Fransa’da “Müslüman oy peşinde koşmak” ifadesi artık geçici bir seçim tanımı olmaktan çıkıp, özellikle La France Insoumise (Fransa’nın İsyan Partisi) gibi sol ve radikal sol partileri İslamofobi temelli bir çerçeveye oturtmak için kullanılan kalıcı bir araç hâline geldi.
Söz konusu yaklaşım, çoğu zaman “siyasal analiz” veya “sosyolojik okuma” olarak sunulsa da, etik bir yargıya ve ırkçı göndermelere dönüşüyor: Müslümanlar tek tip bir blok olarak görülüyor, aşırı söylemlerle etkilenebilir ve neredeyse doğal olarak Filistin meselesinde taraflı, hatta dolaylı şekilde “antisemit” olarak lanse ediliyor. Bu çerçevede sınıfsal ve sosyal farklılıklar göz ardı ediliyor, bireysel deneyimler küçümseniyor ve Müslümanlar vatandaş kimliğinden “şüpheli kitle” pozisyonuna taşınıyor.
Aralık ayında geniş yankı uyandıran bir olayda, France Info kanalında bir sol görüşlü milletvekilinin antisemitizm tartışması sırasında bir gazetecinin “Müslüman oy peşinde koşmak da öyle” ifadelerini kullanması, bu söylemin yalnızca bir dil sürçmesi olmadığını, aksine eğilimli medyanın açıkça sahneye çıktığını gösterdi. Burada, antisemitizm ile Müslüman kimliği arasında zorunlu olmayan bir bağ kuruluyor; Müslümanlar dolaylı olarak şüpheli hâline getiriliyor.
Son yıllarda, İsrail’in Gazze’deki saldırıları ve halk dayanışmasının artmasıyla birlikte, Filistin haklarını destekleyen her tutum, “politik bağlılık mı, yoksa seçim taktiği mi?” sorusuyla ölçülüyor. Bu yaklaşım, hem sol hareketlerin meşruiyetini sorguluyor hem de Müslümanları etnik/mezhepsel bir blok olarak yeniden konumlandırıyor. Böylece siyasi içerik geri plana atılıyor; esas soru artık “parti ne diyor?” değil, “hangi kitleyi kazanmak istiyor?” oluyor. Medya ve seçim sosyolojisi bir tür pazar oyununa dönüşüyor; işgal ve savaşla ilgili gerçek siyasi tutum ikinci plana itiliyor.
Bu çerçeve nadiren diğer konulara uygulanıyor. Aşırı sağ “güvenlik” veya “göç” gibi konuları gündeme getirdiğinde, seçmen kitlesi için aynı şüphecilik yapılmıyor. Hatta devlet başkanları dış politika eksenli kampanyalar yürüttüğünde de genellikle “seçmenleri manipüle ediyor” iddiasıyla suçlanmıyor. Filistin meselesi, İslamofobi karşıtı söylem ve yoksul mahallelerin temsil edilmesi söz konusu olduğunda ise medya ve siyasi çevre tarafından simgesel bir cezalandırma mekanizması devreye giriyor.
Bu mekanizma üç temel varsayıma dayanıyor: Birincisi, yoksul mahalleler tek bir kategoriye indirgeniyor: “Müslüman banliyöleri”. İkincisi, Filistin meselesi “zorunlu olarak Müslüman işi” olarak varsayılıyor; bu medya kurumlarını insan hakları temelli bir bakış açısından uzaklaştırıyor. Üçüncüsü, Müslümanların antisemitizme eğilimli olduğu ima ediliyor; dolayısıyla onlara yönelen her söylem şüpheli kabul ediliyor.
Bu eğilim yalnızca bireysel bir kayma değil, yazılı basında açıkça görülebilen sistematik bir dinamiktir. Sağcı gazetelerden haftalık dergilere ve aşırı sağ platformlara kadar, “Müslüman oyları” gerçeği bir kesinlik olarak sunuluyor, “banliyöler İsrail karşıtı” ve “sol bu kitleyi etkilemeye çalışıyor” varsayılıyor. Tekrar eden bu söylemler, neredeyse ispat gerektirmeyen bir gerçek hâline geliyor. Ancak Müslümanlar çoğu zaman tartışmanın dışında bırakılıyor; konu onlar olmasına rağmen, sesleri duyulmuyor. Raporlar, makaleler ve köşe yazıları onları blok hâlinde sunuyor, ama bireysel görüşlerini ifade etmelerine izin verilmiyor. Bu eksiklik, korku söyleminin devamı için şart. Çünkü korku, konuştuklarında etkili çalışmıyor.
Bu söylem yalnızca Müslümanları nesneleştirmekle kalmıyor; aynı zamanda siyasi alanı da sert bir denkleme göre yeniden şekillendiriyor: Filistin hakkında konuşan şüpheli, İslamofobiye karşı çıkan suçlu, yoksul mahalleleri temsil eden ise “mezhepsel oy avcısı” olarak görülüyor.