Yeni Şafak / Ersin Çelik
Sumud: Gitmek, kalmak ve durduğun yer
Bir süredir sağlık sorunları nedeniyle uzak kaldığım yazılara, Sumud Filosu’ndaki aktivistlerimiz bir kez daha kaçırılınca yeniden başlamam gerekti.
Bu arada boyun fıtığı ameliyatı oldum. Öncesi hayli ağrılı geçti. Yeşil, kırmızı reçeteli ilaçlar, iğneler… Tek çözüm cerrahi operasyondu, Kurtuldum. Şükürler olsun. Sol kolum ve parmaklarım henüz ritmini bulmasa da bu yazıyı yazabilecek ferahlıktayım.
Sumud filosu ikinci kez yola çıktığında “Gitmek mi zor, yoksa kalmak mı?” sorusu gelip bana da çatmıştı. İlk filoda gitmek hem gönüllülük hem de meslek icabı mecburiyetti. Ancak bu seferde, haberin tam ortasında, yine “meslek icabı” kalmayı seçtim ve şimdi zorluğunu tecrübe ediyorum.
Üstelik ailelerle dertleşmek gibi bir mesuliyet de yüklendim. Zor gerçekten, beklemek başka bir yük. Elbette Sumud ile gitmek; kaçırılmak, hapse konulmak, İsrail’le burun buruna gelmek demek. Ama o anların içinde insanı ayakta tutan başka bir şeyler var: Cesaret, metanet, sabır, gayret ve moral bir arada yükleniyor sanki.
Şimdi kendimi annemin, eşimin, çocuklarımın, arkadaşlarımın yerine koyabildim. En zor anlar, ilk saatler oluyormuş. Haber alınamayan, isimlerin teyit edilemediği, telefonların çıldırdığı saatler… İnsan o anlarda, bir limanın çıplak betonunda mı yoksa evindeki koltukta mı daha çaresiz olduğunu kestiremiyor.
Önceki gece Türk aktivistlerin ailelerinin olduğu grupta, Aşdot sürecini anlattım. Limanın nasıl bir yer olduğunu, aktivistlerim bekleme alanlarına sevk edildiklerini, kayıt ve arama süreçlerini, saatler süren belirsizliği…
Benzer süreçleri, 8 ay önce yaşamış biri olarak biliyorum; ilk saatler karmaşık geçse de aktivistler zamanla birbirlerini toparlıyor. Birinin morali düşünce diğeri ayağa kaldırıyor. Tecrübeli isimler yeni gelenlere neyle karşılaşacaklarını anlatıyor. Galiba en zor kısmı da bu yüzden kalanlar yaşıyor. Çünkü "içeride" insan neyle mücadele ettiğini görüyor, "dışarıda" ise sadece ihtimallerle savaşıyorsunuz.
Kalanlara bin selam olsun. Kapı gibi durmak, “ben buradayım” demek, Gazze mücadelesinin nöbet çizelgesine yazılmaktır.
Biz gidenlere dönelim. İsrail’in belki de en anlayamadığı bu “gitmeler” aslında. O teknelerin nasıl bir korkulu rüyaya dönüştüğünü, Akdeniz’de açık sularda iki gün süren kovalamacada gördük. Şu net: İnsanlar korkarak değil, bilerek gidiyor. Aşdot’u biliyorlar, hücreleri biliyorlar. Buna rağmen yine aynı teknelere biniyorlar. İşte İsrail’in hesaplayamadığı da tam olarak bu irade. Normal şartlarda -ya da İsrail’e göre- korkunun sindirmesi gerekenler, Gazze söz konusu olduğunda devleşiyor. Kaçırılan her filo, bir sonrakinin hazırlıklarını başlatıyor. Aktivistler geri döndükçe “bir daha gidilmez” çekincesi değil, “bir dahaki sefere nasıl daha güçlü gidilir?” sorusu konuşuluyor.
Belki de bu nedenle Sumud artık bir filo değil, insanlığın Gazze ile bütünleştiği ruh hâli oldu. Limanlarda, havaalanlarında, çöl yollarında birbirini bulan insanların ortak vicdanı Sumud.
Baksanıza Siyonist İsrail, medyasını arkasına alarak son teknoloji savaş gemileriyle korku üretmeye çalışırken, diğer tarafta sivillerin dişinden tırnağından artırarak temin ettiği küçücük teknelerde Gazze’ye biraz daha yaklaşmanın hesapları yapılıyor.
Bütün bu tablo bize şunu gösteriyor: İsrail artık teknelerle değil, o teknelerin taşıdığı büyük anlamla savaşıyor. Çünkü Gazze bir şehir olmanın ötesine geçti ve vicdanı, cesareti olan herkesi kendisine çağırıyor.
Ama şu bir gerçek ki, Gazze meselesinde asıl kaybedenler; çıkarlarına teslim olanlar ve korkuya teslim olup geri çekilenler olacak.
***
KENDİMİ BEKLER GİBİ…
Son olarak; kardeşim, meslektaşım ve çalışma arkadaşım Ümmü Gülsüm Durmuş da kaçırılanlar arasında. Bir akşamüzeri masasına yaklaşıp usulca, “Ümmü, Sumud Filosu yeniden çıkacak. Gitmek ister misin?” diye sorduğumda hiç düşünmeden “Abi isterim tabii” dedi. Sonrasında beni de gitmeye ortak etti aslında. Barselona’dan bindi. GZT’nin deneyimli saha muhabiridir Ümmü Gülsüm. Birlikte çok fazla habere gittik. İş tutuşunu iyi bilirim. Tertemiz geçer haberlerini. Sumud’a gitmesi onu tanıyanları hiç şaşırtmadı. Günlerce bozuk bir teknede, gazeteciliğin dışında dümene geçmek dahil birçok işi yaptı. Cesaretini, azmini, uyumluluğunu gösterdi. Bazı insani zorlukların üstesinden gelme fedakarlıklarını yansıtmak istemese de biliyordum. Ben onu teselli etmek isterken, o bana moral vermeye kalkıyordu artık. Son akşam yazıştık. Kritik saatler başlıyordu. Bol bol uyumasını söylemiştim.
Nasıl diyeyim; şimdi “kendimi bekler gibi” bekliyorum. Sağ salim dönecekler inşallah.
İnsan bazen giderek, bazen de kalarak yazılıyor bu hikâyeye. Gazze ise herkesi, tam da durduğu yerden imtihan ediyor.