasının ürünü olarak değerlendirilmektedir. Bu paradigma, siyasi çözüm arayışını geri plana iterken askeri gücü temel yönetim aracı haline getirmiştir.
Uluslararası sistem, jeopolitik ve akademik tartışmalar
Shlaim’in çalışmasının önemli yönlerinden biri de Gazze’deki süreci yalnızca işgalci İsrail’in kurumsal politikalarıyla sınırlı görmemesidir. Ona göre bu süreç, uluslararası sistem içindeki daha geniş bir jeopolitik yapı tarafından mümkün kılınmaktadır. Özellikle ABD ve Batılı devletlerin sağladığı askeri ve diplomatik destek, İsrail’in Gazze politikasının sürdürülebilirliğinde kritik rol oynamaktadır. Bu bağlamda Shlaim, Gazze soykırımının uluslararası sistemdeki güç ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceğini savunmaktadır. Batılı devletlerin sağladığı siyasi koruma, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumlarda ortaya çıkan eleştirilerin sınırlı kalmasına yol açmıştır. Bu durum, Gazze’deki İsrail saldırganlığını yalnızca bölgesel bir güvenlik meselesi olarak değil, aynı zamanda küresel güç dengeleri içinde şekillenen bir süreç olarak ortaya çıkarmaktadır. Diğer bir ifadeyle Shlaim’in kitabından hareketle, İsrail’in çok boyutlu saldırganlığının sadece İsrail’den ibaret olmadığı, Batılı aktörlerin ve mevcut dünya düzeninin bunu mümkün kıldığı ifade edilebilir. Dolayısıyla İsrail’in 48, 56, 67, 73 ve sonrasında Lübnan’dan Yemen’e kadar süren saldırganlığı ve ‘zafer’ anlatısı aslında hatalı bir okumadan ibarettir. Nitekim İsrail saldırganlığı ve Siyonizm, işgal edilmiş Filistin toprakları ile sınırlı değil; aksine Washington’dan Berlin’e, Brüksel’den Paris’e kadar geniş bir yelpazede siyasetten medyaya, ekonomiden sosyal hayatın en ince ayrıntılarına kadar işlemiş bir mekanizmadır.
Shlaim ayrıca bu sürecin akademik dünyada da önemli tartışmalar yarattığını vurgulamaktadır. Gazze savaşının ardından soykırım kavramının kullanımı, akademi içinde yoğun bir tartışma konusu haline gelmiştir. Bazı araştırmacılar bu kavramın kullanımına temkinli yaklaşırken, diğerleri Gazze’de yaşananların uluslararası hukuk çerçevesinde soykırım olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu tartışma, akademinin yalnızca olayları analiz eden bir alan olmadığını; aynı zamanda kavramsal ve etik sorumlulukların da tartışıldığı bir entelektüel alan olduğunu göstermektedir. Bu nedenle Shlaim’in kitabı, Gazze meselesini yalnızca tarihsel ve siyasi bir konu olarak değil, aynı zamanda akademinin rolüne dair daha geniş bir tartışmanın parçası haline getirmektedir. Gazze üzerine yürütülen bu tartışmalar, uluslararası ilişkiler ve soykırım çalışmaları literatürünün geleceğini de şekillendirecek nitelikte görünmektedir.
Sonuç olarak Avi Shlaim’in Gazze’deki Soykırım adlı eseri, Gazze’de yaşananların yalnızca İsrail saldırganlığının veya kısa vadeli bir güvenlik krizinin sonucu olmadığını; aksine uzun süreli yerleşimci-sömürgeci bir projenin, süreklileşmiş askeri stratejilerin ve uluslararası sistemin sağladığı siyasi desteğin birleşiminden doğan yapısal bir şiddet biçimi olduğunu ileri sürmektedir. Shlaim’in bu kitabı, Gazze meselesinin sadece Ortadoğu siyaseti bağlamında değil, aynı zamanda soykırım çalışmaları literatürünün kavramsal sınırları açısından da yeniden düşünülmesi gerektiğini göstermektedir. Bu yönüyle Gazze, modern dünyada devlet şiddetinin biçimlerini ve uluslararası sistemin bu tür süreçlerdeki rolünü yeniden tartışmaya açan kritik bir akademik ve politik vaka haline gelmiştir.